KESİK BAŞ

1856 Kelimeler
Nisa yattıktan sonra salonda oturmaya devam ettim. Sokak lambalarının solgun ışığı pencereme vuruyordu. Işığı açmadım. Karanlık daha dürüst bazen. Telefon elimdeydi. Saat 01:17 Kaan’ı düşünmemek için zihnimi başka yere çevirdim ama parmaklarım çoktan mesaj bölümünü açmıştı. Ekrana baktım. Yazmaya başladım: > “Sana söylemediğim bir şey var...” Duraksadım. Sildim. Tekrar yazdım: > “Bugün bir şey oldu. Bir ceset vakası. Ama bu başka... Seninle ilgili değil ama bilmeni isterdim.” Göndermedim. Yine sildim. Başımı geriye yasladım. Derin bir nefes aldım. Tam yeniden yazmaya niyetlenmişken… Ekran titredi. Kaan’dan mesaj geldi. > Kaan: “Hale, küçük bir yanlış anlaşılma oldu. Karakoldayım şu an. Merak etme ama seni arayabilirler. Bil istedim.” Kalbim hızlandı. Parmaklarım ekranı sıktı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey yazamadım. O iki satır… yüzüme soğuk bir su gibi çarptı. Ben (fısıltıyla): “Kaan... güvenmemeliydim...” Mesajı tekrar okudum. ‘Karakoldayım.’ O iki kelime benim için sıradan değildi. Çünkü ben o kelimenin ne anlama geldiğini, içinde neler gizlediğini herkesten iyi bilirim. Mesaja cevap yazdım: > “Neredesin? Hangi karakol?” Gönderdim. Sonra ayağa kalktım. Dolaptan montumu aldım. Bir süre düşünmeden harekete geçtim. İçimde endişe değil, daha çok kırılmış bir merak vardı. --- İç Sesim: “Ben onun hayatına adım atmak üzereyken... O bana, korkularımdan bir parça daha açtı. Ama yine ben soruları soran oldum. Ve yine o, cevapsız kalan adam...” Karanlığın içinde emniyet binasının ışıkları parlıyordu. Arabayı biraz uzağa çekip birkaç saniye dışarı çıkmadan oturdum. Sadece izledim. Kendimi değil, onu. Kaan oradaydı. Bahçede oturuyordu. Yanında bir polis memuru ve karşı bankta oturan başörtülü, yirmili yaşlarda bir kadın. Yüzünde yorgun ama huzurlu bir ifade vardı. Kadınsa ağlıyordu. Kapıyı açtım, indim. Polis Memuru (beni görünce): “Başkomiserim... sizi bekliyorduk. Beyefendi sizden başka kimseyle konuşmak istemedi.” Kaan ayağa kalktı. Ceketini düzeltti. Gözleri benimkilere takıldığında içinde ne pişmanlık ne korku vardı. Sadece… açıklama yapmaya hazır bir adam duruyordu karşımda. Kusursuz bir sükûnetle. Kaan: “Rahatsız ettiğim için üzgünüm Hale. Ama başka kimseyi aramak istemedim.” Ben: “Ne oldu?” (Soğukkanlılığımı koruyordum ama gözlerim onu tarıyordu. Çizik, darbe, kan… yok.) Kaan bir adım yaklaştı, sesini alçaltarak: Kaan: “Yürüyordum. Sakin bir akşamdı. Ama sonra… o kızı gördüm. İki adam onu sıkıştırmış, bir köşeye çekmeye çalışıyorlardı. Uzaklaşmalarını söyledim. Dinlemediler. Sonrası malum. Kimse ciddi yaralanmadı ama şikâyet etmeye kalktılar.” Kız, arkasından sesi titreyerek konuştu: Kadın: “O beni kurtardı. Yalvarıyorum... lütfen o suçlanmasın. Ben olmasaydım belki...” Kaan’ın gözleri bir an bana döndü. Yüzüme "inanmak istiyorsan inan" demiyordu. “İstersen araştır, ama ben buyum” diyordu. Ben (gözlerimi kısıp alçak sesle): “Bu kadar kusursuz olman sinir bozucu.” Kaan (hafif gülümseyerek): “Hayır Hale... sadece doğru zamanda doğru yerdeydim. Ve bu bazen yanlış anlaşılıyor.” Bir an sessizlik oldu. Yüzümdeki gerginlik yavaşça çözüldü. İçimdeki şüphe hâlâ bir yerlerde kıpır kıpırdı ama... kalbim yine mantığı susturdu. Sonunda memura döndüm: Ben: “Olay net. Tutanağı hazırlayın. Mağdurun ifadesi de alınmışsa, beyefendiyi bırakabilirsiniz.” Memur başını salladı. Kaan’a döndüğümde içimden sadece bir cümle geçti: > “Seninle ilgili her şeyin bir cevabı var. Ama her cevabın ardında başka bir soru bırakıyorsun Kaan.” Sessizliği bozan Kaan'ın beni kendi arabamla eve bırakma teklifi oldu. Arabası yanında değildi,ya ben onu bırakacaktım, ya o beni. Ama her kusursuz erkek gibi Kaan beni arabamla eve bırakıp sonra taksiyle devam etmeyi teklif edince daha cazip geldi. Sokakta sessizlik vardı. Arabanın içinde müzik yoktu, söz yoktu. Sadece an. Kaan direksiyondaydı, ben yan koltukta. Göz göze gelmemek için dışarıya bakıyordum ama farkındaydım: O, ben hazır olmadan hiçbir şey sormuyordu. O yüzden bu kadar tehlikeliydi zaten. Evin önüne geldik. Araba durdu. Emniyet kemerini çözdüm. Çıkmadan önce döndüm: Ben (sessizce): “Teşekkür ederim... sadece beni aradığın için bile.” Kaan (gözleri yumuşak ama net): “Sen güvenilecek birisin Hale. Belki de bu şehirde sayılı insandan birisin.” Bir an duraksadım. İnmek üzereydim ama o cümle beni birkaç saniye daha koltukta tuttu. Sonra açtım kapıyı, çıktım. Kapıyı kapattım. Göz göze gelmedik. Ama ben dönerken… pencere perdesinin kapandığını fark ettim. Nisa… ~~~ Nisa her zamanki gibi kahve yapıyordu ama o alışıldık neşesi yoktu. Bardağı önüme koyduğunda göz göze gelmedik. Sessizliği ben bozmadım. O, patlamaya hazır bir volkan gibiydi zaten. Sonunda döndü. Sertçe sordu: Nisa: “Gece seni eve bırakan kimdi?” Yutkundum. Kaçacak yerim yoktu. Ama açıklama yapmaya da istekli değildim. Ben: “Kaan. Bir şey oldu, karakola çağırdı beni.” Nisa (hızlıca): “Ve o ‘bir şey’, sabahın üçünde seni evine kadar bırakmasını mı gerektirdi?” Başımı kaldırdım. Bakışlarım onunkiyle çarpıştı. Ben: “Nisa, ne ima ediyorsun?” Nisa (gülerek ama acıyla): “Hiçbir şey ima etmiyorum. Sadece... bana bir yıl önce yemin eden Hale Demir’i hatırlıyorum. 'Hayatımda biri olsa bile sen bilmeden olmayacak' diyen Hale'yi.” Sustum. O yemin aklıma kazındı. Ben (kısık sesle): “O zaman bu kadar... karışık olacağını bilmiyordum.” Nisa (yaklaşarak): “Hayır. Sen sadece bana anlatmadın. Ve bu seni benden farksız yapıyor Hale. Sen de gizledin. Sen de sustun. Benim sembolleri saklamamla, senin Kaan'ı saklaman arasında ne fark var?” Ben (sertleşerek): “O bir dosya değildi Nisa. O… bir duyguydu. Ve ben hâlâ ne olduğunu bilmiyorum.” Nisa başını öne eğdi. Sonra gözlerini bana kaldırdı, sesi bu kez neredeyse yumuşadı: Nisa: “Herkes bir şey saklar Hale. Benim inandığım şeyleri, senin kalbinde olan adamı… Sen mesela, Kaan’ı kendinden bile saklıyorsun. Ama içindeki ses sana onunla ilgili her şeyi fısıldıyor. Neden hâlâ inkâr ediyorsun?” Cevap veremedim. Çünkü haklıydı. “Nisa bana yalan söylediğinde içim sızladı. Ben ona yalan söyleyince… içimde bir parça kırıldı. Belki güven sadece gerçeği bilmek değilmiş. Gerçeği paylaşmaya cesaret etmekmiş.” ~~~~ Bazı cinayetler ilk bakışta bağırır. Ama bu... fısıldıyordu. O sabah çağrı geldiğinde kafam hâlâ Kaan’la geçen gecedeydi. Ama ceset başsız çıkınca, tüm düşüncelerim boynundan kesildi. Zeytinburnu’nun kenarındaki o sıkışık mahalleye girdiğimde, şeridi çoktan çekmişlerdi. Ceset, evlerin arasında kalan boş arazideydi. Otlar diz boyu, hava ağırdı. Eren eldivenlerini çıkarmış, bana doğru yürüyordu. Yüzünde her zamanki ciddiyeti vardı ama sesi sakin: “Atmaca, mahallede üç kişi cesedin Sadık Yalçın’a ait olduğunu söylüyor. Tır şoförüymüş. Kimlik cebinden çıktı.” Başsız bir cesedin cebindeki kimlik… Biraz fazla “yerinde” olmuştu. Diz çöküp cesede baktım. Boy uzunluğu, vücut tipi... evet, tutuyordu. Ama baş olmayınca gerçekler hep bir perde arkasında kalır. Evin hemen yanındaydık. Kadın içerideymiş. Eşi. Zehra Yalçın. Evin ön kapısında bekliyordu. Gözlük camı yoktu, ama bir şeyi görmemeyi seçmiş gibiydi. Kolları kucak pozisyonunda, ne bir ağıt ne bir panik... Yanaştım. Ben: “Zehra Hanım, eşinizin cesedine ulaştığımızı düşünüyoruz. Mahallede birkaç kişi kimlik verdi, kimliği de üzerinde.” Zehra: “Hayır. O değil.” Sesinde bir gram kırılma yoktu. O kadar net söyledi ki bir an inandım. Sonra mesleki refleksim devreye girdi. Ben: “Neye dayanarak bu kadar emin konuşuyorsunuz?” Zehra: “Sadık her zaman yedi gün giderdi. Bu dördüncü gün. Henüz dönmez. O değildir. Gelecek.” Yalan mıydı, inanç mıydı? Kadın mı delirmişti, biz mi gerçeğe fazla yaklaşmıştık? Geri çekildim. Sokağın biraz ilerisinde Nisa bekliyordu. Beni görünce kollarını kavuşturdu, hafifçe yana eğildi: Nisa: “Ceset kocasına ait değilmiş ha? Gerçekten mi Atmaca?” Bir kaşımı kaldırdım. Hale: “Kadın bu kadar soğukkanlıysa ya ceset gerçekten Sadık değil... ya da onu öldürdü ama suçluluk hissetmiyor. Her iki durumda da hikâyenin geri kalanı eksik.” Nisa kaşlarını çattı, başını yana salladı. Nisa: “Ya da üçüncü ihtimal... ceset Sadık, kadın da onu öldürdüğünü unutturmak için kendine bile yalan söylüyor. Bilinçli inkâr.” Derin bir nefes aldım. Olay yeri incelemeye dönmeden önce son bir kez sokağa baktım. Zehra hâlâ kapıda, bir heykel gibi duruyordu. Hale (iç sesle): “Sadık Yalçın öldü mü? Yoksa başka birinin kimliğini mi giydi bu ceset?” Ama en önemlisi şu soruydu: "Zehra kimden kaçıyor? Gerçekten kocasından mı, yoksa kendi geçmişinden mi?"Olaydan 36 saat sonra Ebru'dan ilk resmi adli tıp raporu geldi. Kapalı zarftı ama ben daha dosyanın kenarına dokunduğumda içimde o tanıdık gerilim başladı. Zarfı açtım. Sayfaların keskin kokusu hâlâ üzerindeydi, mürekkep bile kuramamış gibiydi. İlk satıra gözüm takıldı: > “Baş bölgesi kopartılmış. Kesik mekanik değil, çürütülmeye dayalı travmatik ayrılma ihtimali.” Yani başı kesilmemişti... Çürümüş gibi... Zamanla ayrılmıştı. Ama bu kadar kısa sürede? Bu, ya ileri düzeyde kimyasal etkiyle açıklanabilirdi ya da... başka bir şeyle. Sayfa devam ediyordu: > “Parmak izi alınamadı. Parmak uçları ciddi şekilde yıpranmış. Ancak bilekteki eski bir kırık izi ile yıllar önce Çorlu Devlet Hastanesi’ndeki dosyada kayıtlı ‘Sadık Yalçın’la eşleşen görüntü var.” İç sesim çınladı: > “Yani bu adam Sadık olabilir... ama yine de kesin değil.” Kimlik belgesi, mahalle tanıklığı ve kemik izi eşleşmesi. Ama DNA testi henüz çıkmamıştı. Tam bu sırada Nisa kapıyı çalmadan içeri girdi. Elinde kahve, bakışlarında alışıldık o alaycılık: Nisa: “Ne diyorsun Atmaca? Biz bu cesedi kime gömüyoruz?” Elimdeki kağıdı kaldırdım, masaya yavaşça bıraktım: Ben: “Kimliğini bilmeden gömmeyeceğiz. Ama gömdüğümüzde bu mahalle sırlarını da beraber örtmek isteyecek.” Nisa koltuğa oturdu, göz ucuyla bana baktı: Nisa: “Ceset başsız. Kimlik şüpheli. Kadın ‘kocam değil’ diyor. Ama tüm izler Sadık’ı işaret ediyor. Sence neden yalan söylüyor?” Bir süre düşündüm. İçimde bir şey hâlâ o kadının gözlerini hatırlıyordu. Ne şaşkındı ne yaslı. Sanki... hazırdı. Ben (yavaşça): “Çünkü o adam ya hâlâ yaşıyor... Ya da onun ölmesini çoktan planlamış bir kadının sessizliği var yüzünde. Zehra ya bir kurban... ya bir mimar.” Nisa kafasını eğdi. İç sesle mırıldandı: Nisa: “Ya da her ikisi.” --- (Atmaca): “Adli tıp bazen cesedin kendisini değil, yaşayanların yalanlarını ortaya çıkarır. Ve ben bu dosyada henüz ne cesetten, ne kadından, ne de mahalleden eminim. Ama emin olduğum tek şey var: Birileri sessizliğe çok iyi çalışmış.” Olay yerinden adli tıp dosyasıyla dönünce, sokağa tekrar çıktım. Zehra hâlâ evindeydi. Kapılar kapalı, pencereler perdeyle örtülüydü ama mahalle susmazdı. Her şeyin bir tanığı vardı. Bir ses, bir gölge, bir fısıltı… Nisa yanımdaydı. Sokakta adımlarımız yankı yapıyordu. Nisa: “Yüzde doksan, kadın ya öldürdü ya yardım etti. Ama kocasını görmediğini söyleyen biri, gece saat kaçta ne yaptığını da açıklamalı.” Başımı çevirdim. Zehra’nın sağ yan komşusunun camı açıktı. Dantel perde aralanmış, yaşlı bir kadın gözlerini kısmış bizi izliyordu. Göz göze geldik. Ben: “Günaydın teyze. Birkaç sorumuz olacak.” Kadın hemen kapıya yöneldi. Saniyeler sonra dış kapının önünde, bize fısıltıyla konuşmaya başladı: Komşu (Ayşe Teyze): “Ben gördüm. O gece Sadık geldi.” Nisa (hemen atıldı): “Emin misiniz?” Kadın başını salladı. Elleri titriyordu ama sesi netti. Ayşe Teyze: “Gece bir buçuktu. Ben uyumam zaten, yaşlılık işte. Mutfaktan su alıyordum, pencereye çıktım. Sadık elinde torbayla Zehra’nın kapısını çaldı. Kadın hemen açtı. Sonra içeri girdiler. Ama sabaha karşı polisler geldiğinde... Sadık ortada yoktu.” Bir an sessizlik oldu. Kafamın içinde bir şey netleşti: Zehra yalan söylüyordu. Ve yalnızca yalan değil, planlı bir inkâr bu. Ben (iç sesle): “Sadık bu eve döndü. Sonrası ya bir kavga... ya daha önceden hazırlanmış bir kapan.” Ben: “Teşekkür ederim Almila Teyze. Bu bilgi önemliydi. Sizi tekrar rahatsız edebiliriz.” Kadın başını eğdi, kapıyı yavaşça kapattı. Nisa kısık sesle konuştu: Nisa: “Atmaca, bu kadının sırtında artık dosya kalmadı. Bu inkâr... düpedüz tiyatro.” Başımı Zehra’nın evine çevirdim. Camlar hâlâ suskun, ama içerde kimin sustuğu artık belliydi. --- “Sadık o gece döndü. Ama sabah çıkmadı. Ve artık biliyorum ki bu kadının sessizliği, birinin ölümünü yutacak kadar derin.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE