RUH KAPANI (KARMA DEVAMI)

1682 Kelimeler
NİSA... Ebru’nun odasına girdiğimde klasik Ebru vardı: yüzünde yorucu bir günün izi, gözlerinde tükenmiş ama asla pes etmeyen bir parıltı. Masasının üstü notlarla doluydu, bilgisayar ekranında cesedin tomografisi açık. Nisa: “Ebru... raporun başlığını bile duymadan Hale’ye dönemem. Ne buldun?” Ebru gözlüklerini çıkardı, kaşlarını çattı. Ebru: “Ne bulamadım dersen daha net olur. Vücutta darp, kesi, iç kanama, travma sıfır. Organlar sağlam, beyin kanaması yok. Kalp durmuş, evet. Ama durması için hiçbir neden yok.” Nisa: “Zehirlenme?” Ebru: “Kan örnekleri temiz. İlk tarama sonuçları negatif. Ama tam toksikoloji birkaç güne çıkar.” Ebru, monitöre döndü. Ebru: “Bak şuraya. Kalp kaslarında en ufak bir deformasyon yok. Yani... bu kadının kalbi çalışmayı bırakmış. Nedensizce. Sistemsel bir çöküş, ama sistemde arıza yok.” Nisa: “Yani... vücut kendi kendine kapanmış gibi mi?” Ebru’nun sesi düşüyor. Gözleri ciddileşiyor: Ebru: “Evet. Sanki fişi çekilmiş gibi.” Titreyen parmaklarımla not aldım. Bunu Hale'ye iletmem gerekiyordu. Ama kelimeleri nasıl sıralayacaktım, hâlâ bilmiyordum. --- ATMACA(HALE) Güneş battı. Gölgeler uzadı. Ağaçlar suskunlaştı. Hâlâ aynı yerdeydim. Cesedin bulunduğu noktaya bir taş koydum. Sembolik. Beni oraya bağlayan bir işaret. Telefonum çaldı. Nisa. Nisa (telefon): “Ebru raporu verdi Hale. Dinle... bu kadın darp edilmemiş. Organları sapasağlam. Zehirlenme şimdilik yok. Kalbi durmuş ama neden yok.” Bir an konuşamadım. Bu boşluk, bir cinayet boşluğu değildi. Bu… hiçliğin sesi gibiydi. Ben: “Nasıl yani? Kalp durmuş ama sebep yok mu?” Nisa: “Ebru, fişi çekilmiş gibi dedi. Bilgisayar gibi... sanki sistemi biri kapatmış.” Telefonu kapattım. Yavaşça ayağa kalktım. Ormanın ortasında, her ses içime doğru yankılandı. İç Sesim: “Fiş çekilmiş. Peki kim çekti? İnsan mıydı bu fail? Yoksa bir sistem mi çöktü? Kadının içinde ne çöktü?” Sonra yüksek sesle kendi kendime konuştum. Ben: “Ya bu bir fiziksel müdahale değilse? Ya bu kadını öldüren şey… onu görmemizi istemeyen bir şeyse?” Ay ışığı ince ince toprağa vuruyordu. Gölge oyunları sanki bir sahne çiziyordu önüme. O an, bir taşın kenarında eğilip yere tekrar baktım. Kurumuş bir ot kümesi vardı. Orada olması gerekmeyen bir karanlık. Ben (mırıldanarak): “Belki de bu ölümü çözmek için beden değil... ruh incelenmeli.” Telefonuma mesaj geldi: Nisa: “Yarın sabah tam toksikoloji örnekleri için tekrar görüşeceğim. Ama Ebru bile huzursuz. Bu ölüm... sıradan değil Hale.” Cevap yazmadım. Sadece başımı gökyüzüne kaldırdım. Ve fısıldadım: Ben: “Eğer bu ölüm bir mesajsa… ben onu çözene kadar susmayacağım.” Ertesi sabah… Tüm geceyi ormanda geçirmemiştim belki ama zihnim hâlâ o toprağın serinliğindeydi. Nisa’dan gelen son mesajla bir kez daha sarsıldım: Nisa (mesaj): “Toksikoloji sonuçları da temiz Hale. Sıfır madde. Ebru, bunu ilk kez yaşıyor. Ruhsal çöküş dedi. Bilim dışı konuştu. Korkmuş.” “Ruhsal çöküş…” Bu iki kelime içimde yankılandı. İşte o an… Zihnimin bir yerinde, yıllardır susturduğum bir kapı aralandı. Çocukken babaannemin anlattığı bir hikâye geldi aklıma. “İnsan bazen sadece bedenini kaybetmez Hale. Bazen ruhu terk eder bedeni. Sebepsiz gibi görünür ama aslında çok güçlü bir çağrıya uyar…” O kadının gözleri hâlâ aklımda. Açık değildi. Ama ifadesiz de değildi. Bir boşluk vardı yüzünde, sanki bir şey görmüştü. Bir şey… anlatamayacağı kadar büyük. Ve belki de bu dünyaya ait olmayan bir şey. --- Nisa dosyayı masaya bıraktı. Sayfalar arasında hiçliğin raporu vardı. Beden sağlam. Zihin bilinmez. Ruh… kayıp. Nisa: “Biliyor musun Hale, Ebru bugün bana dedi ki… 'Ceset sanki kendi içinden çekilmiş gibiydi. Dışarıdan değil, içeriden eksilmiş.' Bu tıbbi bir açıklama değil. Ama içim ürperdi.” Ben: “Bana çocukken anlatılan bir şey vardı. Bazı ölümler... nefesle değil, ruhla yaşanırmış. Ve bazı yerler... insanın içindekini sökermiş. Sanki bu kadın bir şeye şahit oldu. Ve o şey... onu yaşatmadı.” Nisa: “Yaşarken bile ölmüş gibi miydi yani?” Başımı salladım. Kafamda ilk kez delile dayanmayan ama hissedilen bir teori oluşuyordu. Ben: “Belki bir ritüel. Belki bir çağrıya cevap verdi. Belki de istemeden... kapalı bir kapıyı açtı.” Nisa: “Hale... sen bu sefer çok farklısın. Bu senin gibi değil.” Ben (sessizce): “Biliyorum. Ama bu ölüm de hiç kimse gibi değil.” --- Bu olayı günlüğüme yazmalıyım,aklımdan çıksada defterimden çıkmaz... “Bugün bilim sessiz kaldı. Gözlem yetmedi. Ve ben ilk kez bir ölüm karşısında korkmadım… merak ettim. Bu kadını öldüren şey bir insan değilse… bir niyetti belki. Bir enerji. Bir varlık. Ya da… bir lanet.”O gece, dosyaları bir kenara bırakıp tekrar ormanın görüntülerine döndüm. Fotoğraflar, çizimler, yer raporları… Hepsinin ortasında gözüm bir detaya takıldı. Kadının bedeninin başucuna denk gelen taş parçası. O taş sıradan değildi. Bir yüzeyinde yanık izine benzeyen, yuvarlak hatlı bir sembol kazınmıştı. Sabah ilk iş tekrar olay yerine döndüm. Taşı yerinden oynattıklarında altı kuru kalmıştı. O taş oraya sonradan konmuş olmalıydı. Eren yanıma geldi. Eren: “Taşın üzerindeki çizime dikkat ettin mi? Ben ilk başta doğal çatlak sandım ama... değil.” Ben: “Hayır. Bu kasıtlı. Belki bir işaret. Belki bir mühür.” Nisa da geldi. Elinde bir eskizle. Nisa: “İşte bu. Sembolü büyüttüm. Bak şu daire içine alınmış üç nokta… bu bir Anadolu kozmik işareti olabilir Hale. Daha önce bir dosyada görmüştüm.” Ben: “Nerede?” Nisa: “2019’da Sivas kırsalında garip ölümler olmuştu. Otopsiler yine temiz çıkmıştı. Cesetlerin yanına bırakılmış benzer taş parçaları vardı. O zamanlar kayıtlara ‘şüpheli’ diye geçti ama halk arasında konuşulan başka şeyler vardı...” Yavaşça doğruldum. Derin bir nefes aldım. O an içimde bir soğukluk belirdi. İlk kez ölümle değil, inançla yüzleştiğimi hissettim. Ben: “Ne diyorlardı halk arasında?” Nisa: “Bunun ‘ruh kapanı’ olduğunu… bedeni değil, ruhu hedef alan bir çağrı nesnesi olduğunu söylüyorlardı. Ve bu kapanlar, korumasız bir ruhu kendine çekip içeride tutarmış. Eski Anadolu inancına göre bazı varlıklar, insanı fiziksel değil, ruhsal olarak yok edermiş.” Ben (fısıltıyla): “Bu bir cinayet değil... bir çağrı olabilir.” Dosyanın üstüne, sembolün net bir kopyasını koydum. Altına şu notu yazdım: > “Fail yok. Silah yok. Yalnızca bir çağrı var. Ve çağrıya cevap veren bir ruh.” İki gün boyunca başka bir vaka alamadım. Zeytinburnu ormanındaki kadın dosyasını kapatmak bir yana, dokunmadan uyuyamaz oldum. Ve sonra o sabah, Ebru’dan gelen dosya masama düştü. Üstünde kırmızıyla çizilmiş tek bir cümle: “İki kulak zarında simetrik, dairesel yanık izi tespit edilmiştir. Fiziksel müdahale ihtimali dışlanmıştır. Isı kaynağı bulunamamıştır.” Ebru’nun sonuna not düştüğü o cümle içimi dondurdu: “Bu, daha önce görmediğim bir şey Hale. Sanki... içeriden yanmış.” Kulak. İşitme. Ses. Bir anda taşla birlikte gördüğüm o sembol aklıma geldi. Nisa’nın verdiği bilgiyle dosyayı tekrar açtım. “Ruh kapanı” dedikleri sembolün, eski Anadolu inançlarına göre yüksek frekanslı bir tınıyla aktive olduğu yazıyordu. Bazen bu ses, yalnızca duymaya en açık organ olan iç kulağı etkilermiş. Ve çağrıya cevap veren kişi… bilinci dışında bir boyuta geçermiş. Ruh bedenden çekilir, bedene hiçbir zarar verilmeden "yaşam işlevi" dururmuş. --- Nisa: “Yani biz bu kadının... bir sesle öldürüldüğünü mü söylüyoruz?” Ben: “Hayır. Bu bir ses değil. Bu bir frekans. Duyulmaz ama çağırır. O kadını... içeriden söküp aldı.” Nisa (yavaşça): “Bu... teknolojik değilse... doğal değilse...” Ben: “Kadim bir uygulama. Unutulmuş bir tür büyü. Belki bir tür kurban töreni. Ama modern cinayet sınıfına girmiyor. Bu başka bir başlık ister.” Nisa: “Ne başlığı?” Ben: “Ruhsal ihlal.” --- Kadının kimliği sonunda tespit edildi. Kökeni İç Anadolu’nun uzak bir köyüne dayanıyordu. Ölümünden iki hafta önce, aynı köyde iki yaşlı kadının “uyanış törenine” katıldığına dair bir yerel söylentiye ulaştık. Tören gizliydi. Sözde “kayıp ruhları geri çağırmak” için yapılmıştı. Ama anlaşılan... bazı çağrılar geri dönüşsüzdür. Ve bazı ruhlar, geldikleri yerden bir daha dönmez. Kadın, o törende bu sembolün taşıyıcısı olmuş olabilir. Taşla birlikte bu ormana getirilmiş ya da bir şekilde buraya çekilmişti. Frekanstan etkilenen zihni, savunmasız kalmış ve bir boşluğa düşmüştü. Kulak zarındaki yanık izleri, onun çağrıyı duyduğunun kanıtıydı. Ama cevap verdiği şey, onu bu dünyadan aldı. --- “Bu dosya çözüldü. Fail yok. Ama bir niyet var. Silah yok. Ama bir yöntem var. Bu dünyada olmayan bir el, bir ruhu çekip aldı. Ben, Hale Demir… Bugün ilk kez, cinayet kelimesinin tanımının yeterli olmadığını öğrendim.” Evin içi sessiz. Dışarıda yazdan kalma bir serinlik var. Koltukta birlikte oturuyorduk, ama aramızda kelimelere dökülmemiş bir mesafe vardı. Televizyonda sessizce dönen bir haber kanalı, arka planda anlamsız görüntüler geçiyordu. Dosyayı kapamıştık. Ama ruhlarımız açıkta kalmıştı. Ben çayımı yudumladım. Gözüm Nisa’ya kaydı. Bakışlarıma kaçamak cevaplar veriyordu. Bir süredir yüzüme tam olarak bakmıyordu. Ben: “Nisa... O sembolü çok çabuk tanıdın. Ve o köydeki ‘uyanış törenini’ de hemen hatırladın. Bu bilgiler, ekip kayıtlarında yok. Ama sen biliyordun.” Nisa: (Çayına bakarak, omuzlarını sıkıca çekti) “Evet. Biliyordum.” Sessizlik. Gözlerimi ondan ayırmadım. Cevap beklemedim, ama bir açıklama umdum. Ben: “Niye daha önce söylemedin? Neden birlikte yürüdüğümüz bir dosyada benle bu bilgiyi paylaşmadın?” Nisa: “Çünkü senin tepkinin ne olacağını biliyordum Hale. Sen delil istersin, kanıt, tutanak... Benim anlattıklarım o klasörlere sığmaz.” İçim sızladı. Onun haklı olabileceği korkusu, bir polis olarak değil, bir insan olarak canımı yaktı. Ben (düşük sesle): “Biz seninle yıllardır omuz omuza çalışıyoruz. Hiç mi düşünmedin? Bunu senden öğrenmek isterdim. Kimseyi anlatmasan bile... beni anlatmadın.” Nisa yüzüme döndü. Gözlerinde o tanıdık sertlik yoktu. Yumuşak, ama kararlı bir tonla söyledi: Nisa: “Hale... herkes bazı şeyleri gizler. Sen mesela, hiç sırrın yok mu insanlara karşı? Her şeyini açık eder misin?” Cümle o kadar yerinde, o kadar dokunaklıydı ki... Bir anda Kaan geldi aklıma. Aramızdaki o pilavcı sessizliği, Unkapanı'ndaki yalnızlık... Ve kimseye, özellikle Nisa’ya anlatmadığım o gizli bağ. Bir an sustum. Tam dilimden dökülecekti: > “Var... Kaan.” Ama diyemedim. Boğazımda düğümlendi. Çünkü o da başka bir dosyaydı. Ve o dosyanın kapağını hâlâ kendime bile açamıyordum. Gözlerim yavaşça yere kaydı. Sadece şöyle diyebildim: Ben: “Belki haklısın... herkesin bir şeyleri vardır. Ama bazen... insan tek bir kişiye bile anlatamayacak kadar korkar gerçeğinden.” Nisa bir süre cevap vermedi. Sonra sandalyesinden kalktı, lavaboya doğru yürürken hafifçe arkasına döndü: Nisa: “Bazı gerçekler anlatıldığında parçalar, saklandığında ise taşır. Sen hangisini seçtiğini daha bilmiyorsun Hale.” O an yalnızca onun değil, kendimin de bana uzak olduğunu fark ettim. Belki de her dosya bir ölüme değil, bir sırra açılıyordu. Ve biz, hem dedektif hem saklayan oluyorduk.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE