KAAN...
İlk kalp sancım...
Sakın beni kınamayın, kalbimi bu zamana kadar kimseye veremememin sebebi tabii ki şahit olduğum olaylar...
Ama Kaan her şeyden ve herkesten farklı yaklaştı bana...
Babam ve bana bahşettiği soy ismi güçlü ve politik bir isim böyle bir babanın çocuğu olduğunuzda, evinizde her zaman büyük davetler sosyetenin nabzının tutulduğu yemekler olur.
Babamın soy ismi ilk etapta bana polisliği de yaptırmazdı ama ne kadar istediğimi görünce o da fazla zorlamadı.
Yine annemin büyük ısrarlarına dayanamayıp babamın sosyete için verdiği bir davetti ve ben istemeyerek o topukluları giymiş saçımı sıkı bir topuz yapıp Atmaca kimliğimden sıyrılıp sosyetenin gözde bekarı Hale DEMİR olmuştum...
O akşam babamın evindeki o görkemli davetin ortasında, herkesin giydiği maskelerin ardında nefessiz kalmış gibiydim. Elbisem üzerime fazlaydı, topuklular ayaklarımı değil, ruhumu eziyordu sanki. Gülücüklerim takma, sohbetlerim yüzeysel, sanki kendi evimde değil de bir tiyatro sahnesinde figürandım.
İşte o an... Kaan yanıma geldi.
Ne smokininden, ne soyadından, ne de çevresindeki ağırlıktan etkilenmiştim. Beni asıl sarsan şey gözleriydi. Sanki herkesin içinde sadece beni görüyordu. Kalabalığın sesini susturur gibi bir “Sıkıldın, değil mi?” dedi. O kadar basit, o kadar sade. Ama o an biri ilk defa içimden geçenleri duymuş gibiydi.
Beraber havuz başına yürüdük. Gülerek saçma zengin şakalarını anlattı bana. Kızıp küstüğüm bu çevrenin içinden biri gibi değil de, dışından bakıp benimle birlikte burayı eleştiriyordu. Kaan, ait olmadığım ama doğduğum bu dünyanın camlarını tek tek kırıyor gibiydi. Herkesin onayını almakla büyütülmüş bir kız olarak, ilk kez birini onaylamak zorunda hissetmeden sevdim.
Bana dokunmadı bile o gece… Ama içime işledi.
Yargılamadı. Beklemedi.
Sadece yanımda oturdu. Dinledi. Vardı.
Ve işte o anda…
Kaan'ı sevdim.
Sessizce.
Gizlice.
Belki de ilk defa gerçekten.
Bu duyguyu kimseyle paylaşamıyorum. Nisa’ya bile anlatamadım. Çünkü bu aşk, başkalarının bakışlarıyla kirlenmeyecek kadar saf. Çünkü onunla birlikteyken Hale Demir değilim. Ünvanlardan, davalardan, geçmişimden sıyrılmış, sadece “Hale”yim. İlk kez.
Ve bu beni korkutmuyor.
Aksine... özgür hissettiriyor.
Davetin ertesi sabahı… Henüz saçlarım dünkü topuzun izini taşırken telefonum titredi. Kaan'dan gelen kısa bir mesajdı:
“Eğer hala o maskelilerden kaçmak istiyorsan, bir kahve ısmarlamak isterim.”
Kalbim hafifçe hızlandı. Sanki her şeyin olması gerektiği gibi gittiği ama aynı anda hiç de normal gitmediği bir yerin kıyısındaydım. Kabul ettim.
---
Boğaz manzaralı, eski taşlarla döşenmiş bir kafede oturduk. Sessizlik ilk başta utangaçtı ama sonra garip bir rahatlığa dönüştü. Kaan nazikti. Gerçekten nazik. Kahvemi nasıl sevdiğimi hatırlamıştı. Bardak elimdeyken rüzgarı önüme alıp izlememe izin verdi. Konuşmak için acele etmedi.
Ama gözleri...
İşte o gözler...
Bir şey saklıyor gibiydi.
Her ne kadar tebessümü içten görünse de, bakışlarının dibinde çözülememiş bir gölge vardı. Belki bir sır, belki bir acı, belki de alışık olmadığım bir dürüstlük. Ama garip olan şu ki, kalbim o gölgeye doğru çekiliyordu.
Kaan:
“Biliyor musun Hale, ben seni ilk kez gülerken değil... sustuğunda merak ettim.”
Bana dönüp öyle bir baktı ki... sanki ben bile kendimi ilk kez onun gözlerinden tanıdım.
Ben:
“İnsanlar genelde sessizliğimden sıkılır.”
Kaan:
“Belki de senin sessizliğin, bazı gürültülerden daha çok şey anlatıyordur.”
İçim ürperdi. Böyle kelimeleri kitaplarda okumuştum, ama biri bana karşı seslendiğinde… yalan olamayacak kadar sahici geliyordu. Ya da ben sahici olduğunu umuyordum.
Bir an sustuk. Bakışlar havada asılı kaldı. Ve ben, o an fark ettim. Kaan’ın gözleri beni seviyor gibi değil… beni tanıyor gibiydi. Sanki çok önceden bildiği bir şeyi tekrar hatırlıyordu.
Ama mantığım bağırdı içimden:
“Dikkat et Hale. Her bakış bir sevda değildir. Her kibarlık bir niyet taşımaz.”
Kalbimse fısıldadı:
“Ama onunla olduğunda nefes alıyorsun. Bu tesadüf olamaz.”
Kaan sandalyesinden biraz eğilip bana doğru yaklaştı.
Kaan:
“Senin gibi biri bu çevrenin içinde ama dışında yaşıyor. Bu... beni hem etkiliyor, hem de ürkütüyor.”
Ben:
“Senin gözlerin de öyle... Hem sıcak, hem karanlık. Bir şey anlatmıyor ama saklıyor gibi.”
Gülümsedi. Ama o gülümsemede bile bir çatlak vardı.
Ve ben o çatlağa aşık oldum.
Kaan'la o kahvede sadece kahve içmedim.
Bir ihtimali içtim.
Bir sırrı.
Ve belki... kendi sonumu.
Ama hâlâ kimseye söylemedim.
Nisa’ya bile.
Çünkü bu, herkesin anlayacağı türden bir hikâye değil.
Bu, gözlerin değil… sezgilerin okuduğu bir hikâye.
Ve ben okumaya başladım.
Sayfa sayfa.
Gözden göz, kalpten kalp…
~~~~
Evet attığı mesajın üstünden 1 saat geçmişti ve Kaan tam da dediği gibi, Vatan Caddesi’ndeki emniyetin bir arka sokağında duran koyu renkli, sade ama temiz arabasıyla geldi. Öyle gösterişli bir şey beklemiyordum ama doğrusu... hâlâ şaşırıyorum. Parası olduğunu bilmek, onun her adımında kendini göstermemesiyle tuhaf bir çelişki yaratıyor.
Kapıyı açtım, koltuğa oturdum. Hafif bir müzik çalıyordu, klasik cazın dinginliği.
Kaan:
“Bir saat on dakika sürdü. Sekiz dakika fazla. Not ettim.”
Gülümsedi. Şaka yaptığı belli ama bir yandan beni ciddiyetimle birlikte seviyor gibi.
Ben:
“Yok say, sabah sabah çok değişik bir olayın içinden çıktım çok bereketliyim bu gün.
Başımı camdan dışarı çevirdim. Yol boyunca nereye gittiğimizi sormadım. Belki bilmek istemedim. Belki de artık Kaan’ın beni şaşırtmasına izin vermek hoşuma gidiyordu.
Ama arabayı Unkapanı’na, köhne apartmanların, matbaaların olduğu o eski sokağa çevirince… şaşırdım.
Ben:
“Buraya mı geliyorsun hep? Bu sokaklar bana lise yıllarımı hatırlattı. Toz, kağıt kokusu, sokak arası ezan sesi...”
Kaan:
“Bir pilavcı var. Çocukluğumdan beri aynı yerde. Herkes onu bilir ama kimse lüks saymaz. Seninle ilk kez birlikte yemek yiyeceksem, kalabalık bir yeri istemedim.”
Önümdeki direksiyon, yanımdaki sessizlik ve içimdeki garip rahatlık...
İşte o an fark ettim.
Kaan hâlâ bana bir şey satın almaya çalışmıyor.
İzlenmek istemeyen bir kadın olduğumu anladı.
Bir "özel bir mekân"la değil, benimle “özel olanı” paylaşmak istiyor.
Pilavcıdan iki tabak aldık. Arabanın içinde oturduk. Camı biraz araladım. Baharat kokusu içeri doldu.
Kaan:
“Sana garip gelmesin. İstersen bir restoran bulabiliriz. Ama burası... bilmiyorum, gerçek gibi.”
Ben:
“Gerçek zaten bu Kaan. Restoranlarda konuşan insanlar değil, rolleri. Burada sadece biz varız.”
Kaan bir an durdu. Bana bakmadı. Yanağındaki çukura hafifçe bastıran bir gülümsemeyle kaşığını pilava daldırdı.
Benim de içim ısındı.
Bana ait olmayan ama beni anlayan bir anın içinde olmak…
Belki de lüks buydu.
Ben:
“Biliyor musun, çocukken annemle otobüse bindiğimizde en çok cam kenarına oturmak isterdim. Kalabalık içinde kendi sessizliğim olurdu. Seninle de bu arabada... aynı şeyi hissediyorum.”
Kaan:
“Senin sessizliğin, gürültüye meydan okuyor Hale.”
Ve ben, o cümlenin ardından bir süre pilav yemedim.
Çünkü boğazıma bir düğüm oturdu.
Bu adam, gerçekten beni dinliyor.
Hakkımda hiçbir şey talep etmeden sadece orada duruyor.
Arabada son lokmayı yutmuştum ki telsizim cızırdadı.
Kesik bir ses, ardından ciddileşmiş bir ton yankılandı:
“Vatan 53, Vatan 53. Zeytinburnu ormanlık alanda kimliği belirsiz kadın cesedi bulundu. Yer ekiplerce çevrildi. İntikal eden birim var mı?”
Kaan’ın kaşı hafifçe kalktı. Gözlerinde bir şey sönüverdi o an.
Sessizliğimizin ağırlığı değişti.
Telsizi elimle çevirdim, sesi kıstım. O kadarına bile alışık değildi belki.
Yüzümde hâlâ o kahve kokulu anın buğusu varken, bir anda soğuk profesyonelliğime bürünmek zorundaydım.
Ben:
“Ekibimden biri beni almaya gelecek şimdi. Senin başka bir yere dönmen gerekiyordur belki.”
O an bana “Ben de geleyim.” demediği için şükrettim. Çünkü böyle şeylerde, Kaan’la aramda hep o görünmeyen çizgiyi korumaya çalışıyorum.
Kaan:
“İşine geç kalma Hale. Ama bir gün o telsiz susunca… konuşmaya devam edelim.”
Sadece başımı salladım. Göz göze gelmemeye çalıştım. Çünkü o güzel andan kopmakla, görev bilinci arasında ince bir çizgide yürüyordum. Ve ben hep o çizgiyi seçtim.
---
Zeytinburnu Ormanlığı – Olay Yeri
Cesedin bulunduğu alana vardığımda, sarı şeritler çoktan çekilmişti. Toprak nemli, hava ağırdı.
Kadın… gençti. Otuzlarında gösteriyordu.
Ama cildindeki solgunluk, dudaklarındaki hafif morarma dışında hiçbir yara, kesik, darbe yoktu.
Hiç.
Adli tıp uzmanı başını salladı.
“Travma belirtisi yok. Ateşli silah, kesici delici alet izi yok. Boğma, ezilme, sıyrık… sıfır. Şimdilik bir şey söyleyemem.”
Ceset torbaya konulurken, kalabalık dağılmaya başladı. Ama ben hâlâ oradaydım.
Soğuk, dikkatli, içgüdülerimi susturmadan.
Ve önümde cesede bakarken… elimde olmadan dudaklarımda bir gülümseme belirdi.
Bazen olur bana bu.
Bir cinayet bilmece gibiyse… zihnimde başka bir tat alırım.
Tehlikeli bir tat bu.
Ama itiraf etmeliyim: Bu hissi seviyorum.
Nisa, yanımda bitiverdi.
Göz ucuyla baktı yüzüme.
Şaşkın, dikkatli.
Nisa:
“Sen… gülümsüyor musun?”
Gülümsedim, biraz daha gizleyerek bu kez.
Ben:
“Daha önce hiç bu kadar temiz bir ceset gördün mü?”
Nisa:
“Bu... ‘temiz’ dediğin şey aslında seni keyiflendiriyor değil mi?”
Ben:
“Belki de. Çünkü bir şey saklanıyorsa... gizleniyorsa... anlatmak istemediği bir hikâyesi varsa, bu ceset bize fısıldayacak Nisa.”
Beraber biraz geri çekildik. Sarı şeridin dışına çıktık. Ayakta, hafifçe çömelerek çevreyi izlemeye başladık.
Ben:
“Ne görüyorsun?”
Nisa:
“Toprakta tek bir ayak izi yok. Ne sürüklenmiş, ne de taşınmış. Sanki buraya bırakılmamış, burası onun son durağıymış gibi.”
Ben:
“Çok güzel bir çıkarım Watson.”
Nisa:
“Teşekkür ederim Sherlock. Ama hâlâ niye gülümsediğini çözemedim.”
Ben:
“Çünkü güzel geçen bir öğle yemeğinin hemen arkasından, böylesine ustaca işlenmiş bir sessizlik cinayeti çıkmaz her zaman. (Kaan’la birlikteyken hayatın içinde oluyorum. )Bu ceset bana, hayatın derinlerinde biriyle savaşmam gerektiğini hatırlatıyor.”
Nisa:
“Ve sen bu savaşı seviyorsun.”
Cevap vermedim.
Rüzgâr ağaçların arasında uğuldadı.
Adli tıp ekibi cesedi götürdü.
Orman sessizdi ama içim kıpır kıpırdı.
Birileri susmuştu…
Ama ben konuşmalarını duymaya hazırdım.
Güneş, ağaçların arasından yavaş yavaş çekilirken, ben hâlâ dizlerimi hafif büküp kuru dalların arasına bakıyordum.
Ceset gitmişti.
Ama sessizliği kalmıştı.
Göz ucuyla baktım, Eren not defteriyle köşede durmuş etrafı süzüyordu. Ayla, elleri cebinde, küçük taş parçalarını ayak ucuyla evirip çeviriyor ama dikkatini bırakmıyordu.
Ben:
“Eren! Ayla! Toplanın.”
İkisi de anında yanıma geldiler. Herkesin bana bu kadar hızlı gelmesine alışkındım. Çünkü ne zaman ne söyleyeceğimi, ne isteyeceğimi kestiremezlerdi. Ben de bazen bilmiyorum aslında. Ama içgüdüm asla susmaz.
Ben:
“Eren, önce kimlik. Parmak izi çalış, sisteme düşen eşleşme varsa anında haberdar ol. Ayla, çevrede kayıp kişi başvurusu olmuş mu onu tarat. Geriye dönük iki hafta. Özellikle kadın. Üst başı, takısı, her detay.”
Eren:
“Tamam başkomiserim. Cesedin kıyafeti sade, markasız ama temizdi. Parası olan biri mi yoksa özenli biri mi emin olamadım.”
Ben:
“İşte bu yüzden biz buradayız. Emin olmamak, detayları ortaya çıkarır.”
Sonra Nisa’ya döndüm. Adli tıpa gitmesi gerektiğini o söylemeden biliyordum zaten.
Gözlerini kısıp beni bekliyordu.
Ben:
“Nisa, Ebru’ya git. Dosyayı bu akşam önümüze koyacak. Yalvar da et, tehdit de et. Ne gerekiyorsa yap. Bu kadının ölüm şekli, klasik bir ‘ölüm şekli’ değil. Bu iş ya çok basit, ya çok karmaşık.”
Nisa:
“Ebru’yu tanıyorum, önce mırın kırın eder ama doğru yerden bastırırsam çalışır. Yalnız...”
Omzuna çantasını atarken hafifçe gülümsedi.
Nisa:
“Sen burada geceyi bekliyorsun değil mi?”
Cevap vermedim.
Çünkü bu bir soru değil, tespitti.
Nisa uzaklaşırken içimdeki dedektif uyanmıştı artık.
Yalnızdım.
Ama tam anlamıyla kendi alanımdaydım.
Sarı şeridin dışında, çömelip toprağa baktım.
Ayak izi yok.
Sürüklenme izi yok.
Kuşlar bile susmuştu bu bölgede.
İç Sesim:
“Biri geldi, yürüdü, durdu, öldü. Ya da biri getirdi, bıraktı, hiç iz bırakmadan gitti. Peki nasıl? Ve neden bu kadar temiz?”
Yapraklara uzandım. Nemli ama yeni ezilmemiş. Bu kadının burada en fazla birkaç saattir olduğu kesin.
Ama öylece ölmüş olamaz.
İç Sesim (devam):
“İntihar değil. Boğulma değil. Darp yok. Zehir? Elektrik? Kalp durdurucu bir madde?”
Birden arkamdan bir ses:
Ayla:
“Başkomiserim... güneş batıyor. Devam edecek miyiz?”
Başımı kaldırdım. Gökyüzü kızıl.
Ve her kırmızı gökyüzü bana yeni bir suçun başlangıcını hatırlatır.
Ben:
“Devam etmeyeceğimiz gün... bırakırız bu işi Ayla.”
Gülümsedim ama sertçe. Sonra gözümü tekrar toprağa diktim.
Ben (kendi kendime mırıldanarak):
“Biri bu kadını öldürmedi. Biri bu kadını susturdu. Ama önce nasıl konuştuğunu öğrenmeliyim.”
Yaprakların arasındaki sessizliğe, şehirden uzak bu doğaya kulak verdim.
Gölgeler uzuyordu.
Ve her gölge yeni bir ipucuydu.