KARNAVAL

2873 Kelimeler
Günün son saatleri Arşar’ın üstüne çökmüştü. Güneş, son ışık demetlerini yeryüzünü kızıla boyayarak alıp giderken, Sihra, sandalyesine kurularak örgü ören torununa sevgiyle baktı. Kızıl saçlarından bir tutam önüne düşmüştü. Yanaklarındaki küçük çiller havanın alaca renge bürünmesiyle görünmez olmuştu. Düşünceliydi; Sihra, “karnavalı düşündüğüne bahse girerim, “ diye içinden geçirdi. “Bu akşam karnaval var. “ Elindeki işi bırakıp babaannesine bakan Midi’nin yüreğine”Nevameyi biliyor mu acaba? “ sorusu çöreklendi. Umarsız görünmeye çalışarak, “Biliyorum nevameyi fakat bunun bizimle ne alakası var? “ “Bir davet aldığını sanıyordum, gitmeyecek misin? “ Midhill, hafifçe yerinde kıpırdandı. Önüne düşen saçını kulağının arkasına iteledi. “Sen bunu nereden biliyorsun nevameyi? “ Elindeki işi torbasına koyup kaldırırken onun yüzüne bakmadı. Henüz saat erkendi ve normalde uykusu gelene dek el işini örmeye devam ederdi fakat nevameyinin sözleri bütün dikkatini dağıtmıştı ve işlerken yanlış yapmamak için kaldırmanın en iyisi olacağına karar verdi. Sihra, tecrübe yüklü bakışlarını Midi’nin üzerinden ayırmadan onun telaşlı halini içten içe gülümseyerek izliyordu. “Sen benim uyuduğumu sanıyor olabilirsin tatlı kelebeğim ama bu yaşlı gözlerim Şia’nın sana nasıl baktığını görüyor. “ Kıkırdayan yaşlı kadına dehşetle bakakaldı. Nevameyi fark ediyorsa eğer bunu herkes fark ederdi. Kalbine düşen korkuyu nevameyine hissettirmemeye çalıştı. “O bana sandığın gibi bakmıyor nevameyi, biz sadece iki birer iyi kadimiz. Hem karnavala gidemeyeceğimi bilmiyor musun? Oraya gidersem beni tutuklarlar. “ “Şia seni davet ediyorsa mutlaka bunu düşünmüştür kelebek. Ayrıca, eğer her ikinizin de bakışları kadimceyse benim bütün bildiklerim yalan, bu kadar eminim. “ “Hayır nevameyi, sen sadece görmek istediğini görüyorsun. Hem, “ Midi ağlamaklı olan sesini toparlamak için yutkundu. “öyle olsa bile kurallar var, biz olamayız nevameyi. “ Yaşlı kadın şefkatle baktı torununa. Onun dediklerinde haklı olduğunu biliyordu ama kalbinden Yahoju’ ya ettiği dua bu iki gencin mutlu olmasıydı. O, hâlâ kalbinde Tanrı’sına olan inancını sürdürüyordu. “Belli olmaz kelebeğim, hayatın neler getireceği hiç belli olmaz. Yahoju kader çizgimizi kendi elleriyle çizer,” eliyle görünmez bir çizgi çizdi, “O’nun ne çizdiğini biz asla bilemeyiz. “ Midhill, umutsuzca başını iki yana salladı. “Boşuna umut besleme nevameyi, Yahoju bizi terk etti. “ Sihra kocaman açılan gözleriyle torununa baktı. Gözbebeklerinde korkunun izleri vardı. Tanrı’sına karşı gelen bir isyankarın cezasının korkunçluğu zihninde dönüp dururken o cezayı çekecek olanın torunu olması onu daha fazla dehşete düşürüyordu. “Sen ne dediğinin farkında mısın Midhill? Ne demek Yahoju bizi terk etti, Tanrı kullarını asla terk etmez. “ Bundan o kadar emindi ki Kızgın çıkan sesine hayâl kırıklığı da eklenmişti. Midi ise böyle körü körüne inanan nevameyine öfkelenmeye başlamıştı. “Peki, o zaman kanıtla nevameyi, ülkemiz saldıraya uğradığında hem de ecnebiler tarafından nerdeydi? Biz buraya sığınıp geldiğimizde, başımızı sokacak bir delik bulamadığımızda nerdeydi? Annem ölürken, babam ölürken nerdeydi? Söyle nevameyi, onlarca neva açlıktan ağaç kabuğu kemirirken nerdeydi? Daha üç gün önce yaşlı Dinger ölüm gününe mahkum edilirken nerdeydi? Peki ya Kamujin annesine ve kardeşlerine bakmak için gidip fahişe bandı alırken neredeydi? “ Bağırmaktan nefesi kesilip, hıçkırıkları haykırışlara dönüştü. Sihra elleriyle önlüğünün önünü buruşturmuş, kumaşı sıkmaktan parmak boğumları beyazlamıştı. Midhill öyle haklıydı ki; lâkin Sihra’nın Tanrı’sından başka sığınacağı kimsesi yoktu. Eğer inancı kırılır ve bir gün Tanrı’nın güzel günleri vereceğinden umudunu keserse ayakta kalamayacağını biliyordu. Körü körüne bir inanıştan çok, umuda olan inancıydı Sihra’yı ayakta tutan. “Bir gün bütün bunlar bitecek kelebeğim, “ diyebildi sarsılarak ağlayan Midi’ye yaklaşıp sarılırken. “Bitsin nevameyi, lütfen bitsin. “ Midhill, aradan geçen dakikaların ardından sessizliğe bürünen evin açık penceresinden dışarı bakıyordu. Gece bütün karanlığıyla Arşar’a çökmüş, arada sırada öten cırcır böcekleri sessizliği hafif de olsa bozuyordu. Ateş böcekleri yaz gününün keyfini çıkarırcasına uçuyor, kırmızı ışıklarıyla geceyi taçlandırıyordu. “Ne garip şu hayat, az önce ağlarken şimdi sükunetle doğayı izleyebiliyorum. Düşüncelerim çekilen bütün acıları bir kenara bırakıp, geceyi renklendiren ateş böceklerinin ışığını nereden aldığına kayabiliyor.” Başını çevirip nevameyine baktı düşüncelerinin arasından. Sihra, sessizliğin ardına saklanmış ruhunu Tanrı’sına adamış, dua ediyordu. Midi hafifçe gülümsedi. “Her şeye rağmen umut etmeyi başarıyor, keşke onun gibi olabilsem. Yahoju’ya inancım onunki gibi kuvvetli olabilse. O kadar bağırıp çağırdım, teselli etmekten başka hiçbir şey yapmadı. Benim güzel yürekli nevameyim. “ Oturduğu sandalyesinden usulca doğruldu. Uzun süre oturmaktan ağrıyan kalçasını ovuşturarak, duasını bitiren nevameyine yaklaştı. “Acıkmadın mı nevameyi? Ben acıktım, “ diyerek sessizliği bozdu. “Acıktım kelebeğim, hadi bir şeyler hazırlayıp yiyelim. “ Biri yaşlı, diğeri genç iki kadın, hayatın bütün acımasızlığına bir tokat atar gibi neşeyle yemeklerini hazırlayıp yere kurdukları sofralarına oturdular. Sihra, yemeğe başlamadan önce alışık olduğu gibi Yahoju’ya ettiği duasını yineledi. Midi, onun duasını bitirmesini sükunetle bekledi. Bir ayağı çukurda olan bu kadını, ailesinden geriye kalan tek yakınını kırmak ya da üzmek istemiyordu. Kalbinden geçen, “bırak istediği gibi etsin duasını, hepimiz ölüp gideceğiz ve geriye kalan sadece anılar olacak, güzel anılar biriktirmesine izin ver, “ buydu. Dua bittikten sonra araya giren sessizlikte tabaklara sürtünen iki kaşığın sesine pencereye vurulan tak tak sesi karıştı. Sihra, merakla pencereye bakıp sesin tekrarını beklerken, Midhill’in kalbindeki atlar şaha kalkıp koşmaya başlamıştı. “Şia geldi! “ diyen kalbini “saçmalama! “ diye payladıktan sonra, ikinci kez çalan pencereye yöneldi. Sihra, Midhill’e belli etmeden bıyık altından gülümsüyordu. Pencereyi neredeyse elleri titreyerek açtı. Karşısında pırıl pırıl bakan, can yakıcı gülümsemesini yüzüne kazıyan Şia’yı gördüğünde kalbinde şahlanan atlar tozu dumana kattı. “Şia! “ dedi sesinin neşeyle çınlamasına engel olamadan. “Seni almaya geldim nevalayn, “ Her zamanki çapkın ve tatlı gülüşüyle yaptığı reveransa kahkaha atarak cevap verdi Midi. Hemen ardından hüzünlü bakışlarla boynunu büktü. “Gelemem Şia! “ Şia’nın gülen yüzüne kederin koyu gölgesi gelip yerleşti. “Neden? “ Sesi fısıltıdan farksız, umudunu yitirmiş bir bedbaht gibiydi. “Kurallar Şia, inan seninle gelmeyi ne kadar isterdim. “ Şia’nın solan yüzü, baharda açan çiçekler gibi güzelleşti. Gülümsemesi yüzüne yayılırken elinde tuttuğu, karanlıkta Midhill’in görmediği torbayı ona uzattı. “Bir Neva olarak benimle gelemezsin evet; ama bir Seu olarak gelebilirsin değil mi? “ Midhill, ilk önce anlamsız bakışlarını muhatabına yönlendirse de zihninde çakan ışık yüzünü güldürdü. Anlamıştı. “Seu olarak gelebilirim evet. “ Bembeyaz dişlerini karanlıkta parlatarak güldü. Şia, karanlıkta bile onun gülüşünün her milimetresini görebilirdi. “Hadi o zaman, hazırlan ve gel! “ Şia elindeki torbayı Midi’nin eline tutuşturdu ve onun heyecanla pencereden ayrılışını izledi. Midhill, elindeki torbayı göstererek nevameyine, “Haklıymışsın nevameyi, Şia’nın gerçekten bir bildiği varmış. Karnavala gidiyorum! “ dedi, sevinç çığlıkları atmamak için kendini zor tutarak. Sihra torununun giyinmesine yardım ederken, elbisenin içinde harika göründüğünü düşündü. Üstünden çıkardığı, gri, eteklerinde yer yer deliklerin açıldığı elbiseye içi yanarak baktı. “Keşke ona böyle elbiseler alabilsem, “ düşünürken gözleri doldu. Midhill ise nevameyinin düşüncelerinden habersiz, kızıl saçlarını toplamış, Seu kadınlarının taktığı peruğu takıyordu. Peruğu başına yerleştirdiğinde ucu kırık aynasına baktı. “Tıpkı bir Seuya benzedim. “ Görünüşünü pek de beğenmemişti. Üzerindeki elbisenin üzerine kızıl saçlarını dağıtıp bırakmak isterdi. “Bunu yaparsam anında beni tutuklarlar. “Bu korku olmasa yapardı da. “Neden bütün Seular bir örnek sarı saça sahip ki? “ Serzenişi kimeydi, farkında değildi. Umrunda da değildi. Şia’yla karnavala gidecekti ve bu gün hayatının en güzel günü olacaktı. Gözlerini kapatıp açtı, derin bir nefes aldı ve mum ışığıyla aydınlanan evinin kapısını ses çıkarmamaya özen göstererek açtı. Komşuları görmemeliydi. Şia, kapıda beklediği kızın güzelliğini karanlıkta dahi fark edebiliyordu. Heyecandan terleyen avuçlarını ellerini yumruk yaparak gizledi ve kolunu Midhill’e uzattı. “Bana eşlik edin lütfen nevalayn. “ Ara sokaklardan geçtiler, sessizdi ikisi de, yüreklerinde yer edinen heyecana korkunun can yakıcı etkisi de eklenmişti. Neva köyünün tozlu yolları geride kalıp Seu semtinin ışıklı sokaklarına kavuştuğunda Şia rahat bir nefes aldı. “Tehlike geçti artık, rahatla Midi, “ dedi ama Midi için asıl gerginlik şimdi başlıyordu. “Ya Neva olduğumu anlayan olursa? “ Üstelik bir Seu kılığında yakalanırsa neler olacağını tahmin bile edemiyordu. “Ölüm gününe duacı olurum herhalde, “ Gerginlikten elleri terlemişti. Buna rağmen kalbindeki sevinç korkusunun üzerine kış gününde bedenini ısıtan bir yorgan gibi örtülmüştü. İçten bir gülümseme gergin yüzünü aydınlattı. Şia’nın karanlıkta laciverde çalan mavi gözlerinde mutluluğun resmini görüyordu. Kol kola, Seu semtinin merkezine kurulan karnaval alanı görünene değin yürüdüler. Her attıkları adımda müziğin canlı sesi kulaklarına daha net değiyordu. Işıklarla bezenmiş, taklarla süslenmiş, havada uçuşan balonlar ve müziğin büyülü sesinin kapladığı alana gözlerini kırpmadan bakakaldı. Işıklar gökyüzünü gündüz gibi aydınlatmış gecenin hüzün kaplı ruhu sanki burayı ebediyen terk etmişti. Kırmızı, yeşil, mavi, sarı ve daha bir çok renge sahip ışıklar ikisinin de yüzünde oynaşıyordu. “Hadi gidelim! “ Şia, kolunu hafifçe sıkarak Midhill’i kendine yaklaştırdı. Midhill, her attığı adımda kendini masallar diyarına giren prensesler gibi hissediyordu. Üzerindeki elbise ışıklarla birleşince gece mavisine dönmüş, eteklerine işlenmiş mücevherler parlıyordu. Sahte saçları ışıl ışıldı. Kehribar rengi gözleri geceyle birleşip siyaha dönmüştü. Kalabalığın içine girdiler. Şia, üzerindeki üstüne tam oturan gömleği, kaslı bacaklarını meydana çıkaran pantolonu, neredeyse omzuna dek uzanan sarı ve dalgalı saçlarıyla tüm genç kızların tacizci bakışlarına maruz kalmıştı. Midhill, heyecandan kızların bakışlarını fark etmiyor olabilirdi ama Şia, pekala Midi’ye yönelen Seumen bakışlarını fark ediyordu. Biraz daha Midi’yi kendine çekti. Öyle sahiplenici tavrı vardı ki Seumenlerin ona yaklaşması cesaret isterdi. Müzik coşkuyla çalmaya, şarkıcılar güzel sesleriyle şölene renk katmaya devam ederken insanlar orta yerde dans ediyordu. Çalan hareketli müzik yerini hafif ve romantik bir şarkıya bıraktığında Şia, Midhill’i usulca kendine döndürdü. Gözlerine yansıyan ışıkların eşliğinde gülümsedi. “Bana bu dansı lütfedin nevalayn, “dedi kimsenin duyamayacağı kısık ve heyecandan buğulanmış sesiyle. Midhill, ağzından kelimelerin çıkmasına izin veremedi bir türlü. Çıkmayan sesine inat başıyla onay verdi ve bütün bedeni titrerken kendini Şia’ya emanet etti. Müzikle salınan bedenleri alev almış kor ateşlere yürüyordu. Burunları nerdeyse birbirine değecek gibi, nefesleri birbirinin yüzünü yakıyordu. Şia, yanağındaki gamzesini ortaya çıkararak gülümsedi. Öyle mutluydu ki. Midhill, o gamzelere baktı. Kalbinde coşkun nehirler akıyor, en umulmadık volkanlar patlıyordu. Akan lavlar damarlarını yakıp geçti. Ağzından çıkan sözcükler kulağına yabancı geldi. “Kadimim, çocukluktan bu günüme kadar beni yalnız bırakmayan biricik Seum. Dostum, gündüzün ışığında olduğu gibi gecelerimde de yanımda olanım. Senin tatlı yüzüne bakınca yanaklarını sıkmak, kıvırcık saçlarına parmaklarımı geçirmek istiyorum. Gülünce yanağında beliren çukurun tam ortasına bir öpücük bırakmak...” Midhill, ağzından çıkan sözcüklerin ona ait olduğunu kavrayınca beyaz teni kızardı. Elmacık kemiklerinin üstündeki küçük benekler belirginleşti. Şia, yeryüzünün en güzel gülümsemesini ona bahşetti. “ Asrım, sen bu dünyada Tanrı’nn verdiği en güzel şeysin. Yüreğin yüreğimde saklı, sevgin sonsuz cennet bahçesinde açan tomurcuk gül gibi. Seni öyle seviyorum ki...” O an ikisinin kalbide deli gibi çarpıyordu. Ne yaptıklarını aynı anda fark ettiler. “Ne söyledim ben? “ Mantıkları devreye girdiğinde aynı anda, sanki telafisi mümkün bir hata yapmışlar gibi telaşla konuştular. “Hayır, sakın yanlış anlama! Ben sana aşık değilim. “ İki dil, az önce itirafın kıyısından döndükleri aşklarını inkar etti. Utançla kızaran yüzlerini birbirlerine göstermemek için alanı izlemeye başladılar. Kırklı yaşlarında iki çift şen kahkahalar atarak dans ediyordu. Kadının tombul bedenine tezat ince ayak bilekleri sivri topuklarının üstünde dönüyor, sağa sola gidiyor ve tek ayak üstünde kalıyor, ardından yeniden zemine basıyordu. Adam, kollarının arasındaki kadını döndürüp koluna yatırıyor ve dudaklarını kadının etli dudaklarına yaklaştırıp öpmeden bırakıyordu. Gözlerinden neşe ve aşk akıyordu. Onların az ilerisinde genç ve güzel bir kızla, boyu bir hayli uzun, bedeni korkuluklar gibi ince bir delikanlı dans ediyordu. Kızın üzerindeki kırmızı elbise ışıklar saçıyormuş gibiydi. Midhill, Seuların bu kadar şatafatlı kıyafetlere olan ilgisini anlayamıyordu. Müzik değişip hareketli bir şarkıya geçiş yaptığında Şia konuşmaya cesaret edebildi. “Duralım mı? “ Mavi gözlerini Midhill’in yüzüne çevirmiş, zihnini okumak ister gibi bakıyordu. “Acaba söylediği gibi gerçekten aşık değil mi? “ bunun cevabını sorarak öğrenemezdi. Ne diyecekti ki? Ağızlarından çıkan tek bir itiraf sonlarını getirebilirdi. “Duralım Şia, “ Midhill, insanlardan ayırdığı bakışlarını Şia’nın okyanusları kıskandıran gözlerine çevirdi. Birkaç saniye birbirine bakan gözler aynı anda istikametini çevirirken kalabalığın arasından bir ses yükseldi. Duyduğu sesle Şia’nın yüzü memnuniyetsizlikle buruşurken Midhill sesin sahibine baktı. Dans edenlerin arasından sıyrılarak, kabarık beyaz elbisesinin eteklerini tutarak yanlarına gelmeye çalışan kız, otuz iki diş gülümsüyordu. Yakınlarına gelmeden uzaktan, bağıra çağıra, “Şia, yanındaki kız da kim? “ diyordu. Şia, kız yanlarına gelmeden Midhill’in kulağına eğildi. “O benim seuşim Amber; biraz uyuz bir tiptir. İdare et lütfen. Ve aynı zamanda bir Neva düşmanıdır. Üzgünüm Midi. “ “Sorun değil Şia, halledebilirim. “ Midhill, güven veren bakışlarını Şia’nın gözlerine yolladı. O sırada yanlarına gelmeyi başaran Amber, Midhill’i sorguya çekmeye başlamıştı bile. “Adın ne? Seni daha önce hiç görmedim. Kasra yeni geldin desem ki ben kasr başkanıyım; mutlaka haberim olurdu. “ Yabani bir kedinin avını parçalamadan önce attığı bakışların aynısı Amber’in gözlerinde vardı. Soğuk yeşil gözler Midi’nin kehribar rengi gözlerini delip geçerken tüylerinin dikeldiğini hissetti. “Merhaba, ismim Midhill seulayn fakat yakınlarım bana Midi der. Hayır, kasra yeni gelmedim çünkü okumayı erken bıraktım. “ Sesi titremeden ve korkusunu belli etmeden cevap vermenin övüncünü yaşarken, Amber aşağılayacak birisini bulmanın sevincini yaşıyordu. Hem Şia’ya olan nefreti, hem de kendi karakteri gereği kendinden başkasını üstün görmüyordu. Onun gözünde çoğu insan ondan aşağıdaydı. Amber’in saygı duyacağı sadece saray halkıydı. Babasının baş gardiyan olmasını bulduğu her fırsatta kullanmaya çalışacak kadar da hırslıydı. Şu hayattaki tek gayesi saraya gelin olarak girebilmekti. Kral Marsis’in biricik veliahtı Prens Lahoni’ye kendini göstermek için yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı. “Demek kasrı bıraktın, öyleyse pek de zeki değilsin, “ dudaklarını büzüp, gözleriyle aşağılayan bakışlarını Midhill’den ayırmadan, “gerçi Şia’dan da bu beklenirdi. Onun gibi bir salak ancak başka bir salakla arkadaş olabilir. “ Attığı abartılı kahkaha, Şia’yı renkten renge salarken olay çıkmasını engellemek için sessiz kaldı. Midi’nin koluna girip, “Hadi soytarıları izlemeye gidelim Midi, “ dedi. Midhill, Şia’nın onu bu durumdan kurtarmasını sevinçle karşıladı. “Olur, “ dedi ve Şia’nın uzanan koluna girdi. Amber, gözlerini kısmış, hâlâ Midi’yi bir yerlerde görüp görmediğini düşünüyordu. Midhill ve Şia arkalarını dönüp giderken Amber’in gözüne, Midhill’in takma saçının arkasından çıkmış bir tutam kızıl saç değiverdi ve haykırdı. “Sen bir Nevasın! “ Her şey durdu. Az önce çalan müzik, dans edenler, yemek yiyenlerin ellerindeki kaşıklar ağızlarına giderken, Kral Marsis ve Avza*(sadrazam) sı konuşurken, su akarken, toprak yeşerirken... Tüm dünya susmuş da bir tek Amber konuşuyormuş gibiydi. Derken sesler yükseldi. Midhill ve Şia’nın kulağına yabancı, aynı zamanda bir o kadar tanıdık sesler doluştu. “Karnavala gelen bir Neva. “ “Yakalayın kaçmasın! “ “Seumenlerden birisi getirmiş. “ Onlarca insan üstüne üstüne geliyordu. Midhill, nasıl anlaşıldığını bilmiyordu. Şia, bütün nefretini gözlerine yüklemiş ölümcül bakışlarını Amber’e yöneltmişti. Ne olacaktı bilmiyordu. Tek bildiği Midi’nin işi bitmişti. Zihni bir çözüm üretmek adına dönüp dururken kalabalığın arasından sıyrılıp yanlarına gelen, altın miğferleri içindeki Seutorlar Midi’nin kolundan tuttu. Midhill’in yüzü korkuyla çarpılmıştı. “Ölüm gününe mahkum edecekler! “ En büyük korkusu, en mutlu olacağını düşündüğü günde gelip bulmuştu kendini. Nefes almayı unuttuğunun farkında bile değildi. Seutorlar kolundan tutup çekiştirirken Amber son darbesini vurdu. Midhill’in sarı saçlarına asıldı ve peruk eline geliverdi. Kızıl saçlar gece mavisi elbisenin üzerine saçılırken, Seutorlardan birisi, “Karnavala hiçbir neva giremez kuralını çiğnemekten tutuk... “ “Hayır! “ Seutor sözünü bitiremeden Şia haykırdı. İzin veremezdi, biliyordu ki tutuklandıktan sonra geriye dönüş yoktu. Midhill, başına geleni tepkisiz, sessiz karşılarken, o öylesine masumken Şia ona nasıl kıyabilirdi ki? Midhill’in ıslanmış gözlerine baktı. Sadece dudaklarını oynatarak, “Özür dilerim Midi, “ dedi ve, “İtiraz sebebiniz nedir Seumen? “ diyen Seutora, “O bir fahişe ve benimle geldi, “ deyiverdi. Midhill için bundan sonrası yoktu. Kalbinin içini oyuyor, kıvırıyor, kesip biçiyorlardı. “Fahişe” demişti değil mi? Vermeyi unuttuğu nefesi kendiliğinden ciğerlerinden boşaldı. Gözleri, hayal kırıklığı ile Şia’yı buldu. Ağlıyordu hayran olduğu o gözler. Dudakları çatlamış, konuşulanları anlamıyordu. Bir cümle duyduğunu sandı. “Seumen Şia, Kral’ın kutlu gününe kirli bir Neva fahişesiyle gelmenin cezasını çekeceksin. “ Midhill hıçkırdı. “Benim yüzümden” Kral, orta alanda çıkan kargaşanın nedenini Avza’sından öğrenmiş tahtında dikelmişti. Seutorlar Şia’nın ve Midhill’in kollarından tutup Kral’ın önüne getirip attılar. Midhill, tahtın oymalı ahşaptan ayaklarını görür gibi oldu. Zihninde aynı cümle dönüp duruyordu. “Benim yüzümden. “ Kral Marsis, işaret parmağını Şia’ya uzattı. Matthew, dışarda sağlamaya çalıştığı güvenlik çemberinden koşarak geliyordu. Duyduğu doğru olabilir miydi? Tahtın önünde, yere düşen oğlunu gördü. Kral’ın eteklerine kapandı. “Efendim affedin o benim oğlum! “ Kral, ya Matthew’i duymadı, ya da umursamadı ki, “Seumen Şia ölüm günü için hazırlanacaktır! “ hükmünü verdi. Şia sessizdi. Yerden aldılar toprağın koynuna düşen yaprağı süpürür gibi. Şia hissizdi. İki elini arkasında birleştirip bağladılar. Şia tepkisizdi. Kalabalığı yara yara, itekleye itekleye götürdüler. Şia gülümsedi, Midhill kurtulmuştu. Seutorlar Şia’yla birlikte Midi’yi de yerden alıp kollarına girdiler. Zindana götürüleceğine o kadar emindi ki alana yakın bir çadırın içine getirildiğinde şaşırdı. Bön gözlerle çadırdaki üç kadına baktı. Kadınlar onu bir sandalyenin üzerine oturttuklarında ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Ölüm gününe gitmeyecek miyim? Elbisesini toplayıp ayaklarını açığa çıkarttılar. Midhill onları izledi. “Ne yapıyorlar bana? “ Bileklerine takılan küçük zilli çelik bandı görünce dehşete düştü. Çırpındı, ayaklarını savurdu. Seutorun birisi, “Rahat dur fahişe! Senin yüzünden baş muhafızın oğlu ölüm gününe mahkum edildi, “ dediğinde her şey anlamını kaybetti... Çın... Çın... Çın... Karanlık sokaklarda yürüdü. Gözleri ağlamaktan şişmiş, Seutorların vurduğu bedeni çürüklerle kaplanmıştı. Kemikleri sızlıyordu. Çın... Çın... Çın... Attığı her adımda ayağına takılan fahişe bandı çınlıyor, sokakta olan sarhoş Seular sataşıyordu. Çın... Çın... “Kaç finosun güzelim? “ “Hey, gel güzelim bana gidelim. “ Midi’nin kızıl saçları dağınıktı. Çın... Çın... Çın... “Benim yüzümden. “ Çın... Çın... Çın... Seu semtinin aydınlık yolu karanlık neva yoluna döndü. Ziller arsızca çınlıyordu. Yüreğine acının en fenası çöreklenmişti. Nevameyi ne demişti? “Tanrı kullarını asla unutmaz! “ “Yalan, “ dedi hırıltıyla çıktı sesi. Midesinden boğazından yükselen bir kitle feryat olup ağzından firar etti. “Senden nefret ediyorum Yahoju! Senden nefret ediyorum Misra’ka! “ Dizlerinin üstüne çöküp toprağı kucakladı. Acısına gökyüzü eşlik edip gözyaşlarını yeryüzüne saldı. Ayağındaki ziller her yağmur tanesiyle çınladı. Çın... Çın... Çın...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE