“Ağır ağır ölüyorum Seu’m; her geçen gün daha çekilmez oluyor. Sokağa çıkamıyorum, Nevaların ayıplayan bakışları yüreğimi yakıyor. Haykırmak istiyorum,
Ben suçsuzum, ben bir şey yapmadım!
Çığlıklarım boğazıma takılı kalıyor; korkuyorum! Sen gideli her zamankinden daha çok korkuyorum. Her an kapı çalacak, Seutorlar gelip beni alacaklar diye ölesiye korkuyorum. Azgın dalgalar senin duvarlarını aşındırırken sana verdiğim bu acı beni boğuyor, ölmek istiyorum, korkuyorum; hiçbir şey yapamıyorum. “
Kalemi, zayıflıktan kemikleri çıkmış parmaklarının arasından düştü. Perişan vaziyette evine döndüğü geceden beri sokağa çıkmamıştı. Komşuları olayı fırtınada esen poyraz hızıyla duymuştu. Kapıya vuruyor, nevameyine sorular sorup gidiyorlardı. Ardı arkası kesilmeyen bir ritüele dönüşmüştü. Pazara nevameyi gidiyordu o günden sonra. Sabahları çıkıyor ve hava kararmadan eve dönüyordu. Yaşlı bedeni bu çalışmaya nasıl dayanacak, daha ne kadar katlanabilecekti? Yemek, içmek, nefes almak bile Midhill için işkence gibiydi. Evin içinde dahi adım atmak, bir yerden bir yere kıpırdamak istemiyordu. Her adım atışında çalan şu ziller kulaklarına ağır geliyordu. Şia’dan haber alamamıştı, nevameyine, “Pazarda kulağını iyi aç nevameyi, Şia ile ilgili bir haber duyarsın belki, “ demişti de nevameyi her gün umutsuzca eve dönmüştü. Şia’nın ismi hiç anılmıyordu. Midhill günden güne solan yüzü, yitip giden benliğiyle eriyip giderken Şia, siyah şatonun küf kokan mahzeninde gün sayıyordu.
Karanlık, küf kokusu, taşları döven dalgalar; ayaklarına sürünen fareler, hamam böcekleri... Açlıktan kazınan midesi, tüm bedenini kaplayan iğrenç sıvı, saçlarının arasında gezinen bitler... Zifiri karanlığın içinde geçirdiği aylar, yıllar belki de asırlar. Umutsuzca bekliyor, ağzından tek kelime çıkmayalı öyle uzun zaman oldu ki bir yudum su istemeye mecali yok. Başını dizlerinin üstüne yaslamış, dizleri karnına çekili bekliyor. Normal tutukluların duruşması üç gün içinde gerçekleştiği halde mahkemenin kurulacağı gün bir türlü gelmiyor.
Matthew, beyaz şatonun ışıklı koridorlarından, ayağındaki konçlu çizmesini takırdatarak yürüyordu. Gecenin bir vakti onun koridorlarda dolaşması pek hayra alamet karşılanmazdı. Matthew’i gece yürürken gören saray ahalisi, hemen fısıldamaya başlar, gün ağarmadan olan olay duyulurdu. Lâkin bu kez farklıydı. Matthew, son şansını denemek için koridorları aşındırırken, Kral Marsis, ölüm yıllığına son ismi yazmakla meşguldü.
“Seumen Şia”
Onu boş yere mahkum ettiğinin farkındaydı elbette. Kuralları kendisi koymuştu. Bir Seu, Neva fahişelerini kullanabilirdi ama Nevalara yasaklı alana getiremezdi. Nevalara yasak olan kutsal dereleri ve karnaval günüydü. Şia, kuralı çiğnemişti. Neva kızını mahkûm etmek isterdi ama bir fahişeyi işini yapmaktan tutuklayamazdı. Onu kiralayan istediği yere götürebilirdi. Öte yandan, Baş muhafızının oğlundan beklediği bir davranış da değildi. Ne olmuştu da Şia, öne atılıp kendini yakmıştı. Kızı alıp götürürler, olay da bu şekilde kapanırdı. Elindeki tüyü hokkasına bıraktı. Yüz elli kişiyi tamamlamanın rahatlığını çalan kapı böldü. Bu saatte gelenin Avzası veya Başmuhafızı olduğundan emindi ki, “Girin, “ dedi kapıya yönünü dönmeden.
“Efendim! “
Matthew’in sesini duyduğunda bıkkınca iç çekti. Kaçıncı geliş, kaçıncı yalvarıştı bu.
“Matthew, sana kaç kere diyeceğim, halkın önünde verilmiş kararımı değiştiremem. “
Matthew, açık tuttuğu kapıyı usulca kapattı, günlerden beri uykusuz olduğu, mumun ışığında gölgelenen yüzünden okunuyordu.
“Efendim, sizden tek ricam mahkemenin kurulması, o kız fahişe değildi bundan eminim. Oğlum, onun bir neva olduğunu bilmiyordu. “
“Karnavaldaki bütün ahali ve Seutorlarım onun sözlerini işitti. Oğlun itiraf etti Matthew! “
“Lütfen efendim, Yüce Kral’ım lütfen, mahkemeyi kurun, değiştirecektir ifadesini. O kız suçlu olan oğlum değil,”
“Nasıl bu kadar emin oluyorsun? “
“Küçük oğlum, o kızı daha önce pazarda görmüş efendim. “
“Pazarda mı, pazarcı mıymış? Peki nasıl oluyor da karnavala gelebiliyor? Matthew, bir sürü cevapsız soru var ve senin için kızı bulmalarını isteyeceğim. Mahkeme kurma kararını kızın ifadesine göre veririm. “
Oturduğu sandalyesinden kalkarken, Matthew, “Teşekkür ederim efendim, “ dedi iki büklüm eğilirken. “Çıkabilirsin! “ Matthew, ağır kapıyı açıp çıkarken Marsis, yatağına doğru yönelmişti bile. Bedeni yorulmasa da zihni gün içinde çözmek zorunda olduğu sorunlarla bitap düşüyordu. İpek pijamalarının yumşak dokunuşları eşliğinde yatağına girerken, “Bu kızla Şia, acaba aşıklar mı? “ düşüncesi zihnine usulca dokundu. Eğer öyleyse, bir kişi fazla mahkuma sahip olacaktı ki o zaman kuralları biraz esnetip Şia’yı serbest bırakırdı. Bir Nevayı, bir Seuya tercih edecek değildi. Mumun titrek ışığında gözlerini gecenin koynunda derin bir uykuya bırakırken, kızı nasıl itirafçı edebileceğini düşünüyordu.
“Neden, neden bütün bunlar gelip beni buluyor ki? Canım yanıyor ve dua edecek, yardım isteyecek bir Tanrı’m bile yok. “
Gözyaşları yastığını ıslatırken, sol tarafına yatmaktan uyuşan bedenini sağa döndürdü. Yatağın içinde dahi ayağındaki ziller çalıyor, o menfur olayı yeniden hatırlatıyordu. “O bir fahişe! “ Şia’nın haykırışı kulağından gitmiyordu. Nasıl da söyleyivermişti. Nasıl da ömür boyu çekeceği bir utanca mahkum etmişti. Bir damla daha düştü yastığına, “Seumen Şia ölüm gününe mahkum edilmiştir! “ Kral, karşısında durup infaz kararını veriyor gibiydi. Boğazından bir hıçkırık kopup ıssız odada süzüldü. “Biliyorum, ben kurtulayım diye yaptı, kendini feda etti. Beni de yaktı kendini de, “
“Midhill, ağlama kelebeğim yeter, “ Nevameyinin sıska bedenini saran kollarını hissedince hıçkırıkları, haykırışa dönüştü. Yaşlı kadının göğsü gözyaşlarıyla ıslandı, elbisesi bedenine yapıştı. Midhill ağlarken Sihra’da sessiz çığlıklarını Tanrı’sına gönderiyordu. “Yahoju, lütfen affet torunumu, ona iyilik ve güzellik ver! “ Ağlamaktan bitap düşüp uyuyana dek bırakmadı kollarından, ağlaması iç çekişlere dönünce usulca yastığına bıraktı başını. Kızıl saçlarını okşarken, perdesi açık olan pencereden vuran ay ışığı ikilinin üzerine düşmüştü.
“Yum usulca gözlerini, uzat üşümüş ellerini, sakla o masum yüreğini, uyu sessizce uyu, bu dünya dipsiz bir kuyu. “ Sihra, ağlamaktan buğulanan sesiyle geceyi hüzne boğarken, Midhill’in yanına girip ona sarıldı. Gözyaşlarıyla ıslanmış yastıkları kaderlerinin nişanesi gibiydi.
Gece, bir çarşaf gibi çekildi gökyüzünden, güneş usul usul dağların arkasından, Nevaların harabe ülkesini, Tourların şatafatlı ülkesini aşıp Arşar’a doğdu. Seu semtinde herkes ayaklanmış, işlerinin başına geçmek için acele ediyordu. İki katlı muntazam evlerin kapıları açılıp örtülüyor, kasra giden çocukların şen kahkahaları sokaklarda çınlıyordu. Yemek bekleyen kediler, kapıdan çıkan sahiplerinin bacaklarına dolanıyor, köpekler bağlı oldukları kulübelerinde havlıyordu. Seu kentinde hayat olağan seyrinde sürüp giderken bir evde matem havası vardı.
Sofra kurulmuş, sağır bir sessizliğin içinde çatallar ve kaşıklar tıkırdıyordu. Umer, tabağındaki zeytini sağa sola yuvarlıyor, bir parça kopardığı ekmeğini elinde yuvarlıyordu. Fahra, annesinin zoruyla bardağındaki sütünü bitirmeye çalışıyordu. Günlerden beri eve gelmeyen Matthew’in masadaki sandalyesi her zaman karşısına oturan oğlunun sandalyesiyle boş duruyordu. Amber, her zamanki yerini almış sofradaki sessizliğe uyum sağlayarak yemeğini didikliyordu.
“Of, çok sıkıcı! Neden hiçbiriniz konuşmuyorsunuz? “
Ağzına aldığı lokmasını hiçbir şey kalmayana dek çiğneyip, yutacak kırıntı bile bırakmayan Kima, ablasının gözlerine keskin bir bakış fırlattı. Şia gittiğinden beri doğru düzgün uyumadığı için kızaran yeşil gözlerini kısmış, öfkesini bakışlarına yüklemişti.
“Bütün her şeyin sorumlusu senken nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun anlayamıyorum. “
Amber, tek kaşını havaya kaldırdı, dudağına eğreti bir gülüş oturtturdu.
“Ben miyim sorumlu, senin Seuban, karnavala bir Nevayla geldi ama suçlu benim öyle mi? Bazen seni anlamakta zorluk çekiyorum Seumin*(kızkardeş) “
“Beni mi anlamakta zorluk çekiyorsun? “ Kima iki kaşını çatmış, yüzünü buruşturmuştu. Zayıf bir yapıya sahip olduğu için on altı değil de otuz yaşındaymış gibi göz kenarları kırışmıştı. “sen Seubamızı onca insanın içinde nasıl bir duruma soktuğunun bilincinde değil misin? Kızın Neva olduğunu görsen bile söylememen gerekirdi. Şimdi Seubam senin yüzünden mahkûm! Ölecek o. “
Fahra, dudaklarına götürdüğü bardağı yarı yolda bırakıp hıçkırarak ağlamaya başladı, Kima, seuşimi Amber’in üstüne atlayacak gibi duruyordu. Amber, bütün kayıtsızlığıyla, “Şia, akıllı olup öne atlamasaydı bunların hiç birisi olmazdı, “ derken Umer elini masaya vurarak ayağa kalktı.
“Yeter! “
Saçlarını sımsıkı toplama alışkanlığıyla kenara çekilen gözleri, öfkeyle çattığı kaşlarıyla çekici bir görüntü oluştursa da aile genlerinden geçen yeşil gözleri yaban kedilerini andırıyordu. “Kesin sesinizi, hepiniz! Benim oğlum gitmiş, canım yanıyor ama sizin için ayakta durmaya çalışıyorum, sizin yaptığınız birbirinizi yemek. Amber, eğer çocuğum olmasaydın yemin ederim seni öldürürdüm, Kima, yeter lütfen, artık yeter, “
Umer, boşalan sinirleri ağlamaya dönüşüp sandalyesine çökerken kapıdaki hareketlilik ve içeri giren Matthew, başlarını kapıya çevirtti.
“Neler oluyor burada? “
Amber, kayıtsızlığından ödün vermeden, “Hiçbir şey olduğu yok Seukan, “ dediğinde Kima gözlerini şaşkınlıkla açarken konuşmak için ağzını açtı, “Ne demek... “ sözleri Matthew’in sözleriyle kesildi.
“Şu kızı bulmamız gerekiyor, Fahra, “ küçük oğlunun yanına gidip büyük ellerini omzuna koydu, hafifçe sıktı, “sen o kızı pazarda bulabilir misin? “
Fahra, aile üyelerinden farklı olan kahverengi ve ağlamaktan kızaran gözlerini başını kaldırarak Seukanının gözlerine dikti. “Tezgahını bulabilirim Seukan, “ Matthew memnuniyetle gülümsedi, “Bizimle gel oğlum, bu gün Şia’yı kurtaracağız. “
Pazar her günki kalabalığına kavuşmuş, satıcılar ürünlerini ortaya sermişti. Sebzeler, meyveler, etler, yumurtalar, süt ve süt ürünleri, deniz mahsulleri, kıyafetler, envai çeşit takılar, peruklar... Seulara ne lazımsa her şeyin bulunduğu Pazar alanında Sihra tezgahını kurmuş, Midhill’in işlediği el emeği mallarını satmaya çalışıyordu. Yaşlı bedeni diğerleri gibi çığırtkanlık yapmasına engel olsa da bir köşede sessizce durarak en azından birkaç parça eşya satabiliyordu. Yorgun ve düşünceliydi. Gri saçlarını tepesinde toplamış, yüzündeki kırışıklar gerilmişti. Yanında duran genç adam, yakın komşusu Byrin’ın oğluydu. Midhill’in başına o olay geldiğinden beridir yanından ayrılmıyordu ve bu durum Sihra’nın sinirlerini tepesine çıkarıyordu. “İnsan düşmeye görsün, kargalar gibi başına üşüşüyorlar, “ diye düşünüyordu. Canı öyle sıkkın, öyle buhranlardaydı ki canı çekiliyormuş gibi hissediyordu. Tezgahına yaklaşan müşteriyi fark etmesi bile olanaksızdı.
“Bu kaç fino nevalayn? “
Örümcek ağı motifli şalı elinde tutan seulayn, yuvarlak, mavi gözlerini Sihra’nın yüzüne dikmişti. Sihra kendini hızla toparlayarak yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirdi. Gerçek gülüşlerini Midi’nin karnavaldan döndüğü gece yitirmişti.
“On beş fino seulayn, “ dedi. Genç seulayn yaşlı kadına acımış olmalı ki, “Alıyorum, “ dedi pazarlık yapmaya kalkışmadan. Sihra, titreyen, soğuktan kaplumbağa kabuğuna dönmüş elleriyle şalı paketledi. Avucuna dokunulmadan bırakılan finoları önlüğünün cebine attı.
“Bu gün şansınız yaver gidiyor nevameyi. “
Siyah kahkülleri alnına dökülmüş, küçük gözlerinin kenarları çekik, kaşları birbirine bitişik Byrin’in oğlu Cimela’ya iğretiyle baktı. “Sadece bir ürün sattım Cimela, bu şans demekse eğer evet şanslıyım. “ dedikten sonra dudaklarını sıkı sıkı kapattı. İnce dudakları düz bir çizgi haline gelirken pazarın girişindeki hareketlenme dikkatini o yöne çekti.
Büyük Seutor grubunun nal sesleri taş zeminde yankı yapıyordu. Altın miğferlerinin altında acımasız yüzler olduğuna bahse girerdi. “Bir kalpleri var mı acaba? “ diye düşünürken buldu kendini. Pazar halkı sessizliğe gömülmüş, kaslı bacaklarını oynata oynata yürüyen asil hayvanların üzerindeki heyula gibi dikilen seutorlara bakıyordu. Sihra, gittikçe yaklaşan grubun ortasındaki adamı gördüğünde yüreği hopladı. Bu, daha önce rastlanan bir şey değildi. Kral’ın baş muhafızı, beyaz ve kızıl tüylerin bir araya geldiği herkesin dilinde dolaşan atı Zijmka’nın sırtında, önünde oturan küçük çocukla dimdik duruyordu. Boğazına takılan yumruyu zoraki yuttu. Şia’dan bir haber alabilir miydi? Neden Pazar yerine gelmişti? İçinden atın önüne atlayıp torununun fahişe olmadığını, onun özel olduğunu söylemek isteği geçti; bunu yapmak yerine parmaklarını büküp elini yumruk yaptı. Seutorlar tezgahının önüne dek geldiğinde başını yere eğdi. Atlar durdu; Sihra yutkundu. Neden durmuşlardı? Başını kaldırıp bakmaya korkuyordu.
“Bu tezgahta bir kız varmış, o nerede? “
Gözleri kapalı, üstüne düşen gölgesini hissettiği seutora ne diyecekti? Sustu.
“Sana dedim neva kadını, burdaki kız nerede? “
Öfkeyle gürleyen sese kayıtsız kalmak zordu. İki damla yaş yaşlanmış derisinin çizgilerine düşüp aktı. Konuşmadı, torununu bu iblislere vermeyecekti.
“O kızın nerede olduğunu bilen yok mu? “
Pazar sessizdi. Durağan havada yaprak kımıldasa duyulurdu. Çıt çıkmıyordu nevalardan. Matthew, perişan halkın üzerinde gözlerini gezdirdi. Hepsi eski, yırtılmış ve kirli kıyafetlerin içinde, küçük çocukların kafaları ayna gibi parlak, ayaklar ya çıplak ya da deriden sandaletler giymiş, boyunları bükük susuyordu. Bir tekinin bile yüzünü görmek mümkün değildi. Fahra’yı atın üstünde bırakarak aşağı atladı. Koluna yapışan oğluna keskin bir bakış atınca Fahra tuttuğu kolu bıraktı. Konçlu çizmesini taş döşeli sokakta takırdatarak ilerledi. Önündeki seutorlar açılıp yol verdi. Sihra’nın önüne gelip durdu. Ellerini kalçasının üstünde birleştirdi, mavi gözbebekleri yaşlı kadını baştan aşağı süzdü. Bir adım daha atarak kadına yaklaştı. Sihra, eğik başının izin verdiği ölçüde muhafızın çizmelerini görüyordu. “Biz çamurda sandaletle gezerken o kurak havada çizme mi giyiyor? “ Düşüncesinden utandı, tek derdi buymuş gibi nasılda habisçe sızmıştı kıskançlık damarlarına.
“O kız nerede nevalayn? “
Matthew’in sesi sessizliğin ortasına düşen ağır bir kaya gibiydi. Titredi sesin kuvvetinden. “Sesleri bile bizimkilerden gür çıkarken nasıl itaat etmeyelim? “ Aklına, düşüncelerine sus emri verdi. Neler düşünüyordu böyle? “Bilmiyorum, “ dedi. Sesini kendisi bile duymamıştı. Matthew kadına bir adım daha yaklaştı. Sakin kalmak için derin bir nefes alıp verdi, verdiği nefes Sihra’nın gri saçlarına çarptı. Sihra saçında kızgın nefesin sıcaklığını hissetti.
“Bak, oğlum zor durumda. Onu kurtarmak için o kıza ihtiyacım var. Lütfen yerini söyle nevalayn. “
Matthew, birisi ona bir gün bir nevadan bir şey isteyeceksin dese asla der haykırırdı. Şimdi ise yaşlı kadının önünde diz bile çökebileceğini biliyordu. Bu öyle aşağılık bir histi ki Matthew yüzünü buruşturdu. Sihra, “Bilmiyorum, “ dedi bu kez Matthew onu duymuştu. “Ölüm gününe mahkûm edildi. Benim Şia’m ölüm gününe mahkûm edildi ve onu kurtaracak tek kişi o kız, anlıyor musun beni? “
“Nasıl kurtarabilir ki? “