KIZIL PRENSES

2135 Kelimeler
Sihra sözcükler ağzından çıktığı anda dilini ısırdı. Ah şu merak ne menem bir şeydi ki onun tutsağı olan başından olurdu. “Biliyorsun değil mi? Nerede olduğunu biliyorsun. Söz veriyorum sana hiçbir şekilde zarar gelmeyecek. Hatta istediğin herhangi bir şeyi de yapabiliriz. Yeter ki yerini söyle! Lütfen. “ Sihra, eğik başını Mathew’e asırlar gibi gelen sürede kaldırdı. Kadının kahve rengi gözleri mavi irislerinde yansıdı. “Torunumun fahişe bandını çıkart ve ne olursa olsun onu ölüm gününden uzak tut. Bu sözü verebilir misin baş muhafız? “ Matthew, cesaretle yüzüne bakan kadına gözlerini kısarak baktı. Bu sözü vermek de tutmak kadar zordu. Şia için bunu yapabilirdi, yapmalıydı. “Söz, “ dedi. Sihra çizgi halini alan dudaklarını yeniden oynattı. Artık daha cesur bakıyordu Matthew’e. Yüksek sesle ve isim vererek söyle baş muhafız. Bende sana kızı vereyim. “ Matthew daha fazla uzatmak istemediği işi bir an önce yapıp kıza ulaşmak isteğiyle, “Adını söyle torununun, “ dedi. Sihra, içten içe kazandığı zaferin sevinciyle, “Midhill Arguez Tuana !” dedi gururla. Matthew’in rengi soldu, beti benzi attı. Doğru mu duymuştu. “Bu nasıl... “ mırıldandı. “Doğru duydun Baş muhafız, son ismini söyleyip söylememek sana kalmış ama torunumu güvenceye almak zorundasın. “ Haklıydı, bunu Sihra kadar Matthew de biliyordu. Tekrar derin bir nefes alıp herkesin duyacağı şekilde bağırdı. Midhill Arguez neva kızının fahişe bandı çözülecek ve hiçbir şekilde ölüm gününe mahkûm edilmeyecektir. Benim tarafımdan koruma altındadır. “ Gerçeği bilen Pazar ahalisinin hayretle ağızları açık kalırken, “Oldu mu? “ dedi baş muhafız. Sihra gülümsedi. Az sonra öğreneceği gerçekle Matthew’in nasıl baş edeceğini merak ediyordu. “Artık torunumun yanına gidebiliriz baş muhafız, aradığınız kız o. “ Nevameyinin usulca yataktan kalktığını, onu uyandırmamak için adeta ayağını yere basmadan, tezgahı sırtlayıp gittiğini görmüştü. Göz kapakları inatçı keçiler gibi bildiğini okuyup geri kapandığından vakit öğleye gelirken uyanmıştı. Sırtı uzun süre yatmaktan ağrımaya başlamıştı. Zorlanarak yatağından kalktı. Mevsim kurak geçse de sonbahar iyiden iyiye kendini hissettiriyordu. Üşüyen bedenine kendi işlediği şallardan birini sardı. Yatağını katlayıp, odanın en karanlık köşesine konulmuş sandığın üzerine koydu. Her adım atışında çalan zilleri artık umursamıyordu. Dışarı çıkmadığı ve eve gelen komşuları görmediği müddetçe kendini bir şeylerle oyalaması gerektiğini düşündü. Elini yüzünü dahi yıkamadan eline aldığı ottan yapılma uzun saplı süpürgeyle önce odayı, ardından mutfağı süpürdü. Toz içinde kalan kızıl saçlarını önemsemedi. Temizlik işini bitirip akşama, nevameyi gelene dek yemek yapmaya karar verdi. Duygularını kaybetmiş bir kadın olarak geri kalan hayatını geçireceğinden emindi. “En azından nevameyime bir yardımım dokunsun. Yaşlı hâlinde bana bakmak için çalışıyor, “ Düşüncesini bu yönde tutarsa daha çabuk bu zillere adapte olabilecekti. “Önemli olan zilin gerektirdiği mesleği yapmıyor olmam, “ Kendini ikna etmek, güçlü durmak, bir gün Şia’nın kurtulacağını ummaktan başka çaresi yoktu. “Kurtulsa ne olacak sanki? “ demekten kendini alamadığı anlar olmuyor değildi fakat bu karamsar ruh halini hemen bir işle meşgul olarak atlatmaya çalışıyordu. Tezgâhın üstünde duran birkaç tabağı da sincap gibi düşünceden düşünceye zıplayarak yıkadı. Ellerini önündeki önlüğe silip kapının yanına dayadığı süpürgeyi aldı. Ağaçların dökülen yaprakları kızıllarını ve sarılarını bahçeye sermişti. Günlerden beri görmediği bahçeye göz gezdirdi. Rüzgâr esiyor, bahçedeki birkaç ağacı bir o yana, bir bu yana eğip büküyordu. Rüzgâr saçlarını hoyratça savururken şalına daha sıkı sarındı. Yüzündeki yılgın ifade içindeki kaosu yansıtıyordu. Derin bir nefes alıp daldığı alemden çıktı. Süpürmek için çıktığı bahçeyi bu rüzgârda süpürmeye kalkışmak, dalgalı denizin kıyısına kumdan kale yapmaya benzerdi. O süpürür, rüzgâr arkasından yaprakları geri getirirdi. Ürperen bedeni onu içeri girmeye ikna ederken yavaş adımlarla, zilleri fazla çıngırdatmadan yürümeye başladı. Evinin menteşeleri paslandığı için gıcırdayan kapısını itelediğinde sokaktan gelen nal seslerini duydu. Yüreği gümbürtüyle çarpmaya başlarken göreceğinden korkarak başını sokağı görebileceği artık yerinde olmayan bahçe kapısına çevirdi. Gördüğü manzara yutkunmasına sebepti. Atların üstünde mağrur ve korkutucu görünüşleriyle seutorlar ilerliyordu. Dehşet kelimesi Midhill’in içine düştüğü duyguyu anlatmaya yetmezdi. Gözlerinden istemsiz yaşlar akıp yanaklarını ıslattı. “Beni almaya geliyorlar, beni alıp ölüm gününe gönderecekler. “ Olabilecek tek şey buydu ona göre. Seutorlar sadece kavga çıktığında ki buna nadir rastlanırdı, ya da birini tutuklamak için nevaların köyüne gelirdi. Midhill çaresizce, eli kapıda onlardan gözünü ayırıp sokaklarına, neva köyüne çevirdi. “Hoşça kal benim köhne ama çaresizlerin umudu olmuş köyüm. Hoşça kal benim yollarında koşturup oynadığım, küçükken kahkahalarımla çınlattığım sokağım. “ Evine döndürdü bakışlarını, “Hoşça kal başımı soktuğum, soğuktan, kötülüklerden, şu lanet zillerin neden olacağı pislikten koruyan evim. “ İçten içe vedasını ederken rüzgâr dinmiş, Midi’nin içine dolmuştu. Fırtınalar kopan yüreğini esaret altına alan korku, tir tir titretiyordu. Nevameyine veda edemeyecek olması ise başka bir yıkımdı. Sol eliyle şalını sıkı sıkı kavrarken sağ elinin tersiyle gözyaşlarını sildi. Onların karşısında ezik, aciz, çaresiz ve korkak gibi durmayacaktı. “Ölümden öte köy mü var? “ dedi kendi kendine. Oysaki onu korkutan ölüm değil, ölümün hangi kılıkta geleceğini bilmiyor oluşuydu. Bir çok efsane vardı anlatılan. Ölüm gününe gidip de dönen olmadığı için kimse gerçek nedir bilmezdi. Tek bildikleri gidenin sonsuza dek gittiğiydi. “Midi, “ duyduğu sesle yüzü ışıldadı. Nevameyi gelmişti. “Nevameyi, “ dedi arkasını döndüğü bahçe girişine yönünü dönerken. Gördüğü manzara mı korkunçtu, nevameyinin seutorları buraya getirmiş olması mı karar veremedi. Yüzü hayâl kırıklığıyla çarpılırken, “Neden? “ diyebildi. Sihra gülümsüyordu. Bu daha da canını yakmıştı. “Beni vermek için mi onları getirdin? “ Sihra’nın gülen gözleri dehşete düştü. Bunu nasıl düşünebilirdi biricik kelebeği? “Hayır, “ diyebildi sesi cılız, sinek vızıltısı gibi duyulmadan kayboldu. “Her şey bitti kelebeğim, “ dedi. Yorgun ayakları Midi’ye doğru adım atıyordu. Atlardan inen seutorlar, Matthew’in emrini bekliyordu. Matthew, gözleri nevameyinin kolları arasına sığınan kızdaydı. İhtimal vermediği şeyin gerçekliğini haykıran kızıl saçların sahibinde uzun süre kalan bakışlarını, “Efendim, “ diyen seutora çevirdi. “Zilleri çıkartın, “ dedi. Artık buna mecbur olduğunu biliyordu. Seutorlar Midhill’e yaklaşırken, Midi korkuyla Sihra’nın kollarına daha sıkı sarıldı. “Korkma Midi, zilleri çıkartacaklar, “ diyen nevameyine ebleh ebleh bakakaldı. Sihra gülümseyerek onu kollarından ayırdığında altın miğferini çıkartan seutor, yarım ağız gülerek onu izliyordu. “Ayaklarınızı açın nevalayn, zilleri çıkartacağım. “ Midhill sevinçten kahkaha atmamak için kendini zor tutarak elbisesinin eteklerini yukarı topladı. Seutor, yere tek dizini vererek, kemerine asılı minik anahtar demetinden birini aldı. Midhill’in beyaz tenine kirli bir leke gibi yapışan çelik zilli halkanın kilidini açtı. Halka şıngırtıyla yere düştüğünde Midhill’in hem ayağından, hem de hayatından koca bir yük kalkmıştı. İnanamıyordu, ne olmuştu da kararlarını değiştirmişlerdi? Matthew, çizmelerini takırdatarak dimdik yürüyüşüyle onlara yaklaştı. Midhill’in şaşkın ama sevinçli yüzünde Şia’nın kurtuluş umudu saklıydı. “Nevalayn, “ dedi. Sesi istediği gibi sert çıkmamış, hatta biraz titremişti. “Efendim, “ diyen Midhill’in gözlerinde onlarca soru vardı. Matthew, buğulanan gözlerini saklama gereği görmeden tek dizinin üzerine çöküp sağ elini göğsüne koydu. “Kanfatis’in kızıl prensesi Midhill Arguez Tuana, Arşar Ülkesine şeref verdiniz. Sizi bunca yıl sıradan bir köylü olarak ağırladığımız için beni ve Kral’ımızı affedin efendim. “ Midhill, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi bakıyordu. “Prenses, ben mi? “ diyebildi. Matthew, bakışlarını yaşlı kadına yöneltirken, “Onun haberi yok mu, kim olduğunu bilmiyor mu? “ dedi. Sihra köşeye sıkışan av hayvanlarına benzetti kendini. Gerçeği söylese Midi belki de sonsuza dek ondan nefret edecekti. Muhteşem olabilecek hayatını mahvetmekle suçlayacaktı. Yalanı tercih etse Matthew şu anda torununu alıp ölüm gününe mahkum edecekti. Matthew’in verdiği söz, karşılığında aldığı bir yalanla kanunen silinirdi. Öte taraftan Midhill’in kimliğini Tourların öğrenme olasılığı vardı ki bu çok daha kötüydü Sihra için. Ânı kurtarmaya karar verdi; belki pişman olacaktı, belki Midi ondan nefret edecekti, bilmiyordu. “Sen Kanfatis’in, harap ülkemizin tek varisi, sihirli taşların üretildiği madenlerin kapısını açabilecek tek kişisin. Sen, Kral Liphoni’nin tek evladı Kızıl Prenses Midhill Arguez Tuana’sın. “ Donuk bakışları Sihra’nın ihtiyar yüzündeydi. Ağzından çıkan her kelime yüreğine bir darbe indirmişti. “Ama bu olamaz, benim önce nevasam, sonra da nevakam ölüm gününe mahkûm edildi. Kral Liphoni savaşta şehit düşmüştü. “ “Kral şehit düştü evet, ama Kraliçe varisle birlikte kayboldu. Bunu hatırlıyorsun değil mi? “ “Evet nevameyi, hatırlıyorum. “ Sihra’nın alnından havanın soğukluğuna inat ter akıyordu. Midhill ise sadece içine düştüğü durumu anlamak ve gerçeği öğrenmek istiyordu. “Kraliçe senin nevakandı. Nevasan sandığın adam ise Kral’ın en sadık adamı Jacey’di. Seni ve Kraliçesini korumak için hayatını verdi. “ Midhill, gerçekleri bir düzine seutorun önünde öğreniyor olmasına mı, Sihra’nın bunca yıldır yalan söylemiş olmasına mı, yoksa yok yere bu yaşına kadar yoksulluk çekmesine mi üzülsün bilemedi. Kızgınlık, kırgınlık, sevinç ve delicesine bir cesaret ruhunu istila ediyordu. Ne yapması gerektiğini, ne söylemesi gerektiğini bile bilmiyordu. “Bütün gerçekleri artık öğrendin kelebeğim, “ diyen Sihra’ya yabancı gözlerle baktı. “Sen kimsin peki nevameyi? Gerçekte sen benim nevameyim misin? Sahi; gerçek neydi nevameyi? Bildiğimizi sandığımız şeyler mi, yoksa aslında hiç bilmediklerimiz mi? “ Sihra, yüzü çarpılmışçasına Midhill’in yüzüne bakıp kaldı. Haklıydı torunu farkındaydı. “Ben her şeyi seni korumak için yaptım. Nevakan gittiğinde seni bana emanet etti.” “ Peki, gerçekten benim nevameyim misin, yoksa bu da yalanlardan biri mi?” Sihra’nın gözlerinden buruşuk yanaklarına yaşlar aktı. Midhill’in her sözü, bu delip geçen bakışları kalbini kırıyordu. “Midi, kelebeğim, ben senin nevameyinim ;canımın içisin, tek varlığımsın. “ “Neden anlatmadın nevameyi? Birlikte kalkardık altından, birlikte savaşırdık şu lanet hayatla.” “Ne değişirdi Midi? Ben sana söyleyeyim ; Tourlar seni öğrenir ve gelip alırlardı. Ben ne yapardım sensiz. Yanmaz mıydı yüreğim? Senin yokluğuna nasıl dayanırdım, Yahoju’nun yanına vardığımda nevakanına ne cevap verirdim? “ “Şimdi ne olacak nevameyi? Neden şimdi ortaya serdin gerçekleri? “ “Ölüm gününe gittiğini görmektense olacakları Yahoju’nun kaderine bıraktım. “ Matthew, hafifçe öksürdü. “Hesaplaşmanızı sonra yapsanız nasıl olur Prenses? Kurtarmam gereken bir oğlum var. Şia’nın daha fazla orada kalmasını istemiyorum. “ Midhill, ağladığı için kızaran kehribar rengi gözlerini baş muhafıza çevirdi. “Şia’yı oradan ben nasıl kurtarabilirim ki? “ Matthew sıkıntıyla kol düğmeleriyle oynadı. Asıl niyeti Midhill’i oraya tıkmaktı ama şimdi şartlar değişmişti. Tourlara karşı büyük koz olan prensesi ölüm gününe mahkum edecek kadar ahmak değildi Kral. Tabii ki bunu Midhill’e söyleyecek değildi. “Kral Marsis senin ifadeni alacak ve eğer Şia’nın masum olduğuna kanaat ederse serbest bırakacak. “ Midi’nin gözleri ışıldadı. Şia kurtulacaktı. “Yahoju, bana bu şansı verdiğin için teşekkür ederim! “ gözlerini kapatıp minnetini inanmadığını sandığı Tanrı’sına iletirken ayakları çoktan yürümeye başlamıştı. “Gidip Şia’yı kurtaralım efendim, “ dedi. Bir seutorun terkisinde yolculuk etmek; bu hiçbir nevanın yaşayamayacağı bir olaydı. Pazar yerinden atın üstünde, önündeki seutora dokunmamaya özen göstererek giden Midi’nin yüzü utançla yere eğilmişti. Kendi hemşerileri şaşkınlıkla ona bakıyordu. İçten içe, “Bu kız fahişe bandı almıştı, şimdi ne oldu acaba? “ diye sorguladıklarını tahmin ediyordu. At üzerinde ilk yolculuğunu sıkıntıyla geçirmek istemezdi ama bulunduğu durum sıkıntı sınırını aşmıştı. İçinde yeşeren umut çiçekleri pembe pembe açarken hisleri karmaşık labirentlerde yolunu arıyordu. Pazar yeri geride kalıp ıssız yollara düştüklerinde korkar gibi oldu. Burada onu öldürseler kimsenin ruhu duymazdı. “Midhill, “ diyen Matthew’i duyunca içindeki keşmekeşi sonlandırdı. “Buyurun efendim! “ Keskin bakışlarını üzerinde hissettiği adamın yüzüne bakma cesareti şu an içinde yoktu. Şia seukanından bir kez bile bahsetmemişti. Matthew onun şimdiye dek gördüğü seumenlere benzemediğini kanıtlamıştı. “Kral’ın baş muhafızının sıradan olmasını beklemiyordun herhalde? “ diye kendini paylarken, “Kral sana gerçekten fahişe olup olmadığını soracak. “ Midhill hızla kafasını yana çevirdi. Neredeyse yanında yürüyen atın üstündeki baş muhafız bakışlarını ileri dikmiş, kaşları gerginlikten çatılmıştı. “Benim ne cevap vermem gerek efendim. Hem kendi başımı belaya sokmayacak hem de Şia’yı kurtaracak bir cevap var mı?” “Var elbette ; fahişe olmadığını, Şia’nın senin Neva olduğunu bilmediğini söyleyeceksin. “ “Bu ifade benim ölüm fermanım olur seumen. “ Matthew, yularını çekerek atını durdurdu. Baş muhafız durunca seutorlar da atları dizginleyip durdular. Ağaçlarda öten kuşların, hışırdayan yaprakların ve homurdanan atların sesinden başka çıt çıkmıyordu. Midhill, önündeki seutor aşağı atladı, ardından Midi’yi kucaklayarak indirdi. “Senin kim olduğunu öğrenince Kral seni bağışlar. “ Matthew, çevik hareketle atından atlayarak indi. Midi bakışlarını yaşlı olmasına rağmen dinçliğini koruyan adamdan bir saniye çekmiyordu. “Bu kadar kolay olması bende bir tereddüt yaratıyor baş muhafız, “ Matthew, atının yularını iğdeye bağlarken kızın bakışlarının vicdanını delip geçtiğini hissediyordu. “Sana bir şey olmayacak, nevameyine söz verdim. Şia da kurtulacak,” dedi gözleri iğde ağacının kökünde sanki hazine arıyormuş gibi kilitliyken. “Peki efendim, size güveniyorum. “ Matthew, bakışlarını karşısında gülümseyerek bakan küçük kız çocuğuna çevirdi. Kima’dan fazla büyük değildir diye düşündü. Kima’nın başına bütün bunlar gelseydi şüphesiz Matthew Arşar’ı ayağa kaldırırdı. Kader miydi bu? Tourlar ülkelerine saldırmamış olsa Midhill konum olarak ondan üstün olacaktı. Bir gün ülkelerine misafir olarak gelse önünde saygıyla eğilecekti. Şimdi ise onu nereye götürüyordu? “Zavallı çocuk! Ölüm gününden daha kötü şeyler de var bir bilsen, “ dedi vicdanının sesi. Dili ise, “Bana güven prenses, “ dedi. Yaklaşık on beş dakikalık dinlenmenin ardından, Matthew’in, “Gidelim! “ demesiyle seutorlar atlarına bindiler. Midi’yi yanına alan seutor, ata binmesi için onu elinden tutup yukarı çekerken bir anda attan düştü. Midhill ne olduğunu anlayamadan sırt üstü yere çakıldı. Yere yaptığı sert düşüş kulaklarını çınlatacak kadar canını acıtmıştı. Etraftan gelen, uğultuyu andıran sesler onun için anlam kazanamasa da seutorlar için savaş demekti. Midi’yi ata çeken seutor gözüne saplanmış okla yerde, kan içinde yatarken ağaçların arasından haykırarak çıkan yüzleri maskeli kişiler ellerinde kılıçlarla üzerlerine koşuyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE