ÖLÜM GÜNÜ

1165 Kelimeler
“Savunma düzeni alın, bunlar kinaoklar ! “ Matthew kınından çektiği kılıcını üstüne gelen asiye sallarken adamlarını uyarmayı da ihmal etmiyordu. Tourların Arşar’ı tehdit ettiği günden beri başlarına bela olan, kendilerine özgürlük anlamına gelen kinaok ismini verdikleri bu kişiler seutorların en azılı düşmanıydı. Matthew, ilerleyen yaşına rağmen sert kılıç darbeleriyle hasmını savuşturmayı başlarsa da galip gelmesi zor görünüyordu. Sekiz seutordan dördü çoktan yere düşmüştü. Midhill, gözleri kapalı yarı baygın yatıyordu. Seutorlardan ikisi daha aldıkları darbeyle bu dünyaya veda ederken Matthew, “Dayanın seudanlarım *! “ diye haykırıyor, iyiden iyiye yorulan kolunu güçlü tutmaya çalışıyordu. Karşısındaki usta bir bilek hareketiyle kılıcını düşürdüğünde Matthew işinin bittiğini anlamıştı. Boynuna gelen kılıcı elleriyle durdurmaya çalışsa da bu çabası yetersizdi. İki ucu keskin kılıç boğazını ince bir çizikle keserken aklından geçen tek şey Şia’ydı. Matthew, koca bir çınar gibi yere devrilmiş, feri sönmüş gözleri açık kalmıştı. Arşar’ın şimdiye dek gördüğü en sessiz ölümdü. Yüzleri kapalı, siyah kukuletalı adamlar ellerinde kılıçları, sırtlarında yay ve sadakları başardıkları büyük işi gururla izlerken içlerinden birisi yerde yatan kıza dikkat kesildi. Kızıl saçları sarı yaprakların üzerine örtü olmuştu. Üstündeki eskimiş elbisesi ve farklı saç rengi onun bir neva olduğunu anlamasına yetmişti. “Burada işimiz bitti, gidelim! “ diyen adam, Midhill’in nefes aldığını fark etmişti ama onun derdi nevalarla değildi. Yıllar boyunca arkasından koştuğu, uğruna savaştığı özgürlük asıl derdiydi . Ağaçların arasından geldikleri gibi sessizce kaybolup giderken Midhill’in kapalı tuttuğu göz kapakları aralandı. Acıyla inleyerek belini doğrulttuğunda çığlık atmamak için ağzını kapattı. Hayatında ilk kez ölümün yüzünü gerçekten görmüştü ve ölüm korkunçtu. “Şia, “ dedi Matthew’ in cansız bedeninin baş ucuna koşarken. Kesik boğazdan akan kan eline bulaşınca histerik çığlıklar atarak kalçasının üstünde geri geri süründü. Salya sümük ağlıyor, yüzünü silmek için gösterdiği çaba yüzünü kana buluyor, bulaşan kan daha çok çığlık atmasına neden oluyordu. Zihninin mantıklı kalan küçücük bir kısmı ise bas bas bağırıyordu. “Ölüm gününe sadece üç gün var, Şia’yı nasıl kurtaracağım? “ Yamaca örtü olmuş birkaç çıplak ağaç, toprağın üstüne serilmiş, çürümeye mahkum kuru yapraklar. Şiddetini geceye saklayan, gün ışığında üşütmeyen rüzgâr. Sessizliğin koynunda asırlardır varlığını devam ettiren Hanio Dağı. Dağın arka yüzünde uçsuz bucaksız mavi deniz. Arşar sınırlarının bittiği yer. O yerin kıyısına inşa edilen siyah ve beyaz kuleler. Siyah kule sessiz, suskunluğuyla inim inim inliyor. Beyaz kule telaşlı, bir koşturmacanın içinde üç gündür. Kral Marsis telaşlı, endişeli, önüne gelene bağırıp çağırıyor. Hazırlıklar günün geceye kavuştuğu, güneşin kızıllığını alıp gittiği vakte yetişmek zorunda. Taş döşeli koridorlar seutorların çizmelerinin sesiyle çınlıyor. Beyaz şatonun görkemli kapısı bir seu tarafından çalınıyor. Getirdiği kara haber anında şatoda yankı buluyor. “Baş muhafızı kinaoklar öldürmüş. “ Kral Marsis baş muhafızını öldürmeyi başaran kinaoklardan ilk kez korkuyor. Öte yandan düşünüyor ; Matthew ‘in yerine kim geçecek? Beyaz şatoda heyecan, telaş ve korku kol gezerken siyah şatonun zindanlarında mahkumlar saatleri sayıyordu. Ömür dedikleri süre dolmuş, ölüm soğuk nefesini enselerine üflemişti. Korku kalplerini esareti altına alırken başlarına ne geleceğini bilmemek; işte bu usulca inip kalkan göğüslerini körüklüyordu. Yüz elli kişi ölüm gününün son saatlerini kaygıyla geçirirken zindanların kapıları seutorlarca açıldı. Nemli, küf kokan hücrelerden çıkarılan mahkumlar kelepçelendi. Mahkumların ne kaçacak ne de meydan okuyacak dermanları kalmamıştı. Kimisi bir yılını burada geçirmiş, kimisi ise henüz bir ayını doldurmamıştı. Hastalık kapmış bedenleri ayaklarını taş zeminde sürüye sürüye yürüdüler. Sonsuzluğa attıkları ilk adımların uyuşukluğu umuttan yoksun yüreklerinin yansımasıydı. Siyah şatonun duvarları gibi siyaha boyanmış kapısından, çobanları tarafından sürülen koyunlar gibi çıktılar. Koca avluda çıt çıkmıyordu. Güneş kızıllığını mavi gökyüzünden çekerken sahile doğru yürüyen ayaklar, kaderlerine boyun eğmişti. Ölüm günü gelmişti. Tourların bekledikleri büyük gün nihayet geldiğinde şatoya yetişmek için canla başla mücadele eden kızdan kimsenin haberi yoktu. Midhill, Matthew ve havarisi öldüğünden beri kah yürüyor, kah koşuyordu. Saçları birbirine girmiş, dudakları susuzluktan çatlamış, üç gündür yemek görmeyen karnı sırtına yapışmıştı. Hanio Dağı’nın zirvesine ulaştığında dizlerinin üstüne çöktü. Kayalıklara yaslanan siyah ve beyaz kuleler bütün ihtişamıyla kararmaya yüz tutan havada gururla dikiliydi. Midhill, gözlerinde yılgınlık, inmesi gereken yamaca baktı. Sahilin sarı kumları, denizin mavi suları o kadar uzaktı ki oraya yetişebileceğinden emin değildi. Gecenin koynunu gören rüzgâr şiddetini arttırmaya başlarken azimle yerinde doğruldu. Yetişecekti, yetişmek zorundaydı. Şia’yı bırakamazdı. Yamaçtan aşağı, arkasına aldığı rüzgarla koşmaya başladı. Taşlara takılan ayakları yüzünden birkaç kez düştü, her düşüşü canını yaksa da yuvarlanarak mesafesini azalttı. Hava iyiden iyiye karardığında sahili gören son tepeye gelmişti. Sahilde yanan ateşler geç kaldığının nişanesiydi. Köpürüp dalgalanan denizi fark ettiğinde, “ Şia! “ diye haykırarak tepeden aşağı koştu. Gözyaşları yüzünü yıkıyor, ayaklarına taşlar, dikenler batıyordu. Tepenin kuytu köşesine saklanan ölüm gününün gizli seyircisi Midhill’in arkasından sinsi bakışlarla baktı. Yukarı kıvrılan dudakları ölümüne koşan kızı durdurmak için kıpırdamadı. Kırmızı elbisesinin içinde, sahilde yanan ateşten daha tehlikeli olan Amber, seukanının ölümünden habersiz, yitip gidecek başka canların ölümünü seyredecekti. Midhill gücünün son kırıntılarıyla sahile yetiştiğinde yavaşladı. Ateşin ışığında her bir mahkumu tek tek inceliyor, insanlara Şia’yı soruyordu. İnsanlar umarsızdı. Karanlık, orta alanda yanan devasa ateş ve insanlar. Deri sandaletlerin kumda çıkardığı hışırtılar, sessizlik, sessizliği yırtan tek ses Midhill’in. “Şia’yı gördünüz mü, o nerede? “ Yüz elli kişi deniz kıyısında toplanmış, yüzlerinde endişenin ve korkunun izlerini taşıyarak karanlık suları izliyordu. Sahilin arka planında kalan şato tüm görkemi ve karanlığıyla ay ışığında parlıyordu. Orada bulunan tüm insanların gözlerinde yansıyan ateş esmeye başlayan rüzgarla savruluyor; fırtına habercisi bulutlara kafa tutuyordu. Deniz, azmış kuduruyor, dalgalarını sahile çarpıyordu. İnsanlar sessizdi, Midhill çaresiz. Hareket etmeyi bırakmış, bildikleri sonlarını beklemeye başlamışlardı ve korkuyorlardı. Az sonra gelecekti beklenen. Tiz bir boru sesi duyuldu şatodan; kırmızı bir ışık parladı şatonun çatısından. Görünmüştü demek beklenen. Yutkundular; rüzgar biraz daha azmış, hırsından ateşi çevirerek savuruyordu; savrulan ateş insanların gözlerinde yansıyordu. Midhill bağırıyordu. “Şia! “ Deniz şaha kalktı tam o an; kırmızı ışığın yandığı, tiz çığlığın duyulduğu an. Denizin içinden fırladı beklenen. Devasa ağzını açtı, sahildeki korkudan taş kesilen insanların üzerine kapandı. Gelmişti beklenen ve almıştı hediyesini. Kral Marsis karanlıkta dikildiği odasının penceresinden olayı izliyordu. Dev yaratık doymuş karnıyla yeniden karanlık denizine dönerken kumsalda sönmüş ateşin izleri kalmıştı. Kral Marsis ıslanan gözlerini ipek mendiliyle sildi. Tourlar için on beşinci kez yıllık dolmuş, ölüm gününe kurbanları hediye edilmişti. Marsis hiçbir zaman anlayamayacaktı. O yaratık neden önemliydi onlar için? Devasa canavar her yıl denizin içinden çıkıp geldiğinde korkuyla ürperir, nevaların yerinde kendi olduğunu hayal ederdi. Şans mıydı yoksa kader mi? Seu olarak doğması ve Kral’ın oğlu olması onu şanslı ve canavardan uzak kılmıştı. Sönen ateşle birlikte karanlığa gömülen sahile vuran dalgalar az önce yitip giden canlardan habersizdi. Marsis izlediği görüntüye dalıp gitmişken kapısı çalındı. “Girin! “ Sesi boğuk çıkınca boğazını temizledi ve o sırada kapı açıldı. İki seutorun ortasında, kollarından tutulan adama baktı. “Onu içeri getirin,” dedi. Seutorlar Kral’ın emrini ikiletmeden aralarında sürüdükleri bedeni odaya sokup sandalyeye oturttular. “Çıkın! “ Kral’ın sözüyle kapıyı arkalarından örtüp çıkan seutorlar, ne olduğunu anlayamadan yürüdüler. Başı önüne eğik adam yavaşça başını kaldırmayı başardığında, ağzından dökülen parça parça kelimeler zorla anlam kazandı. “Ne istiyorsunuz? “ Marsis, sandalyeye yaklaştı. Elini kaldırıp her an düşüp ölecekmiş gibi duran adamın omzuna koydu. Derin bir nefes aldı. “Seumen Şia, baban Matthew kinaoklar tarafından katledildi. Onun son dileği seni affetmemdi. Seni affettim ve babanın yerine baş muhafızım tayin ettim. “
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE