Birbirini takip eden iki günün ardından, her şey olması gerekenden daha sessiz ve yavaş geçmişti. Rotan yolcuları ufak tefek hazırlıklarını tamamlarken kitap okumak dışında yapabileceğim bir şey olmadığının farkında gibi odamdan çıkmayı tercih etmiyordum. Sarah'ı aramaya çalıştığımızda telefona cevap vermemesi de henüz tatilde olduğunu ve muhtemelen benim de arkadaşlarımla vakit geçirmemin rahatlığını yaşadığını gösteriyordu. En azından normal hayatına devam ettiğini görmek mutlu etmişti.
Delfin küçük valizine rahat kıyafetlerini tıkıştırırken, yatağına oturmuş izliyordum. "Üzerindekiler savaş için uygun giysiler mi?"
"Ah, hayır bunlar sadece alışık olduğumuz şeyler. Orada savaşa uygun özel dikim esnek kumaşlar giymek zorundayız. Günlük hayatımıza devam ederken istediğimiz gibi takılmakta özgürüz." Gözlerini karmaşık dolaptan çekmeden önce konuşmaya devam etti. "Bak ne diyeceğim, ben yokken istediğin her şeyi giymekte özgürsün, sakın çekinme. Etiketi hâlâ üzerinde olan kullanılmamış birçok parça var. Bilirsin işte, alışveriş bağımlılığı."
Gülümsemek ve teşekkür etmekle yetindim. Zaten buraya gelmek zorunda kaldığımdan beri yanımda getirdiklerimi giymekten başka seçeneğim yoktu. Fiziğimiz birbirine yakın olduğu ve seçeneklerin oldukça fazla bulunduğu dolaptan kendime göre bir şeyler seçmek hiç zor değil, hatta oldukça keyifliydi.
Ama yine de bunu yapmaktan hoşlanmazdım.
"Beni almak için döneceksiniz, öyle değil mi? Behman'a olan biteni anlattığınız zaman o büyük ihtimalle beni görmek isteyecek ve sonucunda da özgür bırakacak." Kuralların böyle işlediğini anlasam da engelleyici tuzaklardan korkuyordum.
Ten rengi bir kazağı katlarken, söylediklerimin doğru olduğunu belirtir şekilde kafasını salladı. "Kesinlikle öyle olacak, yani en fazla bir hafta diye düşünüyorum. Sonrasında her ne kadar acı bir veda bizi beklese de herkes ait olduğu yere gidecek."
Ya da olmak istediği yere.
Lanet bir zarfın sebep olduğu yolculuk, bitmeye oldukça yakındı. Eğer Noyan ve Arel sözünü tutarlarsa birkaç hafta, en kötü ihtimalle de birkaç ay sonra yanıma gelip annemi bulmaya yardım edeceklerdi. Ama çok iyi biliyordum ki posta kutusu ağzına kadar dolu olsa bile açmayacaktım. Bir daha asla böyle yalancı oyunlara itimat etmeyecektim.
"Noyan ve ben ihtiyaç olabilecek birkaç şeyi almalıyız. Hem bu arabayı yenisiyle de değiştirmemiz gerekiyor. Sen de gelmek ister misin?"
İçimden evet demek geçse de bu sabah Sare'nin eski evrakları ayıkladığını görüp ona yardım teklifinde bulunduğumu hatırladım. Geçmiş yıllara ait biriken dosyaların içinde çırpınan bir balık gibiydi ve o haline dayanamamıştım.
"Ben sanırım gelemem, bugün Sare'ye yardım edeceğime söz verdim. Dinlenmeniz gerektiği için bir şey belli etmemeye çalışmış ama odasındaki kutular dolup taşarken her şeyi düzenlemesi gerektiğine de karar vermiş." Belki artık bir misafiri olduğu için dağınıklık istemiyordu. Yardımım da gerçekten hayır diyemeyeceği bir teklifti.
"Ah, şimdi anlıyorum sabahtan beri odasından çıkmamasını. Pekâlâ, istediğin bir şey olursa mutlaka söyle."
Beraber salona indiğimizde buraya alışmamı garipsemek mi yoksa mantıklı bulmak mı daha doğruydu kara veremiyordum. Noyan, arabanın anahtarını elinde sallarken bir an önce direksiyon başına geçmek istediği anlaşılıyordu. Araba kullanmayı seviyordu hatta belki de kendini sadece o anlar da normal biri gibi hissediyordu. Onları tanımaya başlıyordum ve belki bundan haberleri bile yoktu.
"Vera, sen gelmiyor musun?"
Yarın gece yola çıkacakları için beraber biraz daha vakit geçirmek istediği belli olsa da Sare'nin yanında kalmam gerektiğini duyunca ister istemez hayal kırıklığına uğramış gibi başını salladı. Yine de araba kullanacağı ve Delfin onu uyarana kadar yüksek ses müzik eşliğinde hızla yola koyulacağı için de engelleyemediği bir oranda mutlu görünüyordu.
"En azından yolun kenarına kadar size eşlik etsem olur mu? Sadece tek başıma biraz hava almak istiyorum."
Yalnız dışarı çıkmak burada yapmadığım bir şeydi. Şimdi ikisi de birbirine bakıp karar vermeye çalışıyor, bunun doğru olmayacağını söylemenin yollarını arar gibi sessizliklerini koruyorlardı.
"Hey, gerçekten kaçacağımı mı düşünüyorsunuz? Mutlu sona bu kadar yakınken kaçıp başımı tekrardan belaya sokmam, söz veriyorum."
Onaylanan bakışlarla birlikte, üçümüz evden dışarı çıktık. Noyan ve Delfin arabaya binince onlara her şey yolunda dedirten bir el sallamanın eşliğinde ağır ağır, kahverengi kuru yaprakların kapladığı araç yolunda yürümeye başladım.
Yine de cesaretimi tebrik ediyordum. Hiç korkmadan nasıl gelebilmiştim ormana kadar? Evimden en az iki buçuk saatlik bir mesafeydi ve umut bana her şeyi yaptırmış, her yolu denettirmişti. Şimdi ayaklarımı sürüye sürüye yolun kenarına ulaşmış olsam da içimden atamadığım korkuyu hissettim. Böylesine güvenip inanmaları görmezden gelemeyeceğim kadar yoğundu.
Asfaltın başladığı bu ince çizgide durup, yolun karşısındaki ağaçlığa göz gezdirirken bile artık ormanın derinliğine koşamayacağımı hissediyordum. Her zaman başınıza daha da kötüsü gelebilir diyen hayat, oyunlarını kuralsız ve karmakarışık oynamıştı. Bu kötü fikirden aklımı çekmek için başımı iki yana hızlı bir biçimde sallayıp, bakışlarımı yere indirdim. Sare bu şekilde terk edilmeyi hak etmiyordu.
Geri dönmeye karar verdiğim sırada, yoğun yaprak birikintisinin içinde kalmış, sadece bir ucu görünen şeker pembesi kağıdı fark ettim. Eğilip yerden alınca üzerindeki renkli harflerden, eğlencenin doruk noktasında çekilmiş resimlerden bunun bir karnaval broşürü olduğunu anladım. İki gün sonra yapılacak olan eğlence için şimdiden park alanında hazırlıkların başladığını hayal edebiliyordum.
Çocukların anne ve babalarına yalvarmalarını, sevgililerin harika fotoğraflar çekip güzel anılar biriktirmek için orada olmaları gerektiğinin konuşmalarını bile duyabiliyordum sanki. Eğer evde olsaydık Sarah da aynı şeyleri söyleyip birlikte gitmemiz için ikna etmeye çalışacağını biliyordum.
Broşürü tekrardan yere atmak istemediğim ve yakınlarda da bir çöp kutusu olmadığı için katlayıp hırkamın cebine koydum. Büyük ihtimalle bunları dağıtan kurye, ormanın derinlerine kadar girip kapının önüne koymaktan çekinmişti. Ya da buraya kadar herhangi birinin bile yürümediğini, elindeki kağıdı arabanın içinden rüzgara bırakan asla eğitilmez kişiliksiz bir şahsın bunu atmış olabileceğini de biliyordum. Tek çarem eve gidene kadar yanımda taşımaktı.
Üzerimdeki siyah hırkaya sıkıca sarılıp, dönüş yolu boyunca Sare'yi iş yığının içinde yalnız bırakmamın doğru olmadığını düşündüm. Fakat yine de temiz havanın ve kendimi dinlemenin de zevki paha biçilmezdi.
Buz gibi ellerimle merdivenleri aşıp eski eşyaların içinde kaybolmuş gibi görünen ev sahibine ulaşınca, "Özür dilerim biraz hava almak istedim ama şimdi farkı kapatıp sana yardım edeceğimden emin olabilirsin," dedikten sonra dizlerimin üzerine çöküp sararmaya başlayan kağıtlara bir şey anlamadan bakmaya başladım. "Bunlar sadece gazete."
"Ah, evet aynı zamanda hepsi benim sıkı sıkı sarıldığım umut örtülerimdir," dedikten sonra küçük bir koliyi işaret etti. "Aslında sen benim yapmış olduğum düzenleme sıralamalarından sıkılabilirsin bu yüzden sadece şu kutuyu kilere götürüp, oradaki mavi dosyaları da buraya getirirsen çok mutlu olurum. Biraz karışıktır aşağısı ama dert etme, özgürce ara. Unutma, mavi dosyalar."
Daha iyi bir şey duyamazmışım gibi neşeyle başımı sallayıp kutuyu yerden kaptığım gibi merdivenlerden koşar adım indim. Bir yandan da sadece kızının kayıp ilanlarından oluşan kağıtları neden böyle bir düzenle sakladığını düşünüyordum. Buraya geldiğim ilk gün, gizlice Noyan ile beraber bahçeye süzüldüğümüz arka kapıya gelince hemen sol tarafta bulunanın da kiler olduğunu düşündüm ve gayet rahat bir tavırla o yöne saptım ki aniden durdum.
Arel'in odası da tam karşı duvardaydı ve kapısı ilk kez kapalı değildi. Sonuna kadar açtığı pencerenin önünde, arkası dönük bir şekilde, saçlarının her bir tutamını birbirine karıştıracak yoğun rüzgarın karşısında dikiliyordu.
Arkasını dönünce, gelenin ve de orada bulunanın sihirli değnekle yok olmak isteyeceği soğuk bir karşılaşmaydı. Camı sertçe kapadıktan sonra ayaklarımın onun eşiğine fazlasıyla yakın olduğunu fark ettim. Gözlerimin içine bakarak yanıma geldi.
"Onunla neden bu kadar iyi anlaştın? Yetenekleri mi başını döndürdü yoksa pürüzsüz yüzü mü?"
"Kötülük bulaşmamış kalbi."
O diye bahsettiğinin Alexander olduğunu anlamıştım. Ne hissettiği umurumda olmasa bile, benimle sır ortağı olan birine böyle imalı sözlerde bulunmasını da istemiyordum.
Dişlerini sıkarken yılgın bir şekilde, "O bir katil," dedi.
"Henüz duygularımı öldürmediği sürece benim için değil."
Hışımla arkasını dönen Arel burun kemerini sıktı. Tekrardan yüzünü bana döndüğünde, gözlerindeki sıkıntılı ifadeyi görsem de buna sevinmeyi o an için erteledim.
"Fırtınaya sebep olacak bir bulutun altındayken aslında hoşuna gidenin sadece yağmur olduğunu iddia ediyorsun. Anlaşılan tepende şimşekler çakmasını umursamayacak kadar seviyorsun ıslanmayı."
İlk günden beri belki de tam böyle olmasını dileyen birinden bunları duymak afallamama sebep oldu. "Sen de zaten bunu istemiyor musun? Benden kurtulmayı."
Arel aramızdaki mesafeyi kapattığında, "Bir kasırganın içinde döne döne yok olmanı dileyecek kadar değil," diye fısıldadı.
Dünyanın belki en kısa, yine de bir o kadar anlamlı olan bakışmasının ardından kapıyı kapatıp arkama bile bakmadan, kiler olabileceğini düşündüğüm tek ihtimal olan diğer odaya yöneldim.
Elimdeki koliyi hızla yere bıraktım. Ne yapmaya çalışıyordu, derdi neydi? En az Alexander kadar güvenilmez olduğunu göremiyordu anlaşılan. Tavsiye alacağım son kişi bile değildi. Delfin, Noyan, Sare... Herhangi biri bile söyleseydi belki biraz düşünebilirdim ama Arel'in fikirleri gerçekten benim için kapsam dışıydı.
Neredeyse dosyanın rengini unutacak kadar kafam karışsa da dalgın bir biçimde koliyi uzak bir köşeye kadar sürükledim. Dosyaları biraz arama sonucunda bulunca, yanlış bir hareketle yerden kaldırmam sebebiyle tozlu birkaç sayfa yere düştü. Titrememi üzerimden atamamış ellerimle yere düşen fotoğrafı yavaşça kaldırdım.
Sare'ye benzemeyen sert yüz hatlarıyla kocaman gülümseyen kız Janset olmalıydı. Gür kahverengi saçlarını tepeden bir at kuyruğu ile toplamış, burnunu kanatlandıracak kadar ağız dolusu gülmüştü. Üzerindeki askılı bluzdan anladığım kadarıyla fotoğraf yazın çekilmişti. Teni çikolata rengine dönmüş, kusursuz dişleriyle tezatlık oluşturmuştu. Bu haliyle görmediğim babasına benzediğini düşündüm.
Fotoğrafı çevirip, arkasındaki kısa notu okuduğumda yutkundum.
'Bir gün yeniden bir mühürlü gibi gülümsemeni bekleyeceğim.'
Fotoğrafı aceleyle dosyanın arasına sıkıştırdım. Etrafıma saçılan el yazması kağıtları yerden kaldırırken bunun sayfaları kopmuş ya da özellikle koparılıp dosyanın içerisine konulmuş günlük parçaları olduğunu fark ettim.
Üzerinde, 'Seni bulmak için her zaman, her yere geleceğim' yazılı çizgisiz kağıdı yerden kaldırırken devamını okumamak için de hızla toparlandım.
Sare'yi hayatta tutan bu arayış döngüsüne engel olmamak için yapmam gerekeni bilir halde, kucak dolusu dosyalarla eskimiş odayı terk ettim.