Yabancı Bir His

1658 Kelimeler
Ertesi gün elimde tuttuğum kağıdı, yüzümü buruşturarak birkaç defa okumuştum. Tüm bu olanların anlamını bilmeyen kişilerden sadece biriydim. Bunu o gün posta kutumuza bırakan her kimse karanlık bir amacının olabileceğinin de farkındaydım. "Gerçekten gitmek istemiyorum." Dudaklarım titreyerek söylemiştim bu kelimeleri. Elimdeki notu parçalamamak için zor duruyordum. "Arel'e olan öfkem her şeyde baskın gelse de aslında gitmekten korkuyorum." Delfin birkaç adımda yanıma gelip yüzümü ellerinin arasına aldı. Beni korumasına sebep olan içindeki merhamet mi yoksa masum sevgi hissi miydi bilmiyordum. "Biz yanındayız, biliyorsun Vera. Seni rahatsız edebilecek bir şey olmasına asla izin vermeyiz." Ellerimin arasındaki katlanmış kağıda baktığında yatağın üzerine oturup, yanına gelmemi istediğini işaret etti. "En azından bizim kadar kalabalık da değil, sadece bir kişi. Yani bire karşı dört olacağız." "Beni sayma, güçlü değilim ki." Bıkkınlıkla dudaklarımı büzdüğümde ellerimi kucağımda birleştirip görünmez çıkış yollarını takip ediyordum. Derin derin nefes alarak konuşmaya çalışan Delfin, "İma dolu sözlerinizle en güçlü silahtan daha can acıtıcı olabiliyorsunuz hanımefendi. Bu yeteneğinizi nasıl unutursunuz?" dedi. Gülümsemesine karşılık bulunca sözlerine devam etti. "Artık kıyafetlerini değişmelisin. Noyan birazdan burada olur." "Neden kendi kıyafetlerimle gitmiyorum ki?" "Sana çok yakışacak birkaç kombin düşündüm. Aralarından istediğini seçebilirsin ve bana güven bu konuda." Göz kırparak tamamladığı cümlesinin ardından gözleriyle elimdeki kağıdı işaret etti. "Bunu çantanda tut ama evde kalsın. Sürekli etkisinde kalacağın şakacı bir kağıt parçasından farklı değil sonuçta." Başıma gelen onca şeyden sonra zarfa karşı meraktan ziyade tiksinti duymaya başlamıştım. Sırf bu ucuz kağıt parçası yüzünden gelmiştim o gün ormana. Hayatımı bir yaya takıp, karanlığa doğru uçurmuştu. Artık çekim gücü yerine, tersi yönde bir sürüklenmeden başka bir şey hissettirmiyordu yaşadıklarım. Delfin'in gözlerinin lekeli bir şey ona doğrultulmuş da almaktan tiksinmiş gibi durduğunu fark ettim. "İstersen yırtıp atabiliriz, yakabiliriz. Her şeye rağmen durmasını daha doğru bulursan Sare'ye de emanet edebiliriz." "Yok olmasını istemiyorum. Sare benim yerime saklarsa çok mutlu olurum." Kendi derin düşüncelerimde yüzmeye çalışırken nasıl hâlâ hayattayım diye içten içe şaşırmaya da devam ediyordum. Nemli saçlarımı iyice kurulayıp taradım. Sare'nin benim için seçtikleri arasından beyaz bir kazak ve koyu mavi kot pantolonu giyerken, sanki hakkımda bir yargıya varmalarından ziyade hep beraber sinemaya gidiyoruz gibi hissediyordum. Belki de bu pozitif düşünme hissine artık bir şekilde alışmıştım. Başıma gelenlerden kurtulmam bir yana, daha da derine iniyor gibiydi. Hepimiz bir bataklıktayız. Tek fark onlar dışında, bense içindeyim. Aşağı kattan gelen konuşma seslerini tatlı bir ezgi gibi dinleyip, yüzüme biraz renk vermekten öteye geçemeyeceğini bildiğim pudraları yanaklarıma dokundurdum. Uzun saçlarım yüzümün etrafını saran en güzel çerçeve gibiydi. Biraz iyi şans, biraz gözyaşı, birkaç da güçlü kavga getirmişti beni olarak bugüne. Kısa botlarım eski ahşap merdiven üzerinde düzenli bir ritim çıkarırken, bedenimdeki her hücre bana uyumlu dans diyordu. Bu da tenimin karıncalanmasına, midemin hafifçe kasılmasına, kalbimin kaburgalarımla bir çeşit savaşa girmesine sebep oluyordu. Tek kurtuluşum olabilecek akşamı iyi değerlendirmek ve karşımdaki kişiye güçlü bir izlenim bırakmanın en güzel yolu kendimden emin bir tavır sergilemekti. Her biri günlük kıyafet tarzlarının dışına çıkmamakla birlikte, özel bir randevuya gider gibi de temiz ve uyumlu giyinmişti. Saçlarına şekil vermeye çalışan Noyan, salondaki sessizliği bozdu. "Alexander her şeyi biliyor öyle mi? Zarftan ve tüm karşılaşmadan bahsetmene anlam veremiyorum ona bu kadar güvenmezken her şeyi anlatman biraz fazla." Gömleğinin kollarını düzelten Arel ise Noyan'a bakmadan yanıtladı sorusunu. "Vera'yı görmeyi kabul etmesi için olanların üstüne daha fazla şey eklemem gerekiyorken senin söylediğine bak. Ayrıca yeteneklerini ben bile bilmiyorum ama bu işin altından kalkabileceğimiz tek yoldu." "Yani ona güveniyorsun." Başını iki yana sallayarak merdivende sonlandırdı bakışlarını. O esnada Noyan'la göz göze geldik. Şimdi anlayabiliyordum Delfin'in kıyafetlerimi kombinlerken neden beyaz kot, beyaz gömlek, beyaz elbiseler seçtiğini. Çünkü beyaz tamamlayıcılığın, saflığın sembolü, duruluğun en iyi tanımı, umudun göstergesi ve cesaretin rengiydi. Noyan'ın bana bakışlarından anlayabiliyordum ki, aynı zamanda masumluğun da yansımasıydı. Beyaz, yeni bir başlangıçtı. Tıpkı herkesin bir şeyleri yoluna koymak istediğinde açtığı sayfanın renginde olduğu gibi. "Onu neden bir oyuncak bebek gibi süsledin, Delfin? Alexander'a hediye götürmüyoruz." Gözlerini deviren Arel, ağır adımlarla araç yoluna çıktı. "Eğer gözler kalbin aynasıysa böylesine yeşil değil zifiri bir karanlık olmalıydı," dedim dişlerimin arasından. Beni yiyip bitiren ve her bir damarından kanla karışık akan öfkesi, hayatta tutan en büyük dayanakmış gibi içinde kabarıyordu. Tek istediğim bugün yanına gideceğimiz yabancıya karşı da Arel'in beni böyle kötü tanıtmamasıydı. Bizi yolculayan Sare'nin güven veren bakışları ardından sessizce Arel'i takip ettik. Audi model siyah arabada direksiyonu iki eliyle kavrayan Noyan, aynı zamanda çalmayan bir müziğe eşlik eder gibi parmak uçlarını tıkırdatıyordu. Kendi kurguladığı bu ritim arada sırada sağ tarafındaki yolcu koltuğunda oturan Arel'in ona bıkkınlıkla bakmasına sebep olsa da vazgeçmedi. İçinde biriken stresi bir şekilde dışarı çıkarmasının tek yolunun bu olduğunu düşünüyor olmalıydı. Araba kullanmaktan hoşlandığını görebiliyordum ve bazen hız limitini aşma sınırına da geliyordu. Arel'in tarifiyle bulmaya çalıştığı evi ararken, yavaş bir şekilde kuzeye doğru Lotus'un kent tabelalarını takip etmekteydi. Hava kararmaya başlarken yanan sokak lambaları, ıslak asfaltı zifiri bir karanlığa sürüklemekten kurtarmak ister gibi hafif bir ışıkla aydınlatmaktaydı. Bir saat kadar süren yolculuk boyunca yaptığım tek şey, başımı soğuk cama yaslayıp geride kalan evlerin bulanık hareketlerini izlemekti. "Tam olarak nereye gidiyoruz?" Sormak istediğim hangi eyalete gittiğimizdi. Ama Arel'in, Alexander'ın evine, diyerek komik olmayan bir şaka yapmasından da çekinerek Noyan'ın cevap vermesini istiyordum. Dikiz aynasından yoğunlaşan akşam trafiğine bakarak direksiyona yön vermeye çalışan Noyan, "Darga Kasabası'na gidiyoruz. Her ne kadar lüks otellerin yanında şirin konuk evlerinin de olduğu bu doğa harikası yerde felaket gibi bir adamın karşına çıkacağımız için üzgün olsam da," diye karşılık verirken keyifsizliği hissediliyordu. Daha önce gelmemiştim fakat babamla ve annemin katıldığı konferansların bazılarının da Darga'da gerçekleştiğini hatırlıyordum. Zengin kişilerin bulunduğu, şehirdeki önemli devlet adamlarının sakinliği tercih etmek için yaşamayı seçtiği yer olduğunu duymuştum. Ailem orada toplantıya gitmek zorunda kaldığı zamanlar da beni Sarah'ın yanına bırakırlardı ve görüşmeleri bittikten sonra yoğun trafik olmadığı sürece bir saatlik süre zarfında dönebiliyorlardı. Sarah ile yaşadığım yere, Görken'e sadece bir saat uzaklıktaki kasabaya gidecek olmam kalbimi titretecek bir heyecan oluşturdu.  O gece ormana gelmek için Lotus'un merkezinden yola çıkmış, iki buçuk saatlik zorlu ve uzak maceraya katlanmıştım. Sonucunda da ormanın sıkılaştığı bir mekana, Sare'nin evine sığınmıştım. Fakat şimdi Alexander'a doğru yol alırken eğer kaçmanın bir yolunu bulursam birkaç otostopla bunu gerçekleştirebileceğimi düşünüyordum. Böyle bir fırsat verilirse, bir kez daha karanlığa doğru kaçmaktan başka yolum yoktu. Şayet bu anı yakalarsam altın tepside sunulmuş gibi geri çevirmeden tüm şanslarımı tek seferde kullanacaktım. En kötü ihtimalle yakındaki bir eve sığınıp polisi aramalarını isteyebilirdim. Kapıyı açan her kimse kaçırılıp alıkonulduğuma da ikna edebilirdim. Onların iyiye bağlılığını hissetsem bile kendimi çıkmaz yoldan kurtarmamın tek yolunun bu olduğunu ve her küçük firar noktasını denemek zorunda kalacağımı biliyordum. Artık özlemeye başlamıştım geçmişte bıktığıma dair ne varsa. Babamın acısı, annemin beni her daim düşündüren kaybını bile aklımdan silinebilecek kadar kötü şeyler geliyordu başıma. Görüşmediğim arkadaşlarımla daha çok zaman geçirmediğim, Sarah'ın sunduğu eğlenceli aktiviteleri kuru bir özür dilemeyle reddettiğim her durumdan pişmanlık duyuyordum şimdi. Eskiden bir evim vardı, tıpkı bir ailem olduğu gibi. Sarah, en yakın tek aile üyem olarak kalmıştı ve ona her şeyden daha fazla ihtiyacım olduğunu, arabanın yavaşlamasını fark edemeyecek kadar büyük bir dikkat dağınıklığıyla hissediyordum. Yol boyunca sessiz kalan ve midesine elini sıkıca bastıran Delfin bile arabanın içindeki tüm pencerelerden dışarı bakmak ister gibi kafasını her yöne çeviriyordu. Arel'in Noyan'ı yönlendirme amaçlı mırıldanmaları ve direksiyonun son kez sağa doğru kırılmasıyla sık ağaçların arasında bir yolda ilerlediğimizi fark ettim. Araba büyük bir evin önünde durunca, görmeyi beklemediğim bir manzarayla karşılaştım. Sanırım bu sadece benim için değil, her biri için geçerliydi. Sert kapanan kapılar, kendinden emin olmayan adımları birer birer başlattı. Arel en önde, biz de daha geride olmak üzere dağınık bir sıraya göre dizilmiştik. Delfin'in korunaklı omuzları arkasına bedenimin sadece yarısı görünecek şekilde saklanmış gibi en arkada duruyordum. Kimsenin duyamayacağı şekilde kısık bir sesle, rüzgara eş değer bir fısıltıyla kadının saçlarının ucuna doğru konuştum. "Sadece bir kişi olduğunu söylemiştin." Koyu renk büyük evin önünde dört kişi suratlarındaki hoşnutsuzluğu gizlemeden ve içeri girmemize gerek olmadığını söyler gibi dışarıda hizaya geçmiş bir şekilde bize doğru bakıyordu. Hangisinin Alexander olduğunu tahmin etmekte zorlanıyordum. Bahsettikleri bilginin yaşlı bir adam olduğunu düşünmüştüm. Oysa karşımızda sağlam bir duvar gibi dikilenlerin hepsi oldukça genç, güzel ve bakımlıydı. Aralarından otoritesi daha güçlü gibi görünen adamı da yüzündeki ifadesinden net bir şekilde ayırt edebiliyordum. Üç erkek ve bir kadından oluşan bu küçük ama aynı zamanda garip düzenle bir araya gelmiş grubu titrek bakışlarımla inceliyordum. En sağdaki adam dağınık kahverengi saçları ve zayıf bedeniyle sanki bir eğlenceye gelmiş gibi aralarında en keyifli görüneniydi. Onun yanındaki adam ise hiçbir mühürlüde görmeyi beklemediğim bir düzenle giyinmişti. Omuzlarına oturan çelik mavisi bir gömlek, gri pantolon ve gri yelekle muntazam şekilde kombinlenmişti. Yüzünden iyi ya da kötü herhangi bir ifade bulunmasa da evin sahibinin bu kişi olduğunu hissediyordum. Güçlü kolları temkinli bir duruşla yana sarkmış haldeydi. Yanında bulunan ve gür sarı saçlarını hafifçe geride toplamış kız ise, diğer yanındaki iri adamın elini sıkıca tutuyordu. Herhangi bir söze başlama girişimi olmamakla birlikte, şu an en rahatsız edici sessizlik herkesin kulaklarında yankılanıyordu. Alexander olduğunu düşündüğüm adamın her birimizin gözlerinin içine görünmez bir eksen gibi saplanıyordu bakışları. En arkada duran ve asıl misafirinin ya da bir çeşit yanıt aramak için getirilen kızın yani benim üzerimde durdurdu gözlerini. Bacaklarımı titretmeden ayakta kalmaya çalışan, bakış odağını sürekli değiştiren, yüzümün önüne gelen saçlarımı geriye itme girişiminde bile bulunmayan bu çekingen davranışlarım aslında birçok soruyu cevaplar nitelikteydi. Evin çatısından parlayan beyaz ışığın bir hüzmesi aramızdaki boşlukta süzülürken gözlerinin derinlerinde, saçlarının arasında dans eden bir ışıltıya sebep oluyordu. Karşımızdaki grubunun memnuniyetsiz tutumu, içinde bulunduğum ekibin kaygılı tavrı ile çakışıyordu. Onlar sessiz bir güç savaşına girmiş gibi birbirlerini süzerken benden sadece bir korku havası süzülüyordu. Eğer hayatım bu adamın ellerindeyse hissettiğim her şeyin ne kadar ağır geldiğini tahmin edebilmesini isterdim. Çünkü söylediklerine göre kendisi de dışlanmış biriydi. En azından ona kucak açmak yerine her daim itekleyen kendi türündeki mühürlenmiş insanlardı. Benimse her birine ayrı ayrı büyük bir yabancılık beslediğimi anlayabilmeliydi. Her yanından başka bir sır sızan olaylar zincirinden çıkmak isterken bana uzanan hiçbir eli geri çevirmeyecek gibi duruyordum istemsizce. Alexander olduğunu düşündüğüm adam birkaç adım öne çıkıp, henüz evin giriş yolunda kalanların gözlerine tek tek baktı. Kollarını dostane bir tavırla iki yana açarken korkutucu bir gülümsemeyi dudaklarına yerleştirdi. "Malikaneme hoş geldiniz."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE