Tüm duyduklarımı kafamın içinde tartmam için verebilecekleri süre ne kadardı? Daha da önemlisi, bana herhangi bir seçim şansı sunacaklar mıydı? Bir çeşit hapis durumu yaşadığım küçücük odada yarım saattir oturmadan, yüzüm ellerimin arasında yürürken bunları düşünüyordum. Duvarla kapı arasındaki mesafe on adımdan daha kısa olmasına rağmen sanki sırtımda büyük bir kaya parçası var gibi yorulmuştum. Ya da bu, zaman geçtikçe ağırlaşan bir yüktü tıpkı yaşadığım her şey gibi.
Biraz ihtimal varsa bile onu da elimden alacaklardı. Artık beni iyiye götüren hiçbir yol kalmayacaktı. Önüme kendi ellerimle taşları yığan da yine bendim. Ona nasıl vurdum? Ben böyle yetişmemiştim. Değil birine vurmak, karıncayı incitemezdim. Yoksa düşündükleri kadar kötü biri miydim? Onları haklı çıkarmak için çabalıyordum adeta
Yürüdükçe başımın döndüğünü hissetmeye başladığım sırada yatağın üzerine bağdaş kurup oturdum. Salondan gelen sessizliği dinledim. Sükût içinde geçen ve sonu gelmeyen dakikaların ne zaman öfkeli bir kükremeyle bozulacağını, kimin kapıyı çalıp yanıma geleceğini merakla bekliyordum.
Arel'e attığım o güçlü tokadı geri almamın bir yolu yoktu fakat özür dilemek ve bunu içinde bulunduğum sinir halinin yanlış bir yansıması olarak kabul etmesini söylemek için de geç değildi. Değeceğini bilsem, bir çırpıda aşağıya koşup af dilerdim. Ama laftan ve iyi niyetten anlamadığı için bunlar sadece manasız birkaç hareketten öteye geçmeyecekti. Zaten her şey onun yüzünden olmamış mıydı? Yine de asıl maksadım bu olmadığı için pişman bir biçimde acı düşlerimle sancılanmaya mecburdum.
Arel'in bana verdiği tek tepki dişlerinin arasından, 'Vera odana çık,' olmuştu.
Eğer bana bir şey yapmaya kalksaydı hepsi buna karşılık vermeye hazırdı. Fakat kendini bir şekilde geri tutup zarar verecek bir tepki göstermemişti. Bunun ardından titrek adımlarla merdivenin ucuna varmış, merakımdan ve yaşadığım olayın şokundan kısacık bir bakışla da olsa arkamı dönmüştüm. Arel ise kirpiklerini bile oynatmadan yere bakar halde kalmıştı. Sanki baktığı noktaya ölüm akıtıyordu.
Bedenimi yeniden sahanlığın bir köşesine sıkıştırıp onları izlemeye başladım. Hiçbir şey yaşanmamış gibi salonda oturur pozisyonda olan ve bir o kadar da dikkatli kalabalık, hatırlatmamak için de olsa konuşmuyordu. Sessizliği bozanın da yine Arel olması, hepsinin gözlerini yerinden kaldıran meraklı bir durumdu.
"Delfin onu aşağıya çağır. Söyleyeceklerim henüz bitmemişti. Nereye gideceğini merak etmiyorsa gelmek zorunda değil tabii ki. Nasıl olsa yarın öğrenecek."
Cümle kurarken kimsenin suratına bakmıyordu. Utancından mı, nefretinden mi, saklamaya çalıştığı herhangi bir duygunun açığa çıkmasından korktuğu için miydi, bunu kimse bilemezdi.
"Fikrini önce bize söylemen gerekmez mi Arel? Zaten o şimdiye kadar her şeyi kabul etmiş durumda. Eğer mantıklı bir yol ise bunu izleyecek kadar da akıllı bir kız. Ama ilk olarak bizimle paylaşmalısın." Delfin sözlerini yumuşatmaya çalışsa da suratından asıl okunan ifade merak duygusuydu.
"Bu konuyla ilgilenecek ve bizden daha çok bilgisi olan biri var. Merak etmeyin, şehrin ortasına terk edecek değiliz ben de mantıklı kararlar verebiliyorum bazen öyle değil mi?"
Arel artık onlara bakarak konuşuyordu. İçindeki her ne ise aşmış olmalıydı. Beni görürse sinirleri canlanır diye gizliliğimi koruyor, nefesimi dahi tutuyordum.
"Tamam o zaman söyle, kim bu üstün âlim?"
Fazlaca gerginleşen Noyan da başıma artık nasıl bir çorap örmeye çalışacağını tahmin etmeye çalışıyor haldeydi.
Arel'in sert çenesi biraz kasılır gibi oldu. Ağzından çıkacaklara hem onu dinleyenleri hem de kendini hazırlıyordu adeta. Güçlü sesini nasıl hafifletebilirse bu tonu yakalayabilmek adına kendini hazırlayıp başını yukarı kaldırırken sırtımı duvara yasladım.
"Alexander."
İsim ağzından çıktığı anda, evin içinde deliliğin son raddesine gelmiş birinin gülüşü gibi alaycı bir kahkaha yankılandı. Noyan aklını kaybetmiş gibi görünüyordu, belki de bunu zaten kaybedeli uzun zaman olmuş gibi kafasını sağa sola sallıyordu.
"Arel yeter artık, şu şakalarına bir son ver." Aniden ciddileşen yüzüyle yumruklarını sıktı. "Sen aklını mı kaçırdın? Lanet olası kafanın içinde günlerce düşündüğün çare bu muydu?"
Delfin bu sefer iki adam sert bir kavgaya tutuşsa da onları ayırmak için araya girmek yerine Noyan'ın tam yanında durdu.
"Başını bir yere çarptın da hafıza kaybı mı geçirdin? Ama bu mümkün değil, hiçbir hafıza kaybı Alexander'ı unutturamaz. Kendi ellerimizle teslim etmemizi istiyorsun bir de! Gerçekten kızın başına gelen bu şey sürgünden çok daha fazlası."
Delfin sözlerini kısık seslerle tekrarlarken ağır adımlarla volta atıyordu. Ellerini ağzının üzerinde birbirine kavuşturmuş bir şekilde kendiyle konuşuyordu.
"Tanrım bu sürgün değil, bu çözüm değil, başka bir yolu olmalı. Hayır başka bir yol, başka bir yol..."
Verilen tepkiler korkudan çok bu kişiyi daha fazla merak etmeme sebep oluyordu. Ne yapmış olabilirdi ki? Ve ben onun yanına neden götürülecektim?
"Kendinize gelin, uçurumdan aşağıya atalım demedim! Alexander onu görmeyi kabul etti. Orada kalacak diye bir şey yok, sadece farklı bir bakış açıyla değerlendirebilecek en bilgili kişi ne yazık ki o!"
"Yani sadece Vera'nın masum olup olmadığını öğrenmek için bunu yapacaksınız, öyle değil mi? Cevap evet ya da hayır olacak sonra geri gelecek."
Sare ilk kez konuşmuştu. Sürekli Delfin'in yanındaydı ve bazen sakinleştirmek istercesine sırtını sıvazlıyordu.
"Eğer bizden bunun için biraz zaman isterse ona istediğini vermek zorundayız. Hanedana gittiğimizde en azından Vera'nın suçlu ya da suçsuz olduğunu bilmiş bir şekilde karşılarında durabileceğiz. Bulaştığımız bu olayda başka kimse destek çıkmadı gördüğünüz gibi."
Burnundan soluyarak diğerlerine bakarken başlarına gelen en büyük hata olduğum su götürmez bir gerçekti.
Noyan, içinde hem pişmanlık hem ateş barından bakışlarını Arel'e doğrulttu. "Alexander bir mühürlüyü öldürdü! Dışlananlardan biri oldu, ona nasıl güveneceğiz?"
Nefesimi tutarken elimle ağzımı kapadım.
"Kıza beslediğin güven duygusunun yüzde birini Alexander'a verirsen hiçbir sorun çıkacağını sanmıyorum." Kollarını birbirine dolayıp meydan okuyan bakışlarıyla her birini süzdü. "Aynı şey senin için de geçerli Delfin."
"Başka seçeneğim olmadığını biliyorum! Tabii ki de Vera'yı yanımızda geri getirmeliyiz! Sadece yıllardır görmediğim suçlu bir adamla karşılaşmaktan korkuyorum!"
Delfin'in açık sözlü oluşuna kısa bir süre şaşırmıştım. Kendi kendini hep dizginleyebilen, içinden geçenleri kolay kolay ortaya dökmeyen yapıdaydı. Savaşçı bir kadının sahip olması gereken her özelliğe sahipti. Kolay güvenmeyen, zorluklara karşı güçlü, tehlikelere odaklı keskin bakışlı, korkusuz. Günlük hayatımızda rastladığımız her gizli kadın savaşçılar gibi. Fakat gerginlikten kısa sarı saçları dikelmişti adeta.
Bu bilinmezliğe daha fazla katlanamadan çıplak ayaklarımla gürültülü bir şekilde basamakları indim. Hiç kimsenin, hiçbir yerin Arel kadar kötümser olamayacağını düşünüyordum.
"İşte konuğunuz da geldi." Arel, dudaklarına yapışan kinayeli gülümsemesini bir hayal gibi gösterip anında geri çekti.
Bakışlarımı oradakilerin gözlerine dikemeyecek kadar bezgin bir halde salonun ortasına vardığımda, hükmüm kesinleşmiş halde sürüklendiğim dikenli serüvenimde ayakta kalmaya çalışan canlı bir kadavra gibiydim. Nereye gideceğimi bilmemekle beraber şu anda garip bir şekilde bunu merak da etmiyordum. Her şeyden vazgeçmiş depresif bir ruh haliyle mantıklı cümleler kurabileceğimi veya ikna edici bir yakarışta bulunabileceğimi de kestiremiyordum.
"Gitmeyi kabul ediyorum."
Sesimi titretmeden konuşabilmem kendimden beklemediğim bir performanstı. Diğerlerini şaşırtan şey ise çabucak onayladığım mecburi kabullenişimdi.
"Elbette gitmek zorundasın, başka yolun yok."
"Bunu senin bulduğun çözümün doğruluğuna inandığım için yapmıyorum. Sadece başıma daha ne kadar kötü bir şey gelebilir ki diyerek kabul ediyorum."
Bunu geride kalan hiçbir şeyi düşünmeden söylemiştim. Sarah... Bilebilir miydi şu an ne garip bir durumun içinde olduğumu? Bilse bile gelmesini istemezdim çünkü hepsi benim suçumdu. Nasıl girdiysem bu çamurlu yola, öyle de temizlenecektim suyun sıcak ya da soğuk olmasını umursamadan.
"O senin için endişelenirken yaptığına bak," dedi Noyan.
Rüyamdan bahsediyordu. Arel gözlerimin önünde acı çekse bile onu umursamamam gerektiği gerçeğinden.
"Benim adıma endişe duyması için hiçbir sebep yok. Ölmemi isteyip, küçük avuçlarını göğe kaldırıp uyumadan önce Tanrı'ya yalvarmıyorsa bir şey bilmiyorum."
Gözlerimde kuruyup kalan yaşlarla, kötülüğün neslini yıllardır gören ve farkında olmadan kendine de ayna tutan döküntü düşmanımın karşısında boynumu dikleştirdim. Benim için ipler çoktan kopmuştu.
"Gecenin dinginliği doluşmuş odamda, ayın gökyüzünde sessizce süzüldüğü gecelerde senin adını fısıldayarak yeryüzüne kötülük yapmam. Ayrıca ben inançlı biriyim. Tanrı'yı seninle uğraşması için meşgul edecek bir yakarışta da bulunmam."
Yaptığımız basit bir söz dalaşı mıydı yoksa kılıçtan keskin anılar inşa etmek mi? Birbirimize körüklediğimiz köklü nefreti düzeltebilmenin, hatta bunlardan sıyrılmanın bir yolu yoktu. Karşılıklı olarak bu kadar iğrenmemizin tek sebebi, ilk karşılaşmamızda başlayan ve gün geçtikçe katlanan güvensizlikti. Sanki başımızdan geçen kötü her bir hatıra, üzerimize kapanan karanlık örtülerin sebebi karşıdaki kişiymiş gibi geliyor olmalıydı ikimize de.
"Bak bu kuşağa daha önce rastlamamıştım." Düşünceli bir tavırla bana bakan Arel'in aklından geçen kelime oyunları onu keyiflendirir gibiydi.
Mecazi cümlelerim yerini sorgulayıcı bir meraka bıraktı. "Ne kuşağından bahsediyorsun?" Altından mantığa değer bir şey çıkmayacağını bilsem de oyununa ayak uydurup güçlü durmayı görev edinmiştim.
"Sen söz oyunları yapan yeni nesil bir cadı türü müsün?"
Arel'in yeşil gözleri kararlılıkla parlıyordu bana bakarken. Kötü ve eğlenceli. Rengini bir dua çiçeğinden de almış olabilirdi, zehirli bir duvar sarmaşığından da.
Bakışlarının rengini bir yeşim taşından almış olduğunu da düşünebilirdim. Eğer içimdeki olumsuzlukları alıp ruhumu dinlendirebilseydi.
Kollarımı göğsümde birleştirip meydan okurken, çarpık gülümsemeyle önce kafamı öne eğdim. Ardından parmak uçlarımda hafifçe yükseldim. "Biliyor musun Arel, benim tüm bu saçma sapan olaylarla ilk kez karşılaşmam bir yana da, daha önce hem iyiliğe dair böylesine yeminler edip sözde kutsanmış birinin, aynı zamanda bu kadar kara bir canavar olabileceğini tahmin etmezdim."
Ağzım kapalı gülümsememle geriye doğru attığım minik adımlarla adeta zafer bayrağımı aldım ve gidiyorum der gibiydim.
İçinde bulunduğumuz ahşap ev, beraber konumlandığımız küçük salonla birlikte adeta kristalle kaplanmış gibi donuktu. Kirpiklerimize buz taneleri asılı kalmış gibi zemheri bir konuşmaydı sanki gün boyu yapılanlar. Yeterince karmaşık düğümlenmiş oyunbaz ağlarda çıkışa ulaşmaya çalışırken, kavgalarımızla daha fazla ilmek atmaya engel olamıyorduk. Neydi bu içimizde gittikçe büyüyen savaş?
"Artık sakin olmanız gerektiğini düşünüyorum."
Delfin yanıma doğru gel demek isteyen bir bakış atsa da suratımda bu kadar çabuk vazgeçmek istemediğimi belli eden yalancı bir tebessüm vardı. Arel'in karşısında ezilmemek kendimi iyi hissettiğim tek şeydi.
"Ben gayet sakinim ama o canavar adımı kükredikçe bana da söz hakkı doğuyor."
"Vera yeter!" Delfin'in sesi tüm evde yankılandı. "İyi niyetini kaybetme dedikçe Arel'e ayak uydurman seni başka biri yapıyor! Bunu söylediğim için üzgünüm ama cesur olmakla patavatsız olmayı birbirine karıştırmaya başladın."
"Kendisi bana bulaşıyor, bir ezik gibi durmak zorunda değilim. Şimdi kalkmış beni sürgün ediyor koşup boynuna mı sarılmalıydım?"
Duydukları kafasını döndürmesine yeten Arel, "Kollarımı sana doğru açarsam bu dediğini o zaman yaparsın. Şimdi beni bu kötü düşleri kafamda kurmaya mecbur bırakma," diyerek bir kez daha yayına taktığı görünmez savaş okunu da fırlatmış oldu.
"İkinize de kocaman bir yeter diyorum! Alnıma susun yazılı bir neon tabela astığım zaman mı anlayacaksınız?" Sinirli ve bıkkın gözlerini henüz ergenlikten çıkamamış tavırlar sergileyen suratlarımızın arasında dolaştırdı. "Vera, sen daha Arel gelmeden önce rüyanda görüp endişelendiğini ne çabuk unuttun. Karşında onu iyi görünce tüm kuşkularını geride bırakıp sadece öfkeni alıp gelmişsin. Arel'i de asla savunmuyorum bunu yapmayacağımı bilecek kadar iyi tanıyor beni."
Arel zaten bunu merak etmemiş hatta alaya almıştı. Ben onu neden rüyamda görmüştüm ki? Bilinçaltı yansıması ve içimde yer eden korkularım sebep olabilirdi, bunda mantık dışı bir durum yoktu. Şu an aklımı kurcalayan asıl neden, rüyamda her ne gördüysem onun için endişelenmiş olmamdı. Bunu açıklamam da onu önemsiyormuş gibi bir izlenim bırakabileceği için iğrenmeyle suratımı buruşturdum.
"Nasıl görmüş beni, cehennemin içinde yanarken mi?"
"İnsan ait olduğu yerde acı çekmez."
Eğer Delfin ikaz etmiş olmasaydı bu sözleri daha yüksek bir sesle ağzımdan püskürtebilirdim. Ancak içimdeki mantıklı taraf daha fazla ileri gitmememi ve gerçek benliğimi bozmamamı fısıldıyordu.
"Senin için endişe duyabilecek tek tür de yine bir cadıdır öyle değil mi?" Kendime hâkim olamadığım için yeni bir uyarı almadan sözlerime devam ettim. "Karanlık bir ormanda üstün başın toprak içinde yatıyordun. Seni karanlıkta nasıl ayırt ettim bilmiyorum ama yoğun bir acı çekercesine bükülmüştün. Senden başka hiç kimse yoktu hatta herhangi bir nesne de yoktu. Sadece toprak ve kurumuş yapraklar dışında. Bir savaş varmış da düşmanların karanlığın ta kendisiymiş gibiydi."
Sözlerimi içindeki imalara kulak asmadan dikkatli bir şekilde dinlemişti. Ondan merakla cevap bekleyenlere de sadece suratıma neden bakıyorsunuz der gibi dikmişti gözlerini.
"Gördüğünüz gibi iyiyim işte. Ne sanıyorsunuz, Vera'nın bir kâhin olduğunu söyleyeceğimi mi?"
"Gerekli gereksiz her konuya yeterince değindiğimize göre şimdi asıl mevzuya gelelim." Noyan, kendine göre saçma gördüğü bu diyalogların sonlanması için konuya dalış yapmak zorundaymış gibi araya girdi. "Vera, yarın Alexander diye birinin yanına gitmemiz gerekecek. Hepimiz onu tanıyoruz ama bir sıkıntı var."
Sözlerinin burasında Delfin'den yardım ister gibi bakışlarını kadına doğrulttu.
"Alexander mührü alınmış biri," diyerek sözü aldı Delfin. "Daha önce arasında bir düşmanlığı bulunan başka bir mühürlüyü öldürmekle suçlanıyor. Kısacası hanedan onu kapı dışarı etti. Bu olay yaşanana kadar ben pek tanımazdım kendisini ama hakkında da kötü bir şey duymamıştım, güçlü bir savaşçıydı. Fakat korkman gerekmiyor biz zaten senin yanında olacağız. Hem senin masum olduğunu bilsek de oyunu kuralına göre oynamalıyız."
Sanki benim hakkımda bir konudan değil de hiç tanımadığım biri için hüküm veriliyormuş gibi heyecansız bir şekilde dinlemekteydim olan biteni. Etrafımdakiler yine travmatik bir bayılma bekleseler de kendimden emin duruşumla buna niyetli olmadığımı belli ediyordum geçen her bir saniyede.
"Neden korkayım, Delfin? Siz büyücüleri öldürüyorsunuz o da kendi ırkından birini öldürmüş. Kan kokusunu her iki ortamda da alabiliyorum. Tek fark uğruna savaşılan şeylerin değişkenliği."
Sanki yapraklar dallardan kopup özgürlüğe ulaşmak ister gibi yalvarmıştı havaya da ondan böyle güçlü esiyordu rüzgâr. Beyaz pervazlı pencereden içeri girmek isteyen bir yaratık gibi ıslık çıkarıyordu. Her bir vuruşunda kalpleri gümbürdetebiliyordu.
"Alexander'la iyi anlaşacak, farkındasınız değil mi?"
Kaşlarımı çatsam da Sare'ye cevap vermek yerine kendimi yakın bir koltuğa bıraktım.
"Bunu da nereden çıkardın?" Bugün alınganlığı üzerinde gibi görünen Noyan aslında kıskançlıktan ziyade beni koruma içgüdüsüyle hareket ediyordu.
"Bizim senelerdir kabullenemediğimiz adamı olduğu gibi benimsedi. Bunu neden yaptığını sorgulamak bir yana ondan korkmadı bile. Üstelik bir dakikadan kısa bir sürede. Alexander'ın da uzun zamandır ihtiyacı olan şey sorgusuz sualsiz güven değil mi?"
Alexander denen mahkûmun ne hissedeceği umurumda değil diye haykırmak istesem de sessizliğimin Arel'e daha sinir bozucu geldiğini biliyordum. Hepsi gibi hatta belki onlardan daha çok nefret ediyordu Alexander'dan. Düşmanımın düşmanı dostum olabilirdi.
"Ona arkadaş götürmüyoruz Sare. İkisinin de birbirine ne hissedeceğinin bir önemi yok. Yarın güneş batmaya yakın yola çıkacağız. Şimdi dinlenin, yarın önemli bir gün."
Bunlar emir yağdırmak gibi görünse de ufak tefek yönlendirmelerdi. Hiç değilse bu sorundan sıyrılmak için sorgusuz bir şekilde vazife havasına bürünmüş olmaları da mümkündü.
Şimdi istedikleri şey odalarına çekilip dinlenmek olduğu için birer birer dağılmaya başladılar. Merdivenden çıkarken onlara yetişmek için çaba sarf etmediğimden ağır hareket ediyordum. Kâbuslu bir gece geçireceksem su içmeye ihtiyaç duyacağım için çıktığım birkaç basamaktan inerek mutfağa yöneldim.
Arel'le karşılaşmamak için çıt çıkarmadan ama aynı zamanda dalgın bir ifadeyle yürürken alt katta bulunan kilerden bozma gibi duran odanın önünden geçeceğim an durdum. Küçük camdan dağınık yatağa şimşek gölgeleri vuruyordu. Gittikçe kötüleşen hava, ruhumu da çökertmişti. Sanırım böyle düşünen tek kişi ben değildim çünkü Arel de arkasını dönük güçsüz bir biçimde duruyordu.
Ceketini çıkardı, düzensiz katlanmış örtülerin üzerine fırlattı. Gömleğinin koluna yapışıp kalan ve hepimizden gizlediği çamurla karışık toz taneciklerini usulca çırptı.
"Bu kız başıma gelenleri nasıl bilebildi?"
Geri geri yürürken tırnaklarımı avuçlarıma bastırdım. Benim karanlık rüyam, karanlık bir gerçekti.