Ruh Perdesi

2422 Kelimeler
Karanlıkta güçsüz bir ışık yardımıyla parlayan gözleri, beni hem tanımaya çalışıyor hem de hakkımda en ufak bir şey öğrenmek istemiyor gibi bakıyordu. Ateşten canı yanmayan görünmez bir el mumun üstüne kapanıp ortalığı karanlığa boğsa bile gözlerindeki ışık yanmaya devam edecek gibiydi. Safir rengin derinliğinde gittikçe dibe batan bu küçük ışıltıda biraz hırs, biraz güç, biraz kırgınlık, yoğun olarak da gizem vardı. Tonlarca sırrı göz bebeklerine yerleştirmişçesine, fazlaca bilinmezdi. "Ciddiyim, istersen senin olabilir." Aramızdaki mesafe bir adımlık kadar yakın mıydı yoksa denizaşırı kadar uzak mıydı kestiremiyordum.  "Kitap okumaya vaktim yok ki, şu başıma gelenlere bak." Başıma gelen her şeyi biliyorsun der gibi söylemiştim bunları. "Eskiden çok güzel okurdum ama şimdi zaten etrafım en esrarengiz karakterlerle çevrili." Sen de onlardan birisin demek yerine, "Işığı neden açmıyorsun?" demekle yetindim. "Çünkü şu an için bu hafif karartı en doğrusu." Kafasını kitaplığa doğru çevirip, gözleriyle hızlıca isimleri taradı. Bu kadar seçenek arasından hangi kitabı istediğimi tahmin etmesi mümkün değildi. Alexander'ın yapacağı her ne ise buna başlamış olduğunu anlıyordum. Belki düşünce okuma gücü de vardı ve suçsuz olduğumu zaten anlamıştı. Bildiği çok şey var gibiydi ama hiçbirinden emin olamıyordum. Kafamdan geçenler yalnızca kuru tahminlerden ibaretti. "Aslında şu kahverengi cildi olan Jane Eyre büyüsüne kapılmıştım. Çok eskimiş olmalı, demek sen de benim gibi böyle kitaplar okumayı seviyorsun." Alexander mumu kitaplığın kenarına koyup, hafif bir tıngırdatmayla ağır romanı raftaki yerinden çıkardı. Gözlerim kısa bir süre eskiden dolu olup şimdi eksikliğini fazlasıyla belli eden kalın aralığa takılı kaldı. Muntazam bir şekilde dizilmişlerdi ama aralarından bir benzeri eksilince yokluğu fazlasıyla belli olmamış mıydı? Diğer kitaplar bu kesinti yüzünden boşluğa doğru devrilmese bile birileri tarafından diğer yöne doğru itilip arayı kapatmaya çalışacaklardı. Hayatımdaki aile boşluğunu doldurmak için attığım her bir adımda, farklı yönlere sürüklenmeme benziyordu. "1848 basım olan en güzel Charlotte Bronte romanı. Eski kitapları severim, zaman onları daha değerli yapıyor. Düşünsene bir buçuk asırlık kitap ellerinin arasında ve sayfalarını koparmaktan korkarak büyük bir özenle okuyorsun. Yatağına kurulup okuduğun, içine metal ayraçlar koyduğun kitaplara benzemiyorlar. Kapağını açarken bile büyük saygı besliyorsun."  Hararetli konuşsa bile benim gibi düşünen biriyle karşı karşıya olmak ister istemez heyecanlandırmıştı. Alexander'ın aşağıdaki soğuk tavırlarını bir kenara bırakıp şevkle konuşması gülümsememi sağladı. Çünkü ben de son iki senedir içine kapanık birinden beklenilen davranışların nasıl olduğunu çok iyi biliyordum. "Kesinlikle, bu his harika. Bir kitabı okuyorsun ve gerçek hayatta asla gidemeyeceğin yerlere ışınlanıyorsun." Alexander memnuniyetini belirten bir tebessümle elindeki ciltli kitabı bana uzattı. "Bir yolculuğa çıkman için uçuş biletin benden. Bununla okyanusları aşabilir, bir çayırın üzerinde ayağına diken batmadan yürüyebilirsin. Tanımak isteyeceğin en güzel insanlar burada. Seni hayal kırıklığına uğratmayacak kadar sadık, içinde bir şeyleri yeşertebilecek kadar da güçlüler." Kitap tavsiye etmekten çok, yeni bir hayat sunuyor gibiydi sözleri. Utangaç bir şekilde başka noktalara odaklanmaya çalıştım. "Güzel düşüncelerin için teşekkür ederim fakat etrafımda olup bitenler karşısında böyle güzel bir kitaba layığıyla odaklanamamaktan korkuyorum, hepsi bu." Kitabın heybetli görüntüsüne takılan bakışlarımla ekledim. "Hem bunu taşımak biraz zor olacak şu an üzerine rahatça kurulabileceğim kendime ait bir masam bile yok." Alexander da haklı olduğuma karar verdiğinden fazla üstelemedi. Kitabı tekrardan yerine koyunca tek parçası eksik olan kusursuz bir puzzle artık tamamlanmıştı. Mum tabağını dikkatlice iki parmağı arasında tutup, göz hizama kadar kaldırdı. "Buraya birtakım metotlar uygulamaya ve aslında senin kim olduğunu ortaya çıkarmaya geldik. Bana kalırsa hislerim söylediklerini kabul etmek yönünde ama test etmem gereken bazı noktalar var. Ateşe yakın durman da bu işin bir parçası." İlk defa gerçek anlamda muma odaklandım. Alexander'ın bunu istemesi yüzünden miydi bilmiyordum ama fikirlerimin beni engellemesine izin vermeden bir süre bakmaya çalıştım. "Hiçbir şey olmuyor." Kafamı ona doğru çevirince göz göze geldik. "Yoksa alevin bana bir tepki vermesi mi gerekiyordu?" Alexander bir öğretmen havasına bürünmüş gibi tane tane ve ciddi bir biçimde konuştu. "Elementlere karşı bazı çekim yasaları vardır, birtakım türleri etkileyen. Ateş, elementler arasında karanlık türlere karşı en güçlüsü olduğu için bu konuda bizi tatmin edecek cevaplar verebilir. Derinlemesine göz teması kurduğun zaman sabit duran bir fitilin hafifçe kıpırdamasına, alevin sönmesine veya artmasına sebep olabilirdin. Henüz çaylak olan efsunculardan bazıları bunu güçlerine engel olamadan yaparlar ve böylelikle çoğu zaman kendilerini ele verirler. Dikkatini çekerim, bazıları dedim."  Henüz işimiz bitmedi cümlesinin kibarcasıydı. "Ateşi ısınmak dışında başka bir şeyde kullanmamıştım ve bu yüzden üzgün değilim fakat yine de mantığım almıyor. Alevi en hafif hava akımı bile değiştirebilir ki." "Hava akımı durumunu değiştirir bu doğru ama sezgilerime güven. Bahsettiğim değişim o kadar hızlı gerçekleşir ki bunu sen bile ayırt edemezsin. Bu sefer yoğunlaşmana gerek kalmadan basit bir uygulama yapacağız, kenara çekil." Şaşkınla suratına bakmamak için biraz çabalamam gerekse de ayaklarımın kitaplığa doğru küçük adımlar attığını gördüğünde yerdeki halıyı kapı tarafına doğru sürükledi. Elini davetkâr bir biçimde uzatıp koyu renk döşemenin merkezine gelmem gerektiğini ima eden bir işaret yaptı. Yönlendirdiği yere geldiğimde şimdi ne yapacağını büyük bir bıkkınlıkla sormayı dilesem de bu fikri şimdilik bir kenara attım. Alexander'ın ateşe odaklanması ve hafifçe mum tabağını farklı yönlere döndürmesi, anlam veremediğim binlerce şeyden sadece biriydi. Ağır adımlarla etrafımda dönüyor, elindeki küçük kaseyi bazen yerle bir denecek kadar aşağıya indiriyor, bazense tepeme doğrultup, yukarıya bakmama sebep olacak kadar havaya kaldırıyordu. Arada bir kımıldamamam için yaptığı uyarılar ve adımları dışında ortamda en ufak ses yoktu. Nefes sesi, rüzgarın sebep olabileceği bir tıkırtı, aniden gelişen iç çekiş... Hiçbir şey. Gözlerimle turuncu ışığı takip ederken gölgem bazen piyanonun üzerine, bazen kapıya ve duvara, bazen de kitaplığa vuruyordu. Alexander'ın mumu yaklaştırmasına bağlı olarak kimi zaman bir fare kadar küçülüyor, kimi zaman da korkutucu bir canavar gibi devleşiyordu siluetim. En ufak kıpırtı yapmaktan çekinse de etrafımda bir ayin yapar gibi dönmesini komik buluyordum. Üzerinde kabile reisi olduğunu belli etmek isteyen, bunun için hayvan kemiklerinden oluşan kolyeler takmış, yüzü boyalı yerlilere benziyordu. Hayalinde beni kutsuyor muydu, vaftiz mi ediyordu ya da kurban mı ediyordu kestiremiyordum ama dudaklarımın kenarını ısırmama sebep olacak kadar gülünç göründüğünü biliyordum. Birkaç dakika sonunda herhangi bir aşırı tepki vermediğinden dolayı gerçekleştirdikleri ateş ayininin de benden yana olduğunu anlayıp gülümsedim. "Tüm bunları benim hangi özel gücümü görmek için yaptın? Olmayan özel güçlerimden bahsediyorum tabii." "Genelde cadıların ve de bazı büyücülerin gölgeleri olmaz. Her olasılığa karşı ışığı farklı yönlere doğrulttum ama gölgen hiçbir noktada yok olmadı, varlığını sürdürdü." Mumu tekrar kitaplığa koyup pencerenin önünde durdu. Aralık perdeden gökyüzünü gösterdi. "Biraz da ayın enerjisinden bahsedelim. Peki bu doğal ışık sende farklı hisler uyandırıyor mu?" Benden istenileni yaptığımı belirtir şekilde Alexander'ın durduğu yere geldim. Gökyüzüne doğru gözümü kırpmadan bakıyordum. Bu saf ışığın ne hissettirmesi gerektiğini bilmesem de tüm olanlardan dolayı zihnim ve bedenim gittikçe yorulmuştu. Her şeyin sona ermesini isterken, bu iyi dileğimin belki de hiç gerçekleşemeyeceğini düşünüyordum. Parmak uçlarım kalın perdeye dokunurken şu an için bulduğum en eğlenceli şey bir kumaş parçasıyla oynamaktı. "Eğer ay bana bir şeyler söylüyorsa bile ben bunu duymuyorum." Sesimdeki bıkkınlık belirten tonu gizlemek zorunda hissetmemiştim. "Söylediklerinde haklısın. Ay ışığının çekimsel gücüne karşı koyamadığı için öne doğru atılan cadılarla karşılaştım." "Yani bu odaya daha önce böyle türler mi girdi?" Parmaklarımı perdeden hızla çekip elimi üzerime sildim. Bir anda odada bulunan her şey bana itici ve tiksinç gelmeye başlamıştı. Alexander'ın omzumun dibinden güldüğünü hissettim. Tamam, belki de her şey o kadar iğrenç değildi. "Kaba olmak istemem ama buraya cadı olma ihtimaline en yakın olarak gelen tek kişi sensin. Bu ev babama aitti, o ölünce bile hemen yerleşmemiştim. Mührüm alındıktan sonra gidecek başka yerimin olmadığını fark ettiğim zaman geldim. Demek istediğim, tüm düşmanlara gücümü ispatladıktan sonraydı. Kimse buraya gelmeye cesaret edemez ya da ben hiçbir cadıya kapımı açmam." "O zaman önsezilerinle benim onlardan biri olmadığımı anlamıştın zaten, öyle değil mi?" Bu itiraf içimi rahatlatmıştı. "Bunu ilk dakikadan hissettim."  Onunla daha fazla ilk karşılaşma konusundan bahsetmek istemiyordum. Çok yabancı olduğum bir his gibiydi.  "Şimdi işimizin en derin ama aynı zamanda da en son aşamasına geldik." Cebinden çıkardığı küçük ahşap kutuyu havaya kaldırdı. "Bunun içinde, senin ruhunu görmem konusunda bana en çok yardımcı olacak şey var. Bir azurit taşı." Kutudan gözlerimi alamadım bir süre. "Doğal bir taş mı sana tüm benliğimi açmaya çalışacak? Basit bir taş işte, tarayıcıdan baksam daha mantıklı şeyler öğrenirdim." Her şey çok saçma diye söylendiğim anlardan birindeydim. Alexander kutuyu yavaş bir hareketle açtı. Kapağı sonuna kadar kaldırmamasına rağmen gözlerimi kısmama gülümsedi. "Tarayıcına Kızıl Mühürlüler tarafından kutsanmış azurit taşı yazsan karşına defalarca bunu mu demek istediniz butonu çıkar. Bu yüzden bırak da ben anlatayım." Gözlerini etrafta biraz dolaştırdıktan sonra arkamızdaki krem rengi koltuğa bakıp gülümsedi. "Bak, sakın yanlış anlama ve bunu bir psikolog seansı gibi düşün. Çünkü uzanmanı istemek zorundayım. Taşı alnının üzerine koymam gerekiyor." Gözlerimi devirerek o çok beğendiğim prenses modeli koltuğa baktım. Bunu yapmak zorunda mıydım bilmiyordum ama adama bir şekilde güveniyordum. Uyguladığı her bir deneye gülüp geçtikten sonra son aşamada pes etmek istemezdim. Zaten Alexander gerçekten bir ruh bilimciyse yaptıklarını sorgulamaktan vazgeçmeliydim. Derin bir iç çekişle koltuğa oturdum. Ondan tarafa bakmasam da her hareketimi gözlemlediğinin bilincindeydim. Başımı usulca koltuğun kenarına dayayıp uzandım. Botlarımın uçları kitaplığa birkaç santimetre mesafede kaldığı için de rahatlamıştım. Kollarımı iki yana uzatıp, bunu basit bir seans gibi hayal etme fikri iyi gelmişti. Alexander piyano taburesini kaldırarak koltuğun önüne getirdi. Yeleğini odaya girmeden önce çıkartmıştı. Yeteneklerini çalışır hale getirdiğini gözlerinin derinliğinden ve sessizliğinden anlıyordum. Kutuyu tekrardan açarken bile olabildiğince dikkatli davranıyordu. Kutudan çıkıp özgürlüğe kavuşan taşa bakakaldım. Okyanusun mavisi ve yeşilinin harmanlandığı bir renk karmaşasıydı. İçinde uçsuz bucaksız ormanları da görebiliyordum, sonsuz derin maviyi de. Günlük hayatta kullanılan doğal taşlardan biri değildi. Kenarları yumuşatılıp kusursuz düzenlenmiş, parlaklığını kaybetmemesi için defalarca şeffaf boyalar sürülen, takılarda gördüğüm taşlara hiç benzemiyordu. Yerin altından çıktığı ilk günde kalmış gibi kıvrımlı yapısını koruyordu. Detaylarında sim tanelerine benzer görünen ışıltılar ise gerçekti. Bakışlarımı anlık bir merakla yukarı doğru kaldırdım. Alexander, dikkatlice çıkarttığı taşı kutunun içinde bulunan mendille siliyordu. En küçük toz tanesinin bile ona yanıltıcı bilgiler vermesi ihtimali olabilir gibi özenli davranıyordu. İşine yoğunlaştığı için yüzünü tam anlamıyla inceleme fırsatı bulmuştum. Kısa kumral saçları düzgün taranmış olsa dahi, inatçı birkaç tutam hafif eğimli durduğu için alnının üstüne düşmüştü. Burnu oldukça düzdü bir heykelin elinden çıkmış gibi. Belirgin elmacık kemikleri, şekilli dudaklarıyla her mühürlü böyle kusursuz olmak zorunda mı diye düşünmemi gerektiren yapıdaydı. Çok iri olmamakla birlikte gelişmiş bir vücudu ve uzun boyuyla Delfin'den sadece birkaç yaş küçük duruyordu. Alexander da başını usulca kaldırınca gözlerimi süratle taşa diktim. Onun sezgilerinin güçlerini unuttuğuna inanamıyordum. "Azurit taşı zihnini açman konusunda sana yardımcı olurken, benim psişik güçlerim sayesinde de aramızda ruhsal bir köprü inşa etmiş oluyor. Kutsanmış olması da tam anlamıyla ruhunu kavramamı sağlıyor." "Yani azurit gücünü sonuna kadar gösterse bile bu tek başına yeterli olmuyor ve onu yönetebilmesi için doğuştan yetenekli bir bedene ihtiyacı var." "Sonuna kadar doğru anlamışsın. Bize neler yapabileceğini görelim." Tabureyi koltuğa iyice yaklaştırdı. Taşı dikkatli bir biçimde alnıma yerleştirince, soğuğu hissettiğimden biraz ürperir gibi oldum. "Şimdi senden gözlerimin içine bakmanı istiyorum. Sonrasında kapatmanı söyleyeceğim ve bilincin açık bir şekilde uykuda gibi hissetmeni sağlayacağım." Şimdi iki çift gözün sahipleri olarak birimiz aşağıda diğerimiz yukarıda olmak üzere hafif eğimli bir şekilde birbirimize odaklanmıştık. Kafamdan sürekli geçen düşünce şu an yaşananların da bu işin bir parçası olduğuydu. Açık kahve gözlerimin içine onun safir mavisi yansımaları doluyordu adeta. Aramızdaki akımı görünmez enerjiyi ve sezgisel bağı hissedince doğru zamanın geldiğini, bana tamamıyla odaklandığını anladım. "Gözlerini kapatabilirsin." Buyruğunu yerine getirince, melodisi veya bir ritmi olmayan ninni gibi konuşmaya devam etti. "Saç diplerinden ayak uçlarına kadar kadar tüm uzuvlarını hisset. Ruhunu aç, Vera Kuntay. İzin ver görmem gerekeni göreyim. Düşüncelerin seni bir hayale sürüklerse ona tutun. Aklına ne geldiğinin bir önemi yok. Geçmiş veya gelecek... Şimdiki zamanla arana ince bir perde çekmeye çalış. Sen birtakım düşlerin peşinden giderken ruhun bırak burada kalsın. Hayalin her ne ise havada asılı olduğunu düşün ve onu tutmak adına, içten içe yükseldiğini farz et. Gerçek benliğin burada güvende, rüyalarına kapılmakta özgürsün. Aklın ve hislerin yolculuğa çıksın. Ruhunu burada bırak, Vera Kuntay." Ayak parmaklarımın arasına kum taneleri dolarken, ince bir yosun bileklerime sürününce hafif bir gıdıklanma hissettim. Beyaz geceliğim sırılsıklam olmasına rağmen bunu umursamayacak kadar seviyordum denizi. Neden mayo giymek yerine eski model uzun kollu bir gecelik giydiğimi bilmesem bile bundan daha önemli şeyler vardı şu an. Kumsaldaki renk renk çiçekler gibi. Parmakları ışıltılı suya dokunurken, güneşin sarımsı hüzmeleri dalgaların yüzeyini kaplıyordu. Suyu ısıttığı için güneşe bile teşekkür ettim gülüşümle. O an kafamı denizin dibine kadar daldırmak istedim. Ciğerlerimi derin bir nefesle doldurup amatör bir dalış yaptım. Tuzun yakmasından korkmadan açtığım gözlerimle bulanık görüşümü düzeltmek için birkaç kez kırpıştırdım. Saçlarım bazen dalga yüzünden önüme gelse de kum tanelerini avucuma doldurup şakacı yosunu, beni gıdıklandıran bitkiyi bulabilmek için yüzmeye devam ettim. İçimdeki nefesin tükendiğini hissettiğim an, avuçlarımda kalan kumlarla hızla yüzeye çıktım. Ağzıma dolan tuzlu suyu püskürtürken gözlerimi açtım. Kendi etrafımda dönerken, ellerim havada kalmıştı. Kapalı tuttuğum yumruğu gevşek hareketlerle çözülürken, içinde bulunan çamur kıvamındaki kum taneleri bileklerimden aşağıya, kollarıma doğru süzülüyordu. Son kalıntılar da dirseklerimden kopup en dibe, ait oldukları yere düştü. Kıyıdan kilometrelerce uzaktaydım. Bu nasıl olabilmişti? Deniz, okyanusa dönüşmüştü. Bunun için derinliğini arttırmış, alanını yeryüzüne yaymış, sıcağını soğuğa çevirmişti. Güneşe bakmak için kafamı kaldırdığımda bulutsuz bir sisle karşılaştım. Deniz giderken güneşi de beraberinde götürmüş olmalıydı. Peki ben neden hâlâ buradaydım? Okyanusun ortasında olmama rağmen ayaklarımın yere değmesi belki imkânsızdı ama olanaksız diyebileceğim her şeyi görmüştüm. Bana güven veren çiçekli kıyı da yoktu artık. Yerini köklerinden koparılmış ve oraya atılmış gibi duran ölü ağaçlara bırakmıştı. Üşüyordum, nefret ediyordum üstümdeki gecelikten, esmeye başlayan rüzgardan korumuyordu beni. Kulaklarım bir sesle tırmalanır gibi oldu. Sağıma soluma baksam da sonsuzluktan başka hiçbir şey göremedim. Gözlerimi sımsıkı kapadım. Adımın söylenildiğini içimin derinlerinde bir yerlerde hissedince gözlerimi açtım. Alexander, tabureyi geriye itmiş, ayakta dikilmiş halde endişeyle bana bakıyordu. Hatırladığım tek şey kulaklarımda kalan dalga seslerinden ibaretti. Alnımın üzerinde azurit taşının soğukluğu da yoktu artık. Günlerce uyumuş gibi ağrıyan vücudumla doğrulmaya çalışırken, koluma dokunan elin bana yardım etmesine izin verdim. "Ne kadar zamandır uyuyorum?" Ellerimi başımın etrafına sardım bir faydası olabileceğini umut ederek. "Sanırım bu seans da burada bitti, öyle değil mi?" Cevap alamayınca kafamı kaldırdım ve Alexander'ın düşünceli ve oldukça ciddi bir biçimde bana doğru baktığını gördü. "Sorun ne?" Sessizlik en nefret ettiğim cevap olduğu için buna daha ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum. Ayağa kalkarken biraz sendelesem de şu an bunu umursayamayacaktım. Üstelik adamın her bir hareketime şüpheyle bakması ve kaşlarının çatık olması daha çok geriyordu. Birkaç adımda önüne dikilecek gücü kendimde buldum. Teni buz gibi soğuk görünen Alexander ellerini açıp kapıyor, çenesini sıkıyor, tavana bakıyor, gözlerini kaçırmanın her yolunu deniyordu. Dile getirip getiremeyeceğini bilmiyordum ama sonuç her ise duymak zorunda oluşum da omuzlarıma büyük bir yük bindiriyordu. "Vera, ben..." "Evet, sen..." Saniyeler saatlere dönüşmüş gibi sabırsızdı algılarım. "Ruhumda ne gördün, Alexander?" Tüm korkaklığını bir daha indirmemek üzere rafa kaldırır gibi kararlılıkla yanıma geldi. İki eliyle kollarımı tuttu. Gözlerimiz aynı mesafeye gelecek kadar başını eğdi. Bu şekilde beni daha çok endişelendirdiğini umursamadan tereddüt ettiği şeyi bir anda fısıldadı. "Aşağıdakilere söylemememiz gereken çok önemli bir şey gördüm."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE