Emsalsiz

2072 Kelimeler
Binlerce yıldızın doluştuğu gökyüzünde, ayın sahiplendiği geceye kuvvetli rüzgarlar doluştu. Siyah göğe ince bir çarşaf gibi sarmalanırken, yapraklara da usulca dokunan hayali bir eldi. Tenhalığı seviyor, ıssız ormanlarda daha özgür dolanıyordu. Gücü toprakların üzerine yığılmış biçare otları savurmaya da yeterdi, dallara sıkı sıkı tutunmuş yaprakları koparmaya da. Kainat izin verdikçe sürdürecekti hükmünü. Ferah bir nefha olması da istenebilirdi, tufan gibi bir esinti de. Yıkım benzeri bu gece de, hafif bir esinti ama aynı zamanda fırtına olmayı seçti rüzgar. İçimi kasıp kavuran, gerçekte ne olduğum hakkındaki bilinmezlik sabrımı taşırıyor, gücümü tüketiyordu. Yalan bir savrulma sonucu dahil olduğum serüvene cam kırıkları eklenmiş gibi her yanım acıyordu. Bedenimde değil, ruhunun içindeydi acısı. Katlanılamaz hale gelince öfkeyle karışık cümleler kurmaya çalıştım. "Bana ne olduğumu anlat! Ne görmen gerekiyordu da ne çıktı karşına? Bileyim artık bu lanet kabusun sebebini, lütfen." Kolay kolay üşümezdim ama dışarıdaki soğuk havayı engelleyemeyen duvarların içine hapsolmuştum adeta. Bana hakikati anlatsa belki anlamayacaktım, bunu da umursamıyordum. Herkesin kendini bilmeye, anlamlandıramasa da öğrenmeye hakkı vardı. "Görmem gereken bir ruh kalkanıydı. Ruh ile beden arasında bulunan, esasında renksiz duruşlu soyut bir katman olarak düşünebilirsin. Bu katman şeffaf olduğu için ruhun rengini yansıtabilir. Mühürlüleri incelemem gerektiği durumlarda onlarda kırmızı bir buhar görürüm. Ruhlarıyla beraber yaşayan o kızıl hakikati. Bu onların ruhunun kalkanıdır. İblis ruhlularda kara bir toz yığını görürüm. Kalkana dair tek şey, ruhlarında barınan kötülüğün aynası o siyahımsı buluttur." İstemsizce yüzünü buruşturmuştu. "İnsanların katıksız bedenlerine baktığım zaman ruhlarını veya bağlı oldukları bir şeyler varsa bile görmeme izin verilmez. Ne kadar yoğunlaşırsam yoğunlaşayım kavrayabildiğim tek şey, bedenleri ardındaki kemik rengi yansımadır." Söylediklerini hazmetmem için yavaşlaması gerektiğini fark edercesine durdu. "Yani ben ve diğer normal insanlar işte, öyle değil mi?" Öyle olmasına ihtiyacım vardı. Eğer kara bir bulutsa gördüğü, düşünmek bile istemiyordum. "Sende görmem gereken de buydu. Gözlerimi kapattığım an soyut buharlar dağılır, tekrar odaklanmam gerekir. Sen trans halindeyken defalarca odaklandım. Yemin ederim Vera, beynimin içindeki sinir sistemi altüst olana kadar bunu denemekten vazgeçmedim. Her defasında kemik rengi ışıltıyı görmeye çalıştım ve bunun olması için devam ettim." Her ne kadar dizlerimin bağı çözülecek kadar endişeli olsam da Alexander'ın gerçekleri anlamak için çabaladığını hatta beni masum çıkarmak için her yolu denediğini alnında oluşan yorgun ışıltılardan görebiliyordum. "İnsanlarda gördüğünle aynı değilse hangi duruma yakındı ruhum?" Bunun altından berbat bir şey çıkacağını hissediyordum. "Ne bunca yıl aldığım derslerde, ne bana yeteneklerimi geliştiren akıl hocalarında bunu açıklayan bir cevap duymamıştım. Belki dünyanın bir yerlerinde senin gibi olanlar vardır ama bizim başımıza ilk kez geldiği kesin." Sözlerini uzatsa bile gerçeğin dudaklarından dökülmek zorunda olacağını ikimiz de biliyorduk. "Senin ruhun kül grisi bir buğudan ibaret, Vera Kuntay." O esnada gök gürledi. Yankılandı. Kalbimi yerinden oynatacak kadar yankılandı. Sinir uçlarımda yankılandı. Beynimde yankılandı. Senin ruhun kül grisi bir buğudan ibaret! Kemik renginin sadeliğinden ve masumluğundan, en çok da normalliğinden yoksun bir gri. "Bu doğru değil, ben sıradan bir insanım. Sen başarılı bir ruh bilimci olabilirsin belki ama hatan bende patladı. Bak, görmüyor musun ellerimi, aynı!" Avuçlarımı açarken kanıt olabileceğini düşündüğüm sıradan ellerim titriyordu. "Bak saçlarım, gözlerim, kirpiklerim... hepsi gerçek!" Delicesine gülmekle bir cenaze mateminde gibi ağlamak arasında gidip geliyordum. "Mumdaki ateş, gölgem, ay ışığı, senin sezgilerin benden yanayken ruhum mu bana ihanet etti?" Sessiz kalmaya çalışan çığlığın vücut bulmuş haliydim. Alexander birkaç adım da öne doğru gelerek ürkek bir şekilde, elini koluma dokundurmaya çalıştı. Bilmiyordum tüm bunların sebebini. Gri ne demekti? Neye yakındı tam olarak? Aklıma gelenlerden kurtulmak için sürekli gözlerimi kapatıyordum. "Onlara bunu anlatmayacağız. Seni hanedana götürseler bile oradakilere ruhuna benim baktığımı söyleseler dışlanmış olmama rağmen tam olarak silinmeyen hukukumuz sayesinde buna güvenirler." Yabancı ama bir o kadar merhametli dokunuşundan sıyrıldım. Sadece birkaç gözyaşı ve kabullenmediğimi belli eden sözleriyle her şeyin aklıma yatmasına inanamıyordum. Asla eski hayatıma dönemeyeceğimi, gri sislerin sardığı gerçekleri hissettiğim gibi anlamıştım. "Bir başka ruh bilimciye danışamaz mıyız?" "Onlar seni bir şifacıya götürmeye kalkarlarsa gerçeği görme ihtimalleri yüksek. Herkes kolaylıkla bu kadar durugörü yeteneğine sahip olamaz fakat bu ihtimali de göz önünde bulundurmalıyız. Götürdükleri kişi eğer ruhunu benim kadar derinden görürse bunun sebebini araştırmak için ya seni kilitli tutacaktır ya da cadılara en yakın benzer bir kalkanda olduğuna diğerlerini ikna edip yaşamana bile izin vermeyecektir. Aynı şey onların bağlı olduğu hanedan için de geçerli." Mührü alındığı için kendisini onlarla birlik hissetmiyor gibi konuşmuştu. Ben de ikna olmuş ya da sessizce onaylamış değildim. "Son çareleri olmasaydı bana gelmezlerdi, mühürler dışlanmışları yeniden kabullenmezler. Söylediklerime güven ve kendini onların seni sürüklemek isteyecekleri bir diğer kapıdan uzak tut." "Ne istiyorsun yani benden? Kimsenin canımı acıtmasına izin vermeden hayatıma kendi ellerimle son vermemi mi?" Küçük bir çıkar yol, en ufacık bir çözümü kabul edecek gibi bakıyordum gözlerine. Kızgındım olan biten her şeye ama bir güzergâha ihtiyacım vardı. Tıpkı buraya geldiğim ilk andaki merhamet çağrısını vurgulamam gibiydi. "Burada kalmanı istiyorum. Burada güvendesin." O esnada yağmur damlaları toprağa düşmeye başladı. İçimdeki hırçın yanım ve kabullenemeyen mantığımla tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Ardından çözüm yolu olarak bana burada kalmayı teklif etmesini hoş karşılamayan yanım ağır bastı. "Sen sadece kendine bir arkadaş arıyorsun!" diyerek kabaca reddettim. Ona sırtımı dönüp geniş adımlarla kapının önüne geldim. "Dünyanın öbür ucuna da gitmekte özgürsün, buna müsaade ederlerse."  Bu sözleri, kararsızlık içinde  kısa bir an durmama sebep oldu.  "Fakat asla unutma, sırrın bende sonsuza kadar güvende." Kazağımın kolunu parmak uçlarıma kadar sündürmüş bir şekilde merdivenden inerken, henüz üst basamaklarda olduğum için kimse beni fark etmemişti. Noyan ve Boray kanepede oturmuş hararetli bir sohbet halindeydiler. Bugün ilk kez tanıştıklarını düşünmeme rağmen mutlaka şu ortak dersler dedikleri durumlardan dolayı bir araya geldikleri olmuştu. Masaya göz atınca çoktan toparlanıp düzenlendiğini, yaldızlı örtüsünün serildiğini fark ettim. Arel bile arada sırada Noyan'ın konuşma esnasında yaptığı esprilere veya komik anılara gülümsüyordu. İma ve soğukluktan uzak, gerçekçi bir gülüştü bu sefer ki. Onu gördüğüm ilk gün, aynı zamanda değişmez duygularını ilk kez duyduğum gün olmuştu. 'Sen varken huzur namına bir şey olmayacak. Ne uyku, ne gülmek, ne biraz olsun rahatlama. Geldiğin dakikadan beri hepsi son buldu, sen gidene kadar da bize uğramayacak.' Söküp atamadığım kötü anılarımdan birinden, birkaç cümle. Gitmeliydim, yok olmalıydım, özgür bırakmalıydım insanları. Gürültülü adımlarla basamaklardan inerken, adamların gülüşünün ciddileşmesi istenilmediğimi daha çok hissettirmişti. Noyan hemen yanıma ulaşınca merakını gizlemeden, "Nasılsın Vera?" diye sordu. Kibar çocuk, kimsin demek istememişti. Vereceğim cevabı düşünürken omzumu silkmekle yetindim. Şimdi herkes bana doğru bakarken Delfin ve Efser'in de mutfaktan duyup salona gelmeleri bir oldu. İkisinin bile arkadaş olduğunu görebiliyordum. Sanki ben olmadığım sürece mümkün olduğu kadar yoluna giriyordu dünya ve aradaki buzları eritip, dönmesi gerektiği yöne dönüyordu. Efser meraktan ziyade sevgilisini korumak için gelmiş gibi Boray'ın elini sıkıca tutunca aklımdan geçen düşüncelere daha çok inandım. "Tatlım yukarıda neler oldu, iyi misin?" Delfin kaygılı bakışlarla kolumu sıvazladı. "Ben tam olarak bilmiyorum. " Söylemeli miydim gri gerçeği yoksa Alexander'ı mı dinlemeliydim karar veremiyordum. Yeterince dışlanmamış gibi daha fazla eziyete uğrayacaktım. Belki bir başka sürgün, bir başka mekandı gereken. Ya da hiç tatmadığım soğuk ölüm, diye geçirirken içimden henüz buna hazır olmadığımı hissettim. "Alexander her şeyin yolunda olduğunu söylüyor," derken buldum kendimi. "Alexander nerede?" Arel yine en son konuşan ama en gerekli şeylerden birini soran olmuştu. "Yukarıyı topluyor." Dağılmış halı, sönmek üzere olan mum, açık perde ve son olarak her nereden aldıysa yerine koyması gereken kutuyu düşündüm. Bunlar hafızamdan asla silinemeyecek gibi duran mühim objelerdi. "Harika, o zaman biraz oturup dinlen çünkü çok solgun görünüyorsun. Sana bir fincan çay getireceğim." Delfin beni Noyan'a emanet ettikten sonra abla rolüne bürünüp hızlı adımlarla, salondan görülmesi mümkün olmayan mutfağa doğru yöneldi. Koltuğa kurulduğumda bu kadar kolay olabildiğine inanamıyordum. Hepsi bana inanmış gibiydi. Son sözün Alexander'da biteceğini bilsem de adam zaten aynı tarafta olduğumuzu söylemiş, ruhumla ilgili gördükleri konusunda beni ele vermeyeceğini belirtmişti. "Masum olduğunu en başından anlamıştık ama, hatırla Vera! İlk karşılaşmamız evet çok garipti yine de aynı gece bahçede konuşurken ve ertesi günlerde bunu hep hissettim. Ben bir kanıt aramıyordum ki. Kurallara uymak için geldik, mecbur olduğumuzdan."  "Hatırlıyorum," diye mırıldandım. "İlk andan şimdiki zamana kadar anılar tazeliğini koruyor." Gözlerimiz istemsizce Arel ile buluştu. İkimiz de aynı anda farklı yöne odaklandık. Bu o kadar kısa bir an sürdü ki, yanlışlıkla çarpışmış gibiydi bakışlarımız. "Bu durumda Arel, artık Vera'dan özür dilemelisin." Kazanan taraftan yana olmaktan mutlu görünüyordu Noyan. Pencereden bakmayı sürdürürken rüzgarın sessiz savaşının her birinin kelimelerinden daha katlanılabilir olduğunu düşünüyordum. Bunun farkında olsalar da bilmedikleri bir detay vardı ki, perdenin açık olduğu bu geniş pencereden hepsinin yansımasını da izleyebiliyordum. Noyan'ın heyecanlı duruşuna zıtlıkla karşılık veren Arel'in heykel gibi oturuşu bile oldukça netti. "Bunu yapmak zorunda değilim." Asla olmayacağını bilmesi lazımdı. Geldiğim ilk andan beri belki ağır konuşmuştu ama bunu haklı olarak yaptığını biliyordum. Ben bir bilinmeyendim, dolayısıyla güvenilmeyen. "Hayır yapmak zorundasın. Biraz erdemli ol," diyerek üsteledi Noyan. Fikri sorulmuş olmasa bile benden özür dilenmesini istemiyordum. Çünkü düşündükleri kadar toz pembe değildi hiçbir şey, yalan söylemiştim başıma geleceklerden korktuğum için. "Gerçekten bunu yapmak zorunda değil. Herkes kendi doğrularıyla yaşar." Oturduğum yerde vücuduma batan görünmez iğnelerin acısıyla utanıyor, yerin dibine giriyordum. "Ama savaşmaktan önce mühürlülere öğretilen daha önemli kurallar var. Erdemli, cömert, doğru sözlü, sabırlı, dürüst olmak gibi." Noyan'ın cümlesindeki dürüst kelimesi kulaklarımda yankılanırken, Delfin'in getirdiği çayı ellerim titremeden tutmaya çalıştım. "Belki Arel daha önce bu öğütleri dinlememiş olabilir. İnsanlar öğrenmediği şeyleri nasıl uygulayacağını bilmez, fazla üstüne gitme." Eğlence çıkmış gibi gülümseyen Efser, sevgilisinin uyarıcı birtakım homurtularını duymazlıktan gelerek başını Boray'ın omzuna yasladı. "Biri bana ne olduğunu açıklarsa onun nelere gücünün yettiğini söyleyebilirim." Savunmaya geçen Delfin, düşmanlık belirten karanlık bir gülümsemeyle kurmuştu bu cümlesini. Ortalığı kızıştırdığı için yerinde huzursuzca kıpırdanan Noyan, "Arel'in Vera'dan özür dilemesini söyledim," dedi çekingenlikle. Bu ortamda mı, der gibi bir bakış attı Delfin. "İstediğin şey doğru ama burada özür dilemek zorunda değil. Eve gidince konuşmalıyız bunları." Umursamaz duruşundan ilk kez sıyrılan Arel hızla atıldı. "Hiçbir yerde ondan özür dilemeyeceğim! Hepsi haklı tepkilerdi ve duvarlarımı sizin gibi basitçe kıramadığım için de üzgün olmamı bekliyorsanız değilim!" Benim yüzümden dönmeye başlayan felaket çarkları hızını arttırmıştı. Ya durdurmak için dokunup canımı yakacak ya da etrafımda ne var ne yoksa içine katıp gittikçe kızışan bir süratle döndürmesini izleyecektim. "Delfin ve Noyan, lütfen. O bunu yapmak zorunda değil. Her şeyi affedip unutuyorum eğer duymak istediğiniz buysa. "  Neyi affedecektim, onun zaten doğru olan hislerini mi? "Senden af dileyen yok," diye söylenen Arel'in de tabularını yıkamadığı bazı noktalar olmalıydı. "Grubun lideri olduğumu unutuyorsun." Delfin'in yapmacık gülümseyişi, uyarıcı ses tonuna eşlik etmişti. "Vera'dan özür dile. Şimdi." Diğer ekibe karşı sorunsuz olduklarını ve iyi geçindiklerini göstermeye çalışıyordu sanki. Otoritesinin baskın olduğunu kanıtlamak istiyordu. Efser bile oturuşunu dikleştirmişti. Dışarıda hüküm süren yağmurun dışında en ufak ses yoktu. Salon halkı büyük bir bekleyiş içindeydi. Arel'in gözlerinin içine bakmaya çekinmeyen tek kişi Delfin idi. Merdivende yankılanan adım sesleriyle kasvetli hava dağılırken, Alexander olabildiğince içten bir gülümseyişle yanımıza ulaştı. Elinde beyaz renkte dikdörtgen bir kutu vardı. "Özel bir şey konuşmuyordunuz, değil mi? Bölmek istemem." Efser ve Boray yanlarındayken böyle bir şey yapmayacaklarını en iyi o bilse de yüz ifadesi samimiydi. Delfin suratına sakin bir ifade yapıştırdı. "Vera'da herhangi bir sorun çıkmamış ve onu yanlış anladığımız için kendisinden özür diliyorduk. Sıra tam Arel'de iken sen geldin." Alexander her ne kadar bir şey anlamaz gibi dursa da başını sallamakla yetindi. Onlara gerçeği anlatmamam da ortak olduğumuz yanlışların ağırlığını en azından beraber yüklendiğimiz için daha iyiydim. "Her şey oldukça normal. Uzun zamandır denemediğim için odaklanmakta biraz zorlandım ama o hatalarımı görmezden gelip tüm sıkıcı seanslara dayandı. Uyguladığım metotlarda hiçbir sorun çıkmadı ama ben yine de tedbirli olmak istedim ve bildiğiniz gibi kutsanmış bir taş kullandım. Siz sormadan söyleyeyim, her ne kadar mührümü alıp beni dışlamış olsalar da birtakım özel şeyleri de elimde tutmam için izin verdiler. Aramızda garip bir bağ var, yeteneklerimden tamamıyla vazgeçmiyorlar." Esprili bir dille konuşsa da kimseye etki etmemiş, palyaço kılığında gelse de stres buharlarının dağılamayacağını o da çok geçmeden anlamışçasına durgunlaştı. Alexander'ın gerçekten güçlü bir savaşçı olduğunu duruşuna bakarak dahi anlayabilirdiniz. Sadece büyük bir hata yapmış, kendisi gibi bir mühürlüyü öldürmüştü. Bunun sebebini kimseyle paylaşmadığı için diğerleri ondan çekiniyordu. Oysa gayet ılımlı görünüyordu. "Biz de bu yüzden Arel'in ona söylemek istediklerini dinleyecektik."  Delfin özür diletmekte kararlıyken ben Arel'in böyle bir şey yapmayacağını bildiğimden içimi rahatlatmaya çalışıyordum. Belki telepati gücüyle duyar diye, lütfen bunun olmasına izin verme Alexander, gibi düşünceler geçiyordum aklımdan. Fakat Arel'in ağır hareketlerle yerinden kalkıp bana doğru yaklaştığını görünce içimden geçirdiğim her şeyi unuttum. Benden hiç özür dilememesi, zorla bir şeyler yapmasından daha iyiydi. Önüme gelince dudaklarını bir süre birbirine sıkıca bastırdı. Alnına dökülen siyah saçlarını düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı. Demek ki gerçekte nasılsa öyle dileyecekti özrünü. Mecburiyetle, imayla, bunu yapmaktan hoşlanmadığını belirtircesine. Kimsenin bu davranışını yapmayı beklemediği anda, bana kaktüs gibi batan yeşil bakışlarını geri çekmeden, diz kapaklarımın hizasında yere çöktü. Ellerini af diler gibi birbirine birleştirip adeta tısladı. "Beni bağışla, Vera Kuntay."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE