Yanlarından ayrılmadan önce Esma telefon numaramı almış ve haberleşeceğimizi söylemişti. Şimdilik ipler onun elindeymiş gibi davranacaktım, elini çok belli ediyordu ve sandığı kadar sinsi değildi. Ve sinsi olmaması onu gözümde kötü biri yapmıyordu. Aşk üçgenlerine burnumu sokmak istemiyordum ama benim hayatıma burunlarını uzatırlarsa bir miktar eğlence için ortalığı karıştırabilirdim!
Ayağa kalkıp, çantayı koluma astığım sırada Arın da ayaklanmıştı. "Siz oturun, Özgür'le konuşacaklarım var..."
Kampüs boyunca yürüdük. Bir şey kaçırıyormuşum gibi hissettiğimde dan diye durdum. "Doğru ya," diye mırıldandım hızla ona dönerken. "Sen niye geldin ilk günden okula?"
O da durmuş, yan yan yüzüme bakıyordu. "Anlaşma için!" dedi günaydın der gibi.
Dudaklarımı büzdüm ve yürümeye devam ettim, o da peşime takılmıştı. "Zaten yapmadık mı şu anlaşmayı? Dönüp dönüp tekrar mı yapacağız?"
"Hayır, geçen gün üzerine fazla konuşamadık. Günleri de belirlemedik... Üstelik numaranı da vermedin!"
"Sitem mi ediyorsun?" diye sordum şaşkınca, hayırdır der gibi.
"Hayır, sadece plansız yapılan işlerden nefret ettiğimi söylüyorum..."
Başımı salladım. "Tamam, Esma'dan alırsın numaramı..."
"Hayır," dedi sözümü keserek. "Sen ver, onunla konuşmak istemiyorum."
Gülerek omzumla ona vurdum. "Hayırdır? Aydınlanma mı yaşadın? Boynuzlandığını mı idrak ettin?"
Gözleri kısıldı ve yüzüme aksi aksi bakınca mecburen telefon numaramı verdim.
"Niye Esma'nın teklifini kabul ettin?" diye sordu aniden.
Arkamı dönüp ona baktım. "Ha?"
"Amacını öngörebildiğini biliyorum, seni ezmeye çalışacak."
Başımı yana eğdim ve hafifçe gülümsedim. "Kaçmak pek tarzım değil..."
Sırıttı. "O yüzden mi ilk tanıştığımızda benden kaçıyordun?"
Bozulmadım. "O para meselesiydi, mesele para olunca işler değişir."
Duraksadı. "Neyse, şimdilik bu kadar. Günleri telefonda konuşur ayarlarız."
"Hay hay." dedim.
"Gidiyorum."
Gülerek el salladım. "Görüşürüz!"
Başını iki defa salladıktan sonra otoparka yöneldi. Sanırım arabası vardı, onunla gelmişti ve onunla dönecekti.
İnsan bir seni de bırakayım derdi!
*
Eveet, geldik sıradaki derse. Üniversiteye başlayalı bir kaç gün olmuştu ve okulun görülmedik yerini bırakmamış, çevreye de sızmıştım. Kampüsün çevresindeki kafeler, parklar, özellikle okuldaki dev kütüphane, içimdeki minik kitap kurdunu büyülemişti.
"Kızım, sen!" diye seslendi hoca arkalara doğru.
Dersteydik. Bu hocayı ilk defa görüyordum. Gözlüklü ve ciddi bir siması vardı. Kaşlarını çatmış elindeki şeyle, -cetvel mi o?- arka sırayı işaret ediyordu.
Ben de arkada olmama rağmen hiç üstüme alınmadım.
"Kızım sana diyorum, bakma arkaya!" Galiba bana diyordu.
"Efendim hocam?" diye sordum gülümseyerek. Çoğu öğrencinin yüzü bu tarafa ve üzerime dönmüştü.
"Dersime neden pijamayla geldin?"
Bakışlarım üzerime düştü. Başta aldırış etmeyen kesim ise sihirli sözcük pijama kelimesiyle eksikliği tamamlamış, hemen bakışları üzerime sürü gibi yağmıştı. Şu an bütün sınıf bana bakıyordu. "Selam arkadaşlar!" dedim gülerek. Bir kısmı irkilirken birkaç kişi deli bu dercesine gülmüştü.
Hocaya döndüm. "Neden hocam, kıyafet serbestliği yok mu bu okulda?"
Duraksadı. Bir şey söyleyemedi. Bir süre sonra, "Önemli olan pijama değil," dedi. "Önemli olan dersime verdiğin ciddiyet. Dersime bu şekilde gelemezsin."
Şaşırmıştım. "Sadece ben mi?" diye sordum. Elimde tuttuğum kalemle çaprazımdaki bir erkeği işaret ettim. "Şu çocuk da altına bir eşofman giymiş ama," Sonra önlerdeki bir çocuğu gösterdim. "O da kırmızı bir pijamayla gelmiş." Dediğimde birkaç kişi gülmüştü. "Sonra o, şu," dedim beş, altı kişiyi daha işaret ederek. "Onlar pijamayla gelmiş olmuyor da, ben neden oluyorum?" diye sordum samimi bir merakla. "Kız olduğum için mi? Kızların rahat giyinmeye hakkı yok mu?" dedim başımı dikleştirerek.
Hoca dumura uğramış gibiydi. Şaşkındı, herkes şaşkındı.
Arkalardan bir alkış sesi duyduğumda, onu ikinci bir el takip etti sonrasında beş, sonrasında on kişi... Bütün sınıf alkışlıyordu.
Gülümsedim ve yerime oturarak ben de alkışlamaya başladım.
Bu dersten kesin kalmıştım, harika.
Sabahki faciadan sonra, üzerimdeki pijamayla okul koridorunda sanki podyumdaymışcasına gururla yürüdüm. Yanından geçtiklerim hariç çoğu kişinin umrunda bile değildim. Bu beni inanılmaz sevindiriyordu. Ne yaparsan yap, ne giyersen giy, ne konuşursan konuş kimsenin umrunda değildin. En çok bu hoşuma gitmişti, sanırım üniversite böyle bir yerdi.
"Ne yaptın ne yaptın?"
Elimdeki makasla kotu kestim. "Pijamayla gittim, ne var?"
"Kızım aklını mı kaybettin?" diye hayretle sordu yatağımda oturan Sibel. "Tamam, biraz deli olduğunu biliyordum ama bu kadarı..."
İlgisizce omuz silktim ve işime geri döndüm. "Yapılacaklar listemdeydi. Üniversitenin ilk günü okula pijamayla gitmek..." Güldüm. "Gerçi ilk gün değildi ama olsun."
Başını olumsuzca salladı. "Hastasın." Bakışları, ellerimdeki pantolona düştü. "Hem ne yapıyorsun sen?"
Makasla son dokunuşları yaptım. "Sorma ya, kot pantolonumun dizi yırtılmış. Biraz daha kestim ki moda gibi dursun."
Hayretle sordu. "Yani ölmüş pantolonu diriltmeye çalışıyorsun?"
"İşte oldu!" dedim gülerek. "Şimdi daha hava sıcak ya, giyerim ben bunu bir kaç ay daha."
Kollarını birbirine doladı. "Bazen senin yanında irkiliyorum Özgür."
İşim bittiğinde kot pantolonu bacaklarımdan geçirdim.
"Emre ne yapıyor?" diye sordu yüzünde aptal bir gülümsemeyle.
"Senin dersler ne yapıyor?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak. "Sınavların yok mu kızım senin bir iki haftaya?"
Yüzü asıldı. "Bazen annemden daha betersin Özgür."
Güldüm ve eğilip yanağından öptüm. "Seni sevdiğimden!"
Biraz gülümser gibi oldu. "Nereye gidiyorsun peki?"
İçine cüzdanı attığım küçük çantamı omzumdan geçirdim. "Pazara! Ben çıkıyorum şimdi, sen de çıktığında kapıyı örttüğünden emin ol."
"Tamam."
Son an da hatırlamamla, salondaki telefonumu da çantama atarak pazarın yolunu tuttum. Pazara giriş yaptığımda gülümsedim.
İlk kural; Önce hiçbir şey alma, fiyat al!
Böylelikle en uygun hangisiyse, geri dönüp o sebzeyi, meyveyi alabiliyordum.
Bir kaç tezgah ilerlemiştim ki, çalan telefonla işim bölündü. Tanımadığım bir numaraydı. Meşgule atıp tekrar tezgaha ilerlemiştim ki inatla aynı numara tekrar aradı.
"Buyur?"
"Hala bu hafta tek bir rapor bile vermedin!" Bir an irkildim ve telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. Ses Arın'a aitti. Doğru ya, geçen de aramıştı ama kaydetmeyi unutmuştum. Sesi oldukça sinirli geliyordu, sanırım onu biraz ciddiye almamı istiyordu.
"Abi bu ıspanaklar ne kadar?" diye sordum sessizce karşımdaki pazarcıya.
"Ispanak mı?! Rapor diyorum rapor!"
Pazar çantamın kulpunu omzuma sabitledikten sonra doğruldum ve esnafa kolay gelsin diyerek diğer tezgahlara bakınmaya koyuldum. "Şimdi gelemem, çok önemli işlerim var," dedim diğer bir adama sebzelerin fiyatını sorarken.
"Neymiş o önemli işlerin?"
"Pazardayım şimdi, çok istiyorsan gel burada vereyim rapor mudur nedir... Abi ne beşi ya, iki kilo alayım yedi olsun..."
"Tamam geliyorum, konum at." dedi, tak kapattı. Neye sinirlendiyse bu da. Konumu gönderecek bir akıllı telefonum yoktu, eski usul adresi kabataslak yazıp SMS ile gönderdim. Telefonu çantama atıp pazar alışverişime devam ettim.
Çok değil bir on dakika sonra pazarın girişinde görünmüştü. Gözlerinde güneş gözlüğüyle yüzünü gizleyerek yanıma geldi.
"Oha, nasıl buldun burayı?" diye sordum şaşkınca.
Kaşları hafif çatıktı. "Çarşamba pazarı nerede diye sordum direk tarif ettiler. Senin korkunç adresinden bulmam imkansızdı."
Göz ucuyla ona baktım. "Bu bulutlu havada ne diye güneş gözlüğü takıyorsun?" diye sordum ıspanakların parasını öderken.
"Manavdan neden almıyorsun?" dedi tezgahdaki ürünlere bakarak. "Hem bunlar çürük..." Sorumu savuşturmasını görmezden geldim.
"Ne çürüğü abicim ya, baksana mis gibi mallar. Biraz nemlenmiş sadece." Pazarcı savunmaya geçince Arın biraz utanmıştı. Kolay gelsin diyerek başka bir tezgaha geçtim.
"Çünkü manav pahalı... Kafayı mı yedin, pazar dururken manavdan kim alır?"
"Ben alıyorum." dedi.
Ona hafifçe gülümsedim. "Paran fazla geliyorsa bana verebilirsin."
Bana aldırmadı. Bakışları elimdeki poşetteydi. "Bu Salı doğum günü... Demir'in... Yüzsüz bizi de davet etmiş." Gözlerini devirdi. "Tabi biz de gideceğiz yüzsüz yüzsüz..."
"Biz?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak.
"Sen de geleceksin bizimle, havuz başı partisi olduğu için evini görgüsüzce sergileyecek herkese. Senden odasına girmeni istiyorum." Dikkatle gözlerime baktı. "İşe yarayacak her şeye bak, not defterleri, odasındaki resimler, günlük, mektuplar..."
"Mektup mu?" diye sordum lafını keserek. "Hangi çağda yaşıyorsun sen? Ayrıca günlüğü olduğuna emin misin?"
Sıkıntılı göründü. "Ne bileyim ben? Odasına girmişliğim mi var?"
Kollarımı birbirine doladım. "Sen bu adamı gerçekten sevmiyorsun."
"Adam deme şuna." dedi memnuniyetsizce.
Güldüm ve koluna vurdum. "Merak etme, hallederiz!"
Diğer sebzeleri pazar poşetine attım, işim bitmişti bu yüzden eve yürüdüğümde Arın'da arkamdan seğirtti.
"Demir'i hafife alma," diye uyardı beni. "Salak, kızların peşinde dolanan zengin züppesi gibi görünür ama kafasında bin tane tilki dolanır onun."
Ona baktım. "Yaa,"
Kafasını salladı. "Yaa."
Elimdeki ağır poşeti alarak yanımda yürümeye başladı. "Salı saat sekiz gibi seni almaya gelirim."
"Tamamdır!" Dudaklarımı büzdüm ve ne giyeceğimi düşünmeye başladım.
"Benimle gelsene iki dakika," dedi poşetleri kapımın önüne yavaşça bırakarak. Biraz ileriye park ettiği arabasını işaret ediyordu.
Ben de poşetleri yere bırakarak onu takip ettim. Arabanın yolcu kapısını açtı ve içinden bir torba çıkardı. "O gün bu elbiseyi giyin."
Bir an duraksadım ve bakışlarım torbadan ayrılarak onun gözlerine düştü. Kalbim bir iki saniye hızlandı. "Teşekkürler." diye mırıldandım ve elindeki torbayı aldım.
"Salı saat sekizde hazır ol, seni bekleyeceğim."
Boğazım kurudu birden, bir şey söyleyemedim sadece başımı salladım.
Arabaya bindi. "O halde görüşürüz."
El salladım. "Görüşürüz."