Emre abi konuşacaklarımız olduğunu mesaj atıp gelmemi isteyince, Hakan beni buluştukları mekana getirmişti. Arabadan önce inip yürümeye başladım.
"Özgür?" diye sordu Hakan yanıma gelerek. "Sen bir güzelleştin."
Kafamı ona çevirdim gülerek. "Yapma Hakan..." Saçlarımı geriye attım. "Ben hep güzeldim."
Sırıttı. "Benlerin falan da hep gitmiş."
Elimi yüzüme götürdüm. "Fondöten sürüyorum artık."
Deponun kapısını benim için açtı. "E kendine bakmanın zamanı gelmişti artık."
Aklımdaki düşüncelere tezat sırıttım ve benim için açtığı kapıdan içeri girdim.
Emre abinin omuzları gerginlikten kasılmış, biraz endişeyle beni bekliyordu. İçeride bir kaç kişi daha vardı.
"Her şey hazırlandı, değil mi?" diye sordu hızlıca. Soluklanmamızı bekleyemeyecek kadar aceleciydi tavırları.
"Evet," dedim ellerimi ceplerime koyarak. "Bu salı, parti gecesi gireceğim evlerine."
Ellerini birbirine sürttü. "Kasayı açabilecek misin?" Gergindi.
"İki gündür Hakan'la alıştırma yapıyoruz zaten," Karşımızda duvara yaslanmış sigarasını yakan Hakan'a diktim gözlerimi. Sözlerimi tasdiklemek istercesine kafasını salladı. "Dinlemeyi öğrendim. Pazartesiye kadar ustalaşacağım." dedim ciddiyetle. "Endişe etme, açacağım kasayı."
Emre abi düşünceli bir ifadeyle kafasını salladı. "Muhtemelen ihale belgeleri oradadır. Adamın evi, tek güvenli kalesi. Önce Demir Bora, sonra babası. Anladın değil mi?"
Başımı salladım. Yine başka bir depodaydık ama burası diğerlerine göre daha ev halindeydi. Duvara yaslı bir buzdolabı ve mermer tezgah vardı. Kenarda bir televizyon, karşısında iki koltuk diğer tarafta da iki dolap.
"Bu arada," dedi kuşkuyla. "Bu çocuk iki günde tanıdığı birini nasıl evindeki partiye davet etti birden? Tanışmıyorsunuz etmiyorsunuz..."
Ona yandan bir bakış atıp egoistçe gülümsedim. "Çekiciliğime dayanamadı elbette." Güldüm. "Bir şey soracağım..." dedim sessizce. "Burası kaldığınız ortak ev falan mı? Ben de kafama göre gidip gelebilirim değil mi?" Diğerleri uzakta olduğu için sesimi duymamışlardı. "Elektrik bu aralar çok geliyor."
"Hayır," dedi kesin bir dille. "Buraya sadece çağırdığımda geleceksin."
Gülerek kafamı salladım.
"Bak ciddiyim Özgür, kafana göre gidip gelme sakın."
Kafamı salladım.
"Gelmeyeceksin, tamam mı?"
Kaşlarımı kaldırdım. "Anlaşıldı, gelmeyeceğim!" dedim gülerek. "Seni görende burada para falan saklıyorsunuz sanır!"
Herkesin bakışları bana döndü.
"Şaka yaptım!" Oha, gerçekten de para saklıyorlardı!
"Neyse, dediklerimi anladın değil mi? Ne olur ne olmaz Hamza'yı da seninle birlikte göndereceğim. Her ihtimale karşı dışarıda seni bekleyecek, kasayı açmayı beceremezsen onu çağıracaksın."
Göz ucuyla kanepede uzanmış Hamza'ya baktım. Son kötü karşılaşmamızdan sonra bana pek iyimser yaklaştığını söyleyemezdim. Şu an bile öfkeli gözlerini yüzüme dikmiş, emri ben veriyormuşum gibi beni suçluyordu bakışlarıyla. Ona tatlı tatlı gülümseyip el salladım.
"Kaptan, ben gitmek zorunda mıyım? Hakan öğretmeni değil mi, o gitsin işte yanında!"
Emre abi alayvari sırıttı Hamza'nın sözlerine. "Allah Allah, siz ne zamandan beri kafanıza göre karar alır oldunuz? Hakan'ın o gün işi var! Yoksa ben de biliyorum sopa yutmuş gibi oturan senin yerine Hakan'ı göndermeyi..."
Kahkaha attım. "Sopa yutmuş!" Emre abinin koluna vurdum. "Çok iyiydi!"
Sanki Hamza'nın bakışları daha mı bir karardı? Emin olamadım.
-
Sabah tanımadığım bir numara ile açmıştım gözlerimi. Sabahın bu saatinde kim uyanmış, kim kalkmış, kim telefonu eline almış olabilirdi ki? Söylenerek açma tuşuna bastım ve kulağıma götürdüm.
"Efendim?" dedim kısık bir sesle.
"Ah uyandırdım mı?" diye sordu tanıdık bir ses. Ben bu sesi daha önce nerede duymuştum?
"Kimsin?" diye sordum gerçeklik algımı kaybetmemeye çalışarak. Hala gözlerimi aralamaya çalışıyordum.
"Esma ben! Aşk olsun, unuttun mu hemen?" Ah, şu Arın'ın nişanlısı Esma...
Kaşlarımı çatarak gözlerimi tamamiyle araladım, uyuyamayacağım anlaşılmıştı. "Ne oldu?" Yanımdaki komodinin üzerindeki saati kontrol ettim, sekiz buçuktu. Bu kız beni cumartesinin bu saatinde ne diye arıyordu şimdi?
Telefonun ucundan hafif melodik müzik sesi duyuluyordu. "Bugün programım müsait, onu haber vermek için aradım canım." Ne ara canı olmuştum ben şimdi bunun?
"Güzelmiş..." dedim mırıldanarak.
Güldü. "Planımızı da mı unuttun yoksa? Maniküre gidecektik hani?"
Birden doğruldum. O gün, bu gün müydü? "Hayır..." dedim gülerek. "Kaçta buluşalım?"
"On bir iyi mi? Adresi mesaj atarım sana."
"Olur."
"A, bu arada," dedi kapatmadan hemen önce. "Okuldan iki arkadaşım daha gelecek. Tatlı kızlardır, seversin."
Güldüm. "Tatlı kızları kim sevmez?"
Telefonu kapadığımda, hızlıca yatağımı toplayıp mutfakta bir şeyler atıştırdım. Bulaşıkları yıkayıp odama döndüğümde dolabımın önüne geçmiştim. Askıdaki giysileri karıştırdığımda şu anki kıyafetlerim, gireceğim savaş için gözüme pek iyi görünmemişlerdi. Sanırım Pandoranın Kutusunu açmanın vakti gelmişti.
Küçük dolabımdaki askıda dizili kıyafetleri bir kenara çekerek köşedeki kutuyu açığa çıkardım. Bir muharebeye giriyorsam bütün silahlarımı kuşanmalıydım.
Kutunun içindeki her şeyi yatağın üzerine yığdım. Kıyafetlerle birlikte makyaj çantası da yataktan sıyrılıp yere düşmüştü. Eskiden rengine bayıldığım, şimdi ise nefret ettiğim pembe makyaj çantasını yerden aldım. Havalar hala sıcak olduğu için siyah mini bir şort ve üzerine sıfır kol beyaz saten gömlek giymiştim. Gömleğin yakalarındaki dantel detaylarını seviyordum. Dün yatmadan önce duş alıp saçlarımı ördüğüm için, şimdi açtığımda dalgalı görünüyorlardı. Saçlarımın önlerini tel toka ile geriye sabitledikten sonra hazırdım. Kirpiklerime biraz rimel, dudaklarıma da pembe tonlarında dudak kremi sürdüm.
Ta-dam! Hazırdım.
Saat 10'a geliyordu. Anahtarımı yanımdan ayırmadığım küçük siyah çantama attıktan sonra dışarı çıktım. Attığı adrese gelebilmek için iki otobüs değiştirmiştim ve giden para yüzünden içim acıyordu. Burası okulun yakınlarındaki bir güzellik salonuydu. Madem üniversiteye bu kadar yakındı, ne diye tatil gününde buluşmuştuk ki? Dersten sonra da gelebilirdik, boşu boşuna yol param da gitmemiş olurdu.
Esma çoktan geldiklerine dair mesaj atmıştı. İçeri girmeden önce duraksadım ve ayağımdaki beyaz spor ayakkabılarını süzdüm. Bunları giymeyeli üç sene oluyordu. Neyse ki biraz sıksa da, hala ayağıma tam oluyorlardı.
Yüzüme kondurduğum gülümsemeyle dönen kapıdan içeri girdim ve direkt karşıdaki Esma'nın pembe gömleğini yakaladı gözlerim. Yüzündeki gülümseme ile bana el sallayıp yanlarına çağırıyordu. Ben de gülerek adımlarımı onlara doğru yönlendirdim. Biri kumral, diğeri esmer iki kız daha vardı yanında. Okuldan dediği kızlar bunlar olmalıydı.
"Selam!" dedim yanlarına vardığımda. Nezaketen gülümsediler.
"Hoş geldin Özgür," dedi Esma. Bizi tanıştırmak için yanındaki kızlara dönmüştü. "Bu Ezgi," Açık kumral saçlı kızı göstermişti. Aslında zorlasak sarışın diyebilirdik. Hafifçe uzattığı elini abartılı bir coşkuyla sıkıp gülümsedim. "Memnun oldum!"
"Özgür, bu da Betül." dedi Esma devam ederek. Solunda oturan, saçları kızıla boyalı esmer kızı işaret etmişti. Elini hafifçe uzattığında, yüzündeki sabitlemekte zorlandığı hafif bir tebessüm vardı. Onun da elini sıktım.
Görevlinin benim için gösterdiği yere geçip oturdum. Hemen ardından ışık hızında, burada çalıştığı belli olan iki kız yanıma ışınlanmış ve ellerimi avuçlarına hapsetmişlerdi.
"Bu sene başladın değil mi Üniversiteye?" diye sordu saçlarının yapılışını izleyen Ezgi.
"Evet!" dedim heyecanla.
"Hukuk, değil mi?" dedi Betül'de. Kendini konuşmaya zorluyormuş gibiydi. Gülümsedi. "Kaç yaşındasın bu arada?"
"On dokuz!" dedim sevecenlikle. Sorgulanıyormuş gibi hissediyordum. "Sizin kaçıncı seneniz?"
Betül kafasını bana çevirdi. "Benim son senem, Peyzaj mimarlığı okuyorum."
"Ben de Uluslararası İlişkiler okuyorum canım," dedi Ezgi de. "Esma ile aynı bölümdeyiz, ikimizin de üçüncü yılı."
Yani teknik olarak benden büyüktüler. Acaba Arın ve Ege kaç yaşındaydı?
Bir süre sıkıcı bir sohbete daldılar. Okuldaki dedikodulardan, yeni aldıkları eşyalarından bahsettiler. Tamamen görmezden gelindim bir süre, muhtemelen bilinçli yapılan bir eylemdi. Ne kadar sıkılsam sırıtmaktan geri durmadım.
"Cildiniz..." dedi tırnaklarımla uğraşan kız. Bakışlarımı ellerimden alıp ona götürdüğümde ilgiyle yüzüme baktığını fark ettim ve hafifçe gülümsedim. "Yüzünüz çok güzel. Cildiniz için özel bir ürün kullanıyor musunuz?"
Görevli kızın konuşmasıyla üçlünün bakışları da yüzüme odaklanmıştı. "Sahi," dedi Ezgi. "Geldiğinde fark ettim, çok güzel bir yüzün var Özgür. Üstelik lekesiz görünüyor. Yüzüne nasıl bakıyorsun?"
Güldüm. "Teşekkürler," Biraz utanmıştım ama çaktırmadım. "Sabah akşam yıkıyorum."
Sözlerime pek inanmamış gibilerdi yine de üzerinde durmadılar ve üzerimde tuttukları kısa ilgiyi alarak sıkıcı konuşmalarına geri döndüler.
Güzellik salonundaki işlerimiz bittiğinde yakınlardaki kızların ilgiyle bahsettiği cafe/bar tarzı bir yerde yemek yedik. Esma ısmarlamıştı, şikayetim yoktu.
Saat hızla geçmişti ve akşam üzeriydi. Bar tarafına geçmiş, bir şeyler içiyorduk. Artık eve gitmek istiyordum, ortada dönen dedikodulardan ve aptalca muhabbetlerinden sıkılmıştım. Telefonu çantama atarak kalkmaya hazırlandım.
"Demir dönmüş, duydunuz değil mi?" İşte bu konu kalmam için yeterli bir sebepti.
"Demir Bora mı?" diye sordu Ezgi emin olmak istercesine.
Esma geriye yaslandı. "E son sınıf oldu, dönsün bir zahmet."
"Demir kim?" diye sordum salağa yatarak. "Ondan heyecanla bahsediyorsunuz..."
Neyse ki Esma'nın Arın ve Ege'nin beni bu iş için tuttuklarından haberi yoktu, salağı oynamaya devam edebilirdim.
"Okulun Hakan Sabuncu şubesi." dedi Ezgi gülerek.
Sibel sayesinde istemesem de magazin dünyasına hakimdim, Hakan Sabuncu denen herif Türkiye'deki bütün ünlü isimlerle işi pişiren, çapkın ve tek gayesi para yemek olan zengin bir mirasyediydi.
Esma hevesle devam etti. "Türkiye için Hakan Sabuncu kimse, bizim okul içinde bu çocuk o işte."
Demek okulda çapkın bir ünü vardı, gerçi Arın da ondan pek iyi bir şekilde bahsetmemişti. Aralarında ne sorun var merak ediyordum.
"Bak Esma, kimler geliyor." dedi Betül heyecanla. Gözlerimi kızların işaret ettiği yere çevirdiğimde Arın ve Ege ikilisiyle karşılaştım.
Gülümsedim. Bir siz eksiktiniz.
Esma'nın yüzü büyük bir gülümsemeyle aydınlandığında bunu planladığını anladım. Bana ne yapacaktı acaba? Bir planı olmadan beni kız kıza takılmaya davet edeceğini düşünmüyordum.
İkilinin yüzü beni gördüklerinde şaşkınlıkla kaplandı. Ege biraz paniklerken, Arın aksi aksi yüzüme baktı. Bu buluşma için beni uyarmıştı, uyarısını göz ardı etmem ise onu huzursuzlandırmış olmalıydı. İkisine de gülümseyerek el salladım.
Masamıza gelip selam verdiler. Esmanın boş yanına Ege hızlıca kurulurken Arın da fazla düşünmeden benim yanıma oturmuştu. Tam karşımda oturan Esma'nın kaşları hafifçe çatılıp ona çevrilirken Arın umursamaz görünüyordu.
"Neden haber vermedin?" diye sessizce Ege'ye sordu Arın. Muhtemelen sessiz olduğunu sanıyordu ama tam yanımda olduğu için ne dediğini duyuyordum.
"Fena mı oğlum? Erkek erkeğe takılıp ne yapacağız, kalabalık daha eğlenceli olur."
Anlaşılan Arın bu masaya habersiz getirilmişti. Ege ve Esma'nın ilişkisinden dolayı rahatsız olduğunu biliyordum ama tuhaf bir şekilde Ege, diğer ikilinin nişanlı ilişkisinden zerre etkilenmiyor, birlikte olmaktan da gocunmuyordu. Tam ortasından izlemeye başladığım sürükleyici bir entrika dizisinin içine düşmüş gibiydim. Üçlünün arasındaki bağlantıyı ve geçmiş bölümlerde ne yaşandığını merak etmeden duramıyordum.
Ege sosyal bir çocuğa benziyordu. İlk dakikada kızlarla bir muhabbet başlatmış, masada sadece onların sesleri ve kahkahaları duyuluyordu. Ben çok nadir konuşmaya katılıyordum, Arın ise benden daha sessizdi. Arada bir iki kelime konuşuyor, uzun bir müddet susuyordu. Bu hali benim dışımda kimseyi şaşırtmadığı için, bunun onun genel tavrı olduğunu anladım.
"Bu arada arabanı gördüm, efsane!" diye atıldı Ezgi hevesle.
"Babam, son sınıf olduğum için mezuniyet hediyesi olarak almış." diyerek gösterişçi bir ifadeyle anlatmaya devam ediyordu Betül.
Ezgi hevesle öne atıldı. "Hatırlıyorum da, üniversiteyi kazandığın yıl Kırmızı bir Renault Clio hediye etmişti. Dehşet ötesi bir arabaydı."
"Eğer bir ay olmadan kaza yapmasaydı dehşet ötesi olmaya devam edebilirdi." diye alayla mırıldandı Esma. Betül'ün bir saniyeliğine Esma'ya attığı kinli bakışı yakalamıştım. Ama hemen ardından o bakış ustalıkla gölgelenmiş ve Betül hiçbir şey olmamış gibi gülümsemişti.
"Eee Özgür," dedi Ezgi. Bütün bakışlar üzerime çevrildi. "Sizinkiler sana üniversite hediyesi olarak ne aldı?"
Opss.
Bunu sorman mı gerekiyordu gerçekten? Bu kadar sığ mısın? Zenginliğini ve benim burslu olduğum gerçeğini başka şekilde de kanıtlayabilirsin.
Şimdi ailemin olmadığını söylemek, bana acımalarına sebep olurdu. Hiç gerek yoktu böyle şeylere. Acıyan bakışlar görmek, sahte teselliler duymak istemiyordum.
İçeceğimden bir yudum aldım ve gülümsedim.
"Ailem bana yemek ısmarladı." Çocuklar da ailem sayılırdı, öyle değil mi? Hem onlarla geçenlerde tavuk yemiştik, yalan sayılmazdı.
"Ne..." diye mırıldandı Betül. Yüzü alaylı bir ifade almış ve gözleri küçümsemeyle kısılmıştı. "Yemek mi sadece?"
"Bununla neden bu kadar ilgilendiniz?" diye sordu Arın. Sıkılmış gibiydi. "Yemek ödülden sayılmıyor mu?"
"Hayır, onu demek istemedim." Betül bozulmuştu, yardım istercesine diğerlerine baktı. "Ama sence de öyle değil mi Egemen? Böyle büyük bir olayın yemekle geçiştirilmemesi gerektiğinden bahsediyorum sadece."
Ege, ben karışmıyorum dercesine omuz silkti.
"Demeye çalıştığın-" Arın'ın kolundan tuttuğumda konuşmasını kesmiş oldum. Anne ve babamın olmadığı bilgisine sahip olduğundan bana acıyordu, bu yüzden beni savunmaya çalışıyordu. Ama buna gerek yoktu. Acımasına ihtiyacım hiç yoktu. Bu yüzden onu durdurdum ve yüzüme kondurduğum zarif tebessümle masada hafifçe öne eğildim.
"Demeye çalıştığın şeyi anlıyorum," dedim Betül'ün elini nazikçe tutarak. "Endişelenme... Ama bence üniversiteyi kazanmak o kadar da büyük bir olay değil. Böyle küçük bir mesele için büyük hediyeler alınması beni ezik hissettirirdi." Betül'ün kaşları çatıldığında hızlıca devam ettim. "Elbette ezik olduğunu söylemiyorum." dedim kaşlarımı kaldırarak. "Artık on dokuz yaşındayım," Ve sen yirmi üç yaşındasın! "Kendi kendime bakabilmek, sırtımı başkasına yaslamaktansa kendi ayaklarım üzerinde durmak benim için çok daha önemli. İleride o hediyeyi kendime alabilirim... Hak ettiğimi düşündüğümde."
Elimi geri çekip içeceğimden bir yudum aldığımda masadaki sessizlik hala bozulmamıştı. Arın bana biraz tuhaf bakıyordu. Ege ise saatine bakıyordu. Esma masaya bakıyor arada Ege'ye kaçamak bakışlar atıyordu. Ve ben eve dönmek istiyordum.
"Saat kaç?" diye seslendim çaprazımda oturan Ege'ye.
Dalgın bakışlarını saatinden kaldırıp bana çevirdi. "Bana niye soruyorsun, telefonuna baksana."
Huysuz tavrına alayla gülümsedim. "Daha yeni baktın saatine, uzatmadan söyle işte."
Omuz silkti ve geriye yaslandı. Ağzımı oynatarak ona çocuk musun diye sordum.
Alayla gülümseyip başını salladı.
Masada gözümü gezdirdiğimde Esma'nın düşmancıl bakışlarıyla karşılaştım. Gözleriyle resmen erkeğime dokunma sinyali veriyordu.
"Kalkacak mısın yoksa?" dedi Esma yüzünü asarak. "En eğlenceli saatler şimdi başlıyor. Oyun oynayacağız!"
"Oyun mu oynayacağız?" Ege heyecanlı görünüyordu. "Ne oynayacağız?"
O sırada bir garson, bardaklar ve içki şişeleriyle masaya gelmiş ve içkileri masaya servis etmeye başlamıştı. "En eğlenceli kısmı, ceza!" Gözlerini bana dikti. "Kaybeden shot atacak."
Yüzümü avucuma yaslayıp ona gülümsedim. Sabahtan beri beni neden davet ettiğini sorgulayıp, asıl hamlesini pusuda bekliyordum. Yani planın bu muydu? Amacın beni sarhoş edip, bir şekilde rezil etmek yani? Daha orijinal bir şeyler düşünemez miydin Esma?
Arın huzursuz gibiydi. İçkilere baktı. "Bu kokteyl ağır olmaz mı?"
"Niye endişeleniyorsun oğlum?" dedi Ege bardaklara elini uzatarak. "İkimizin de bünyesi sağlam sonuçta."
Arın alayla mırıldandı. "Kendim için mi endişeleniyorum salak?"
Ege içkileri hazırlamaya girişmişti bile. "Ha, ne dedin?"
"Herkes kabul ediyor, öyle değil mi gençler?" Esma yüksek sesle sorduğunda, Ege ve kızlar başını salladı.
Esma bu sefer özellikle bana döndü. "Sen de kabul ediyorsun, değil mi Özgür? Daha önce içki içtin, değil mi?" İçmediğimden o kadar emin görünüyordu ki.
"Evet." diye mırıldandım.
"Kabul ediyorsun o halde?" dedi meydan okurcasına.
"Evet!" dedim gülerek.
İçkiler hazırlanırken, elimi yasladığım çantamdaki telefon titredi. Çantamı kendime çekip kucağıma bıraktım ve dalgınca fermuarını açarak telefonu açığa çıkardım. Tuş kilidini açıp ekranla göz göze geldiğimde ise yüzümdeki bütün kan çekilmiş, tebessümüm silinmişti.
Numara yabancı olsa da, kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Gergince yutkundum ve gelen mesajı tekrar okudum.
-Bir yeni mesaj-
05....: Buldum seni.