1. Kayıp Prenses
Kraliçe Maria ve Kral Gerald'ın 15 yıl sonra tüm kraliyeti güzelliği ile mest edecek bir kızları dünyaya gelir. Gelişiyle tüm kraliyet çiçeklenir. Herkes bayram eder. Dükkânlar kapanır ve herkes sarayın bahçesine toplanır o güzel an için. Küçük bebek o gün tüm kraliyete gösterilecekti ve ona isim konulacaktı.
Kraliçe Maria kendi odasından çıkar. Yavaş adımlarla küçük prensesin odasına adımlar. 15 yıl beklediği an gelmişti. Bir kızı olmuştu ve onu tüm kraliyete gösterip isim vereceklerdi. Kalbindeki o heyecanla odaya yaklaşır. Kapıyı açar ve içeriye girer. Küçük prensesinin yanına yaklaşıp kokusunu içine çeker. Uyuyordu geleceğin prensesi. Ne kadar şanslı olduğunu bilmeden uyuyordu... Kraliçe Maria kızının alnına küçük bir buse bırakıp odadan ayrılır. Kral Geraldın yanına gider.
Vakit gelmişti...
Kral Gerald ve Kraliçe Maria birlikte sarayın bahçesine çıkarlar. Tüm kraliyet mutlulukla onları alkışlar. Bir birilerine bakıp gülümserler. Bu gün onların en mutlu günüydü...
Bebeğin getirilme anı gelir. Emir verilir. Herkes nefesini tutmuş geleceğin prensesini bekliyor.
Ve bir hizmetçi gelir... Ama elinde bebek yok.
Tüm bakışlar ona döner. Kaşlar çatılır. Kalp ritmleri artar.
Hizmetçi iki kelime eder:
"Prenses yok!"
Gök gürülder!
Fırtına kopar!
***
Dünya:
17ci yaşımın son gününe merhaba!
Gözlerimi hiç zorlanmadan açtım. Perdeyle kapanmış, bağlı olan pencereden yeni doğacak olan gün ışıkları yüzüme geliyordu. Bunu çok seviyordum.
Yatağımın yanında duran komodine döndüm. Annemin 17 yaşım olarken aldığı saate baktım.
06:30.
Küçüklüğümden beri her gün bu saatde kalkıyordum. Bu istemsizce oluyordu.
Yine her gün yaptığım gibi yatağımdan kalktım. Tavandan zemine kadar uzanan pencereye yaklaştım. Perdeyi çektim. Tek engel de yok olmuştu. Artık gün ışığı tam olarak odamı aydınlatıyordu. Yine her gün yaptığım gibi çıkan güneşi izlemeye başladım. Belki de en büyük şansım odamın penceresinin doğu ile karşı karşıya olmasıydı.
Güneş tüm güzelliğiyle ışık saçıyordu. O kadar güzeldi ki... Çoğu insan bunun farkında bile değil . Bir kere karanlığın nasıl aydınlığa dönüştüğünü izleseler... Bir kere kırmızı olan güneşin yükselerek nasıl sarıya boyandığını görseler... Bir kere sabahın huzurunu hissetseler... O sessizliğin, o sakinliğin , o sabah kokusunun verdiği huzurdan zevk alsalar... Benim gibi doğaya aşık olurlar.
Zaten doğa bu kadar güzelken ona nasıl hayranlık beslemeye biliriz ki?!
Biraz daha aşık olduğum manzaraya baktım. Bir az daha derken yaklaşık 1 saat falan.
Sonra hazırlanıp mutfağa gitdim. Annem yine döktürmüştü. Kahvaltıda bile. Seviyorum ben bu kadını.
"Nasılsın Eleonora? Yarın doğum günün heyecanlı mısın? "
"Ne demezsin çok heyecanlıyım gerçekten. Gece uyuyamadım. Ne heyecanı anne ya? Alt tarafı 1 sayı daha geliyor yaşımın üstüne. Sonra her şey yine normal."
"Ah, Eleonora. Hadi çabuk ye. Okula geç kalacaksın."
Kahvaltımı yapıp evden ayrıldım. Las Vegasın çok karizmatik olan sokaklarından geçmeye başladım.
Las Vegas...
Gerçekten o kadar tekin bir şehir olmamasına rağmen burayı çok seviyorum.
Biliyorum Las Vegas dediğimde ilk akıla gelen şey gece barlar, casinolar, kumar, içki, hırsızlık, mafya ve s. Ama seviyorum işte. Zaten benim sevmediğim şey yok.
15 dakikalık yolu vardı üniversitenin. Yürüyerek giderdim hep. Havayı hiss ederek. Bana huzur veriyordu atmosfer.
"Ella." Diye bağırarak koşup bana sarıldı Alice. Ben de nerede bu diyordum. Tanıştırayım Alice, benim en en en en en yakın best friend'm.
"Efendim Alice."
A:" Yarın doğum günün. Ay çok seviniyorum. " Kendisi çok sıcakkanlı, eğlenceli, deli dolu ve birazda salaktır.
"Neden?"
A:"E 18 yaşın oluyor kızım. Sevin yani. Sabahtan özgürsün."
"Ah Alice ben zaten hep özgürüm. "Dedim göz kırparak.
A:"Tabii. "...."Ya kızım bir şey söyleyecektim. Bizim okula bir meteor düşmüş. "
"Efendim?"
A:"Meteor diyorum kızım meteor. Hani böyle taş olan."
"Yeni avın o mu?" Dedim bıkkınca.
A:"Yok kızım ya. Ben sarışın severim. Bizim meteor esmer."
"Senin adına çok üzüldüm Alice." Dedim dudağımı büzerek.
A:"Üzülme üzülme. Yanında biri de var. Taş 2. "
"Haa ondan sen böyle neşelisin."
A:"Aynen." Dedi göz kırparak.
Üniversitenin kantinine gidip bir az oturduk. Zil çalınca da doğru derse. Alice o 2 meteorun bizim sınıfta olmadığına üzülmüştü biraz. Bizden 1 sınıf daha büyüktüler.
"Evet arkadaşlar bildiğiniz üzere size geçen hafta bir proje ödeviniz olduğunu söylemiştim. "
"Evet hocam."
"Bu projeyi bir üst sınıfla yapmanız gerekiyor. Ödev gelecek haftaya hazır olmalı. Arkadaşlarınızla konuşun ve ödevi vaktinde yetiştirin. "
A:"Bir dakika doğru duydum değil mi? O 2 meteorlarla mı yapacağız ödevi ? O zaman ben 2 el 2 ayaklı razıyım. "
"Salak kız." Dedim gülerek. "Ne zaman akıllanacaksın?"
A:"Ben akıllıyım zaten."
"Hihi tabi."
İşte sonra tüm ders boyu çalıştık.
A:"Bir kafeye falan mı gitsek ya?"
"Olur." Dedim sakince. Bu gün fazla sakindim. Normalde böyle değilim ben. Benim gibi hava da sakindi.
Üniversiteden çıkıp en yakındaki kafeye doğru yürümeye başladık. Ben telefonumla uğraşırken Alice birden bağırmaya başladı.
A:"Ay köpek. Üstüme geliyor. Gelme. Git. "
"Ne oldu kızım?"
A:"Görmüyor musun üstüme geliyor." Gerçektende köpek ağzının suyunu akıtarak Alice'in üstüne geliyordu.
A:"Yardım edin."
"Şşt tamam sakin. Gelme köpek git." Dedim sanki işe yarayacakmış gibi.
A:"Köpeğe gelme deyince gelmiyor değil mi? Bir de bana salak diyorsun." Im haklıydı. Panik yapmıştım biraz ama.
Köpek kısa bir anlık bana baktı sonra çıkıp gitti.
A:"Oha gitti. Sözünü dinledi resmen ya."
"Evcilmiş belkide."
A:"Galiba. Hadi gidelim."
"Hey Eleonora." Yine geldi sapık!
"Ne istiyorsun Jack?"
J:"Sen gayret iyi biliyorsun." Dedi sırıtarak. Tanıştırayım bana aşık olduğunu söyleyen Jack!
"Ya sen anlamıyor musun? Istemiyorum seni. Defol git."
J:"Isteyeceksin." Sinirleniyordum artık.
"SANA DEFOL GİT DEDİM. BİR DAHA BANA YAKLAŞMA." dedim ve o an gök gürüldedi, şimşek çaktı. Daha 10 saniye önce hava çok sakindi.
A:"Sana git diyor. Anlamıyor musun? Defol."
J:"Görüşeceğiz." Deyip çıkıp gitti.
A:"Adam gerizekalı ya. Insan laftan anlamaz mı ya? Git diyorsun ka-. Elianora beni duyuyor musun?"
"Ha. Evet."
A:"Pek öyle gözükmüyor. Neyse. Ne düşünüyorsun ki?"
"Havayı."
A:"Ne?"
"Hava çok sakindi az önce sonra gök gürüldedi ve simşek çaktı. Şimdi yine sakin."
A:"Ee Ella? Ne var burada? Hava işte. " Neyse zaten anlamayacaktı. Neden anlatıyorum ki.
"Boş ver. Doğru söylüyorsun. "
A:"Ella kırılma ama, bence gereksiz şeyler ve sen biraz fazla mı düşünüyorsun?"
"Boş ver dedim ya Alice. "
A:"Tamam."
"Affedersiniz Alice ve Eleonora siz misiniz?" Arkamı döndüğümüzde gördüğümüz kumral meteor adeta ışık saçıyordu. Oğlum sen dünyalı mısın?
"Evet. Buyurun?"dedim sakince. Etkilenmemiştim.
"Proje ödevini şimdi yapıyoruz da her kes geldi, siz kaldınız. "
"Neden şimdi yapıyoruz? 1 hafta vaktimiz var."
"Bazı arkadaşların yok. Hem erken yapmaktan zarar gelmez. Yoksa bizimde işimize gelmiyor." Dedi gülerek.
"Tamam geliyoruz."
"Sizin sınıfta olacağız."
"Tamam." Alice dönüp "Hadi gidelim." söylediğimde mal gibi giden çocuğun arkasından baktığını gördüm.
"Alice...hey"
A:""Ella"dedi" bu o çocuk."
"Hangi çocuk ? Neyden bahsediyorsun?" Birden bire bana dönüp gülerek bağırmaya başladı.
A:"Sabah demiştim ya 2 meteor düştü üniversiteye. İşte onlardan biri."
"Ah Alice!"
Üniversiteye doğru Alice'in zoruyla çekiştirilerek gittik. Sınıfa girip boş yerlerden birinde oturduk. Alice hanım gidip o çocuğun yanında oturmuştu. Deli.
Herkes birbiriyle sohbet ederken ben mal mal bakıyordum. Aslında çok sıcakkanlıydım. Ama bu gün durgunum.
"Yerimden kalk." diye gelen emir dolu bir cümleyle kafamı kaldırdım. Gördüğüm şey.. ah tam bir taş. Adam mısın oğlum sen? Bir dakika.
"Efendim?"
"Yerimden kalk diyorum." Dedi erkeksi sesiyle. Tamam sesi tabiki kadınsı olmayacaktı da...
"Git başka yerde otur. Burada ben oturuyorum görmüyor musun?" Kafasını yukarıya kaldırıp sabırsızca nefes verdi.
"Senin oturduğunu görüyorum ve buradan kalkmanı söylüyorum. Ayrıca sen galiba duymuyor musun? Benim yerim diyorum!" Sinirlenmişti. Alt tarafı yerinde oturmuştum, niye bu kadar sinirlendi ki?
"Burada adın yazmıyor. Başka bir yerde otur. Artık benim yerim."
Acaba taşlarla kavga etmek günah mıdır?
Şu an tüm gözler bizim üzerimizdeydi. Gerçi çoğunlukla onun.
"Arkadaşlar kavga etmeyin. Çocuk musunuz siz? Oturun bir yere." Dedi hoca.
Ben kafamı kaldırıp zafer dolu bir gülümseme sunmak isterken gördüğüm suratla adeta kanım dondu. Öyle hırsla bakıyordu ki. Beni öldürecekmiş gibi. Gerçi böyle bile çok yakışıklıydı.
Artık suratına bakamıyordum ve önüme döndüm. Alice bana 'ne oluyor' bakışları atıyordu. Tam ağzımı açıp 'anlatırım' diyecektim ki birisi sertçe sandelyemi itti. Düşmemek için masaya tutulmuştum. Yüzümü sola çevirdiğimde onun olduğunu gördüm. Yeni bir sandelye çekip yanıma oturmuştu.
"Kusura bakma küçük huysuz." Dedi sırıtarak. Bir sırıtma insana bu kadar mı yakışır?
***
Ödev sonunda bittiğinde eve gelmiştim. Esmer çocuğun adının Damien olduğunu öğrenmiştim. Ödev yaparken hiç bir şey olmamış gibi konuşmuştuk. Yani 'kalemi versene' falan filan.
"Eleonora yemek yemeyecek misin kızım? "
"Hayır anne. Okulda yedim bir şeyler. Hem geç oldu duş olup uyuyacağım."
"Tamam kızım . İyi geceler."
Odama geçip banyoya girdim. Ilık suyu açarak kendimi suyun akışına teslim ettim. Keşke yağmur yağsaydı da dışarıya çıkıp yağmurun altında ıslansaydım.
Duştan çıkıp saçımı kurutdum ve doğru yatağıma yattım . Zaten yatar yatmaz uykuya daldım.
***
Kimsesiz bir yerdeydim. Etrafta hiç kimse yoktu. Kraliyet gibi bir yere benziyordu burası. Ama solmuş, bitmiş, sanki hiç güneş çıkmamış gibi burada. Kara bulutlarla kaplıydı gökyüzü. Evler,dükkânlar ve saray vardı. Ama hiç çiçek, böcek, kuşlar yoktu.
Uzun yeşil bir elbise vardı üstümde. Saçlarım beyaz renkli, bukleliydi ve çiçeklerden hazırlanmış bir taç vardı üstünde.
"Eleonora!" Dedi kimse. Arkamı döndüm ama hiç kimse yoktu.
"Kimsiniz?"
"Etrafına bak Eleonora." Dedi yine aynı ses. Birkez daha baktım korkunç olan bu yere.
"Gökyüzünün kara bulutlu olmasının, çiçeklerin solmasının, kuşların okumamasının, her şeyin sebebi sensin!"
"Anlamadım? Ben bir şey yapmadım. "
"Sen kayıp olan bir prensessin. Geri dön Eleonora."
........
Kraliyet:
Yine her şey aynıydı. Asık olan yüzler, tam 18 yıl önce unutmuştu gülümsemeyi. Unutmuştu mutluluğu, sevinçi. Her geçen gün bir az daha fazla yitiriyordular umutlarını.
Kral Gerald ve Kraliçe Maria.
18 yıl boyunca her gün sabahtan kalkar tüm gün oturtup bir haber beklerler. İnançlarını kaybetmemiştiler ama yavaş yavaş kaybediyordular, her şeyin bir sonu olduğu gibi.
Yine aynı şekilde sabahın -artık gökyüzünü karartan bulutlarla nasıl sabah deniliyorsa- altısında kalkıp sarayın balkonuna çıkmıştı Kral ve Kraliçe. Bugün sonuncu umut günleriydi. Sabahtan bitecekti bu umut, inanç. Böyle karar vermiştiler.
"Efendim." Dedi sesi telaşla gelen bir saray büyücüsü .
18 yıl boyunca ilk defa bu balkonda sesleniliyordu Kral ve Kraliçeye. Heyecanla adama doğru döndüler.
"Size söylemem gereken bir konu var bay Kral Gerald ve bayan Kraliçe Maria."
"Seni dinliyoruz." Dedi kendine engel olamayarak titrek çıkan sesiyle Kraliçe Maria.
"Kral Gerald ve Kraliçe Maria kızınızı hissetmeye başladık. "
***
06:40.
Ne kadar garip bir rüya görmüştüm. Çocukluğumda hep prenses olmayı istemişimdir. Çizgi filmlere bakar hayaller kurardım. Hatta o kadar çok düşünürdüm ki rüyalar görürdüm ve çok sevinirdim. Yine öyle bir rüya görmüştüm. Ama bu garipti. Hepsinin aksine bu rüyada mutlu değildim ve en önemlisi rüya o kadar gerçekçiydi ki. Haraketlerime hakim ola bilmiştim. Istediğim şeyi sormuş, istediğim yere bakmıştım.
Neyse Alice doğru söylüyor. Önemsiz şeyleri çok düşünüyorum.
Sadece bir rüya.
Yatağımdan kalkıp yine pencereye doğru yürüdüm. Aslında bu gün 10 dakika geç kalkmıştım ve güneşin şu an az bir hissesinin gözükmesi gerekiyordu. Ama hala çıkmamıştı. Gökyüzü sadece ayın aydınlattığı kadardı.
Ah, tamam Alice. Ola bilir böyle şeyler, kafama takmayacağım!
Yerde ufak-ufak su birikimleri vardı. Demek ki gece yağmur yağmıştı.
Yarım saat sonra artık güneş tüm güzelliği ile parlıyordu. Yüzüme gelen ışıklar bazi insanların aksine benim gözümü ağrıtmıyordu. Aksine iyi hissettiriyordu.
Güzelliğe doymasamda, doymak zorundayım. Lavaboya gidip duş aldım. Omzumun arka kısmı ağrıyordu. Elimi değdirdiğimde yara gibi bir şey hissettim. Herhalde çantam sürtünmüştü.
Lavobadan çıkıp üstüme ince kollu kazak ve pantalon giydim. Botlarımı da götürüp aşağıya indim.
Kış da doğduğum için seviniyorum.
Mutfağa girdiğimde annem ve babam okumaya başladılar:
"Happy birthday to you!
Happy birthday to you,
Happy birthday, happy birthday,
Happy birthday to Eleonora!"
"Teşekkür ederim." Dedim şaşırarak.
Annem 'doğum günün kutlu olsun' diyerek bana sarıldı. Sonra babam.
Benim en büyük hazinemdi ailem. Onları o kadar çok seviyorum ki. Bana en büyük hediyelerdi.
"Ne demek güzel kızım. İyi doğdun meleğim. İyi ki benim, bizim kızımızsın. Seni çok seviyoruz."
"Bende sizi çok seviyorum." Diyerek sarıldım ikisine de. Değerli hazineme.
Kahvaltı yaptıktan sonra telefonumu odamda unuttuğumu hatırlayıp odama çıktım.
İnsan telefonunu unutur mu hiç?
Odama çıkıp komodinimin üstünden telefonumu aldım. Geri çevrilirken gözüme bir şey ilişti. Yatağımın üzerinde küçük bir kutu vardı. Yaklaşıp kutuyu elime aldım ve açtım.
Aman Tanrım!
Bu çok güzeldi. Kutunun içinde kolye vardı ve o kadar güzeldi ki...
Annem almış olmalı, ağaçları çok sevdiğimi en iyi o biliyor çünkü.
Hemem aynanın önüne geçip kolyeyi boynuma taktım. Çok güzel durmuştu.
Koşarak mutfağa gittim.
"Teşekkür ederim anneciğim. " Annem olan namı değer Maria Watson bir şey değil edasıyla bakış attı bana. Sonra kollarını açtı ve artık o kolların arasındayım. Sarılmamız bitince ayrıldık ve hemen çantamı alıp kendi odasından çıkmakta olan babam- namı değer Gerald Watson'un yanağına öpücük kondurdum.
"Hoşçakalın!" Dedim evden çıkarken.
Okula gidinceye kadar tüm yolu yerde birikmiş yağmur damlalarına basarak gittim.
Bu gerçekten size delilik gibi gele bilir. Ama gerçekten o kadar güzel hissettiyor ki.
Tamam birazcık ayakkabılarınız kirlene bilir.
Üniversitenin koca kapısından içeri girerken ilk gözüme değen dünkü çocuk-Damien- olmuştu. Alice'in hayranlık duyduğu, adının Edward olduğunu öğrendiğimiz çocukla bankta oturmuştu. Edward ona birşeyler anlatıyordu ama o pek dinliyor gibi değildi. Galiba...Bana bakıyordu.
Ama şu an onun bana baktığını görüyorsam demek ki bende ona bakıyorum. O bana bakıyorsa demek ki benim de ona baktığımı görüyor.
Harika tespit. Alkış lütfen! Çok çabuk anladım. Bravo bana!
Ben tam gözlerimi başka tarafa çevirecektim ki, birinin sırtıma atlamasıyla yere düştüm.
ALİCE!!!
Saçlarımı önümden çekip sakinleşmek için derin nefesler aldım. Tamam bu gün kızmak yok!
Kafamı yerden kaldırdığımda bana uzanmış olan bir el olduğunu fark ettim. Elin sahibi...
Damiendi.
Ve o benim düşmemi gördü. Benim rezilliğime tanık oldu. Dün atar yaptığım adamın önünde rezil olmuştum.
D:"Ağaç oldum." Elini tutarak ayağa kalktım.
"Senden yardım istemedim."
D:"İyi misin?"
"Evet."
A:"Ella çok özür dilerim. Ben öyle doğum günün heyecanıyla bir anda oldu."
"Tamam Alice. Sorun yok." Dedim ama 'sonra konuşacağız' bakışlarını eksik etmedim.
D:"Doğum günün mü? "
"Evet."
D:"Dünya için en kötü günlerden biri yani."
Benimle dalga mı geçiyor?
"Efendim?!"
D:"Yok bir şey." Dedi ve çıkıp gitti.
***
Ders Biolojiydi. Ve hoca 2 sınıfı birleştirip ders çalıştırıyordu. Tahmin edin o sınıf hangi sınıf?
Damienler...
Ve benim sadık arkadaşım gidip Edwardın yanına oturmuştu. Çok sadık ama değil mi?
Şu an tahmin edin nerede oturuyorum?
Damienin yanında...
Alice kendini Edwardın yanına sokunca tek boş yer kalmıştı, oda Damienin yanıydı.
Ve bu arada Alice aklınca Damien ve benim arami yapıyor. Salak olduğunu söylemiştim.
Konu havayla bulaşan hastalıklardı. Güzelim havayla nasıl hastalık bulaşa bilir ki? Hep insanların işi işte.
Bu arada tıp okuyorum.
"Arkadaşlar size bir sorum olacak. Ne tür havayı seversiniz?"
Hoca ön sırada oturanlarla konuşmaya başlayınca, geldiğimden beri sadece bir kaç kez hocaya bakmış ve defterine bir şeyler karalayan Damien bana döndü:
"Sen?"
"Ne ben?"
"Ne tür havayı seversin?" Aysberg eriyor muydu? Merakla cevabımı beklemeye başladı.
"Farketmez. Hepsi bir-birinden güzel bence." Dudağı yana doğru kıvrıldı.
"Sen?" Sorumu geciktirmedim.
"Ben doğaya nefret ederim. Böyle oluncada havadan da tabii. Ama illa bir cevap almak istiyorsan yağmurlu diye bilirim." Bir insan nasıl doğaya nefret ederdi? Hiç mi sevmezdi? Tam ağzımı açıp cevap verecekken bana dönüp gözlerimin içine baktı ve devam etti:
"Yani, ağlamak yakışır sana."
Ne?
"Gerizekalı olma ihtimalin yüzde kaç acaba? Konuyu nereden nereye bağladın?" Gülerek kafasını aşağıya eğdi.
"Yüzde sıfır."dedi ve zil çaldı. Bir şey söylememe fırsat vermeden çıkıp gitti.
Ne salaklar var dünyada Tanrım.
Kitaplarımı çantama koyup ayağa kalktım. Gidecekken Damienin defterini unuttuğunu gördüm.
Salak işte!
Defteri elime aldım, dışarıya çıkacakken durdum. Az önce ne karaladığına baksam mı?
Bakayım bence ya. Kötü bir şey yapmıyorum ki.
Defterin ilk sayfasını açtım yavaşça. Kendimi aksiyon filmlerindeki gibi hissediyorum. Bir yazı yazmıştı:
Konu: Hava hastalıkları.
Öğretmenin sevdiği hava 'durgun'.
"Öğretmenim!" diye seslendi hocaya Alice.
"Buyur kızım."
"Siz ne tür hava seviyorsunuz? Söylemediniz."
"Durgun havayı severim."
Bir deftere bir de hocaya baktım.
"Teşekkürler hocam."
Nasıl bile bilirdi? Hemde önceden? Aynı şekilde konuyuda bilmişti. Ama ben sınıfa geldiğimden bir şeyler çiziyordu ve hoca konuyu çok sonradan söylemişti. Bunu da geçtim. Hoca konuyu söyler-söylemez Damien bana dönmüştü. Bir daha da bir şey yazmamıştı deftere.
"Ella..." Düşüncelerimden ayrılıp Alice döndüm.
"Hadi gelsene. Sana sesleniyorum sabahtan beri."
"Geldim."
Damien Sanders...
Kimsin?
***
"Alice çekiştirip durmasana!"
A:"Çabuk gel o zaman sende. Kaplumbağa sanki kız. " Bu kız benim normal hayatımı anormal eden kızdı. Okuldan çıktıktan sonra beni AVM'ye götürmüş, bütün gün alışveriş yaptırmıştı. Doğum günümü ne kadar da özel geçiriyorum.
Şimdi de tutturmuş eve gidelim. Sabahtan beri bir şey yemedim. İnsaf bir az ya. Hani bir az yapalım, iyi bir şeydir.
Eve gelip kapıyı açtım ve içeriye girdik. Işıklar kapalıydı.
Şu an doğum günü sürprizi bekliyorum...
İşte...Işıklar yanar ve her kes salakça bağırmaya başlar. Yani her yıl doğum günümde akşam eve geliyorum ve aynı manzarayla karşılaşıyorum. Tadı kaçtı biraz.
Ailem ve okul arkadaşlarım hepsi tek-tek gelip doğum günümü kutladılar.
"Teşekkür ederim." Ve milyon kez.
Normal bir doğum günü partisi gibi ilerledi parti. Her kes müzik eşliğinde dans ediyor ve s. Mumları üfleyip, pastayı kestiğimizde ise her kes hediyelerimi verdi. Evet hediye severim.
Saat 11e geldiğinde her kes dağılmaya başladı. Alice bizde kalacağı için birlikte odama geçtik. Girir-girmez Alice koltukta oturup telefonla oynamaya başladı.
"Ne yapıyorsun sen?"
"Mesajlaşıyorum."
"Kiminle?"
"Edwardla."
"Ne çabuk işi pişirdiniz."
"Arkadaşız biz." Diyerek şirince gülümsedi.
"Tabi tabi." Dedim imayla. Alice bir erkekle arkadaş kelimesinin 'a' harfi bile olamazdı.
Çok uykum var ve uyumak istiyorum. Oturduğum yerden kalkıp yatağımı açtım. Alice'de yer hazırladıktan sonra mutfağa boşalmış sürahimi doldurmaya gittim.
Annem ve babam hala mutfaktalardı.
"Ne yapıyorsunuz burada?"
"Gördüğün gibi kızım. Baban çay içiyor, bende ortalığı topluyorum."
"Yardım edeyim anne."
"Hayır gerek yok. Bitti zaten. Sen neden geldin?" Sürahini gösterip su dolduracağımı söyledim.
"Eleonora, ne kadar güzel bir kolye. Kim aldı sana? " diyerek yakınlaşıp boynumdaki kolyeyi incelemeye başladı annem.
Kendi almamış mıydı bunu?
Belkide babam almıştır diye düşünerek babama döndüğümde kısa bir süre bana baktı ve sonra konuşmaya başladı.
"Ah tamam. Bence de güzel bir kolye. "
Bu ne demek oluyor? Kolyeyi onlar almamış mıydı? Onlar almadıysa kim aldı ve odama nasıl koydu?
"Kızım söylesene kim aldı kolyeyi sana?"
"A-arkadaşım. Okuldan." Diyerek koşup odama çıktım.
İçeriye girip kapıyı kapattım. Alice uyumuştu. Sürahini yerine koyup yatağıma yattım.
Kolyeyi bana kim almıştı?
***
Kraliyet:
Bu gün sabah gelmişti, 18 yıldır beklenilen haber. Bu gün sabah akıtılmıştı mutluluk gözyaşları. Bu gün sabah yeniden hayat bulmuştu, 18 yıl boyunca her gün tükenen umutlar.
Bir sevinç vardı ahali arasında. Zor durumda olmalarına rağmen her kes yeniden işinin başına dönmüştü. Ekmekler, pastalar yapan kim, ışıktan mahrum kalmış sokaklarda sokak gösterileri yapıp insanlari eğlendiren kim. Eğleniyordular .
Herkes sarayın bahçesine toplandığında kimsenin aklına gelmezdi mutlu bir haber alacaklarına. Hepsi 'sonumuz geldi mi' düşüncesiyle dahil olmuştu sarayın bahçesine. Mutlu haberi aldıktan sonra her kes 18 yıl önceki gibi mutluydu. Her kes iş başındaydı, yine.
"Size mutlu bir haberimiz var. Kral Gerald ve Kraliçe Marianin kızı olan prenses Eleonora'nı hissetmeye başladık. " demişlerdi ahaliye.
Asıl gerçeği saklamışlardı oysa. Üzgündü Kral ve Kraliçe. Kızları...
Dünyadaydı. Onlar için ulaşılmaz olan bir yerde. Hiç bir zaman gidemeyecekleri bir yerde. Sevinmeleri ve yeniden üzülmeleri bir olmuştu. Kızlarının dünyada olması onların tüm umut ışıklarını söndürüyordu. Kızlarını geri getirmek...
İmkânsızdı.
Sadece rüyalarına gire bilirlerdi ve onun da bir işe yarayacağını düşünmüyordular.
***
Yine aynı yerdeydim. Gök yüzünün kara bulutlara örtülü olduğu ve karşımda koskoca sarayın olduğu bir yer. Etrafta ne ağaç vardı, ne çiçek. Üzerimde koyu yeşil tonun da bir elbise vardı ve saçlarım yine sarıydı.
Etrafı incelerken hıçkırık sesleri duydum ve arkamı döndüm. Sarayın yakınlarında kafalarında taç olan bir kadın ve bir erkek vardı. Yüzleri gözükmüyordu, arkaları bana dönüktü. Kendi aralarında bir şeyler konuşuyordular.
"Tamam. Ağlamayın lütfen Maria."
"Nasıl ağlamayayım efendim, kızımız kayıp. Onu hiç bir zaman bulamayacağız. " diyerek kadın yine ağlamaya başladı.
"Bakın, o benimde kızım. Onun bulunmasını bende çok istiyorum ve size söz veriyorum her ne olursa olsun bir yolunu bulup kızımızı bulacağım. "
Onlara doğru yürümek için bir kaç adım atmıştım ki birisi beni omzumdan tutarark durdurdu.
"Sebep sensin!" Geçen sefer duyduğum sesle aynı sesti bu. Arkamı dönüp sesin sahibine bakmak istediğimde, hiç kimsenin olmadığını gördüm.
"Sebep sensin!"
"Kimsin sen?"
"Sebep sensin!" durmadan aynı şeyi tekrar ediyordu ve kafama feci şekilde ağrı giriyordu.
"Sebep sensin!" Gözlerimi sıkıca kapatıp açtığımda karşımda çok fazla canlı vardı ve bana beni öldürecekmiş gibi bakıyordular . Üstüme doğru yürümeye başladıklarında arkamı dönüp koşmaya başladım. Ben koşuyordum, ama onlarda geliyordu. Birisi sıkıca ayağımdan kavradığında çığlık atarak yere düştüm.
"Yardım edin." Diye bağırarak çırpınmaya başladım. Ama sesim çıkmıyordu. Yaratıklar hepsi üstüme gelip beni ısırmaya başladılar. Birisi boynuma uzanırken elini tutup çekmeye çalıştım. O an elimi bir şey yaktı. Yaratığın elini bıraktığımda, avucunda bir işare olduğunu gördüm. Büyük 'O' harfi yazılmıştı.
Ben acı içinde kıvranıp yaratıklardan kurtulmaya çalışırken birisi üzerime atladı ve...
Çığlık atarak kalkmıştım. Ter içerisindeydim, saçım üstüme yapışmıştı. Derin nefesler vererek nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum.
Bu ne biçim rüyaydı? Acıyı hissetmiştim. Yaratıkların ısırdığı yerler hala acıtıyordu.
Alice baktığımda uyuyor olduğunu gördüm. Zaten kulağının dibinde bomba patlatsan uyanmayacak tiplerden.
Saat 06:31.
Yatağımdan kalkarak gidip duş aldım. Odama gelip pencereyi açtım ve güneşi izlemeye başladım.
Rüyalarımın bir anlamı ola bilir miydi?
Yoksa sadece bir rüya mıydı?
Artık 2 gecedir aynı rüyayı görüyordum. Yani mekan aynı, konu aynı.
Bıkkınca nefes alarak elimi boynuma götürdüm. Bir dakika, kolyem yoktu ve bunu şimdi farkediyorum. Duş almaya giderkende boynumda değildi. Ama gece üşenip boynumdan çıkarmadığıma emindim.
"Eleonora, kalkmışsın."diye uykulu sesiyle mırıldandı Alice.
"Evet, her zaman ki ben işte. "
***
Sabah hazırlanıp okula gelmiştik ve şu an da okuldan çıkıyoruz. Dersde hocaların ne anlattığını duymak istemezsiniz.
Her şey normal geçmişti yine. Alice tüm gün Edwarla konuşuyor falan filan. Damien ile bir kaç göz göze gelmiştik ve bundan başka da bir şey olmadı.
Kolyemi ie hiç bir yerde bulamamıştım. Anlamıyorum nereye kayboldu bir anda?
A:"Hadi kaçtım ben." Diyerek kendi yoluyla gitmeye başladı.
"Hoşçakal." Diye bağırdım arkasından .
Beyaz spor ayakkabılarıma bakarak yürüyordum Las Vegasın sokaklarında. Sabahtan beri düşündüğüm bir konu vardı, o da rüyalarım.
Kafamı kaldırıp gökyüzüne bakmak isterken karşıda Damien olduğunu gördüm. Benim önümdeydi ve bir diğer sokağa girmişti. Arkasıyca gitmeye başladım. Ne yapıyor ki buralarda. Onun arabası vardı, şimdi ise arabayla değildi ve bildiğim kadarıyla onunla aynı sokaklarda oturmuyoruz.
10 dakika boyunca takip ettim onu. Giderken geçtiğim sokakları da aklımda tutmaya çalışıyordum. Geri dönerken yolu bulayım diye. Ah zeki ben!
Sokağın sonundan bir yere döndüğünde izini kaybetmemek için koşup bende döndüm. Tam dönmüşken birisi ağzımdan tuttu. Kurtulmak için çalışırken ağzımı bıraktı.
D:"Ne işin var senin burada?" Damien!
"Sana ne?" Yüzünde alaycı bir ifade oluşurken sırıtmaya başladı.
D:"Beni mi takip ediyordun?" Dedi gülerek. Panik yapıp bir şeyler geveledim.
"Ne seni takip edeceğim? Bir yere gidiyordum ben." Duvara yaslanarak sonu olan sokağı gösterdi.
D:"Nereye gidecektin mesela 'kayıp'? " tüm oyunculuk yeteneğimi kullanarak cevap verdim:
"Aa yanlış gelmişim. Bak sen."
D:"Tamam, yalan söylemeyide beceremiyoruz. Şimdi soruma cevap ver kayıp, beni neden takip ediyordun?" Diyerek ciddileşti.
"Seni takip etmiyordum diyorum anlamıyor musun?!" Diyerek bağırdım bende.
D:"Bağırma bana kayıp!" Kayıp?
"Sana ne? İstediğimi yaparım. "Diyerek yine bağırdım. Sinirlerimi bozmuştu.
D:"Seni son kez uyarıyorum. Bağırma bana!"
"Bağırıyorum. Ne istersem onu da yaparım. Sen kimsin ya? Kendini ne zannediyorsun. Sen bağıra bilirsinde ben bağıramaz mıyım? Salak!"diyerek arkamı dönüp yürümeye başladım.
1-2 adım atmıştım ki, sertçe kolumdan çekilmemle olduğum yerde kaldım. Kolumu öyle sıkıyordu ki. Yüzüne baktığımda burnundan nefes alıp verdiğini gördüm. Gözleri bana sinirin tasviriydi. Sanki bir insanin sinirlene bileceği en yüksek düzeyi ayarlamış ve onun fotoğrafını çekmişlerdi. Gözlerindeki sinir, kolumun acısını geri planda saklıyordu.
D:"Özür dile!"
"K-kolumu acıtıyorsun. Lütfen..."diyerek direnmeye çalıştım. Ama o, bir öncekinin aksine daha da sert sıkmaya başladı.
"Özür dile, dedim sana!" Acıtan kolum ve gözlerine baktığımda geçirdiğim korku hissiyle pes ettim.
"Ö-özür dilerim." Dedim ve kolumu bıraktı.
D:"Bir daha haddini aşarsan çok kötü olur. Şimdi defol buradan!" İstemesizce kırılmıştı kalbim. Ben böyle biri değilim. Ona şu an o kadar güzel bir cevap vere bilirim ki, ama hayır. Bu şimdi olmayacak. Bana yaptığını ona ödeteceğim, âmâ şimdi değil!
Arkamı dönerek gözyaşlarımı serbest bıraktım ve yürümeye başladım. O an yağmur damlaları da yüzüme isabet etmeye başladı.
Damien Sanders...asıl sen bana böyle davranmayacaktın.