2. Bölüm

3023 Kelimeler
Güneş, Ankara’nın hafif sisli sabahına yavaşça doğuyordu. Şehrin tarihi taş binaları, modern caddelerin arasından sızan ışıklarla altın rengine bürünmüştü. Ancak Yıldırım Timi için bu sabah, şehir manzarasının sunduğu huzurdan çok, uzun ve kanlı bir görevin ardından gelen sessiz yorgunluk demekti. Zırhlı araçlar, köydeki son operasyonun ardından timi taşıyarak Ankara’nın şehrine ulaştı. Asfaltın sıcak kokusu, toprağın ve barutun kokusuyla karışıyordu. Yedi adam, sessizce araçtan indi. Silahları ve zırhları çıkarılmış, ama gözlerindeki o çelik bakış hâlâ sarsılmamıştı. Alparslan, diğerlerinden birkaç adım önde yürüyordu. Omuzlarında ağır bir yük vardı; sadece savaşın yorgunluğu değil, timinin güvenliği, sivillerin kurtarılması ve tüm gece boyunca verdiği kararların ağırlığı… Hepsi onun omuzlarında bir demir yığını gibi duruyordu. Araçların yanında, geniş bir bahçenin ortasında müstakil evler yükseliyordu. Her biri timin kişisel alanıydı; sessiz birer sığınak, bir nefes alma noktası. Ağaçlar hafif rüzgarla sallanıyor, sabah çiğleri yapraklarda parlıyordu. Kuşlar cıvıldıyor, Ankara’nın sakin sabah sesleri, timin yorgun ruhlarına hafif bir teselli sunuyordu. Alparslan, bahçeye adımını attığında derin bir nefes aldı. Dizlerinin altındaki ağırlığı hissetti; yorgunluk sadece vücudunda değil, zihninde de yankılanıyordu. Gözleri evlerin üzerinde gezindi. Her biri onun için birer güven noktasıydı. Evine yönelirken, bir süre sessizce yürüdü. Elini kafasının arkasına götürdü, saçlarını geriye attı ve bir an durup gökyüzüne baktı. “Bir anlığına… her şey bitmiş gibi…” diye mırıldandı kendi kendine. Bahçenin köşesindeki bankta oturdu, yorgunluğu dizlerine çöktü. Ellerini dizlerine bastı, gözlerini kapattı ve geçen geceyi tekrar yaşadı: Kurşunlar, patlamalar, bağrışlar, sivillerin korku dolu gözleri… Hepsi zihninde birer film şeridi gibi akıp geçiyordu. Arkasında diğer tim üyelerinin sessiz adımları duyuldu. Bıçak kendi evine yönelmiş, makineli tüfeğiyle son kez bakışlarını kapının üzerinde gezdiriyordu. Kartal tüfeğini temizleyip sandalyeye bırakmış, bir bardak su alırken hâlâ gözleri gergindi. Sinyal omuzundaki acıyı hissetse de sessizce bilgisayarını kapatıyor, Gölge gölge gibi kayboluyor, Ateş patlayıcı çantasını odasına bırakıyordu. Panzehir ise bahçede biraz yürüyerek nefesini toparlamaya çalışıyordu. Alparslan, bir süre sessizliği dinledi. Etrafındaki sessizlik, her zaman alıştığı savaşın gürültüsünden çok farklıydı. Ama yorgunluk, hâlâ bedenini sıkıyordu; omuzlarındaki yük bir an olsun hafiflememişti. Derin bir nefes aldı ve kendi kendine söylendi. “Bu şehir… bu evler… biraz huzur verecek mi acaba? Ya da sadece yorgunluğu saklamanın başka bir yolu mu?” Alparslan’ın gözleri bahçedeki güneş ışığıyla parlayan yapraklara takıldı. Bir an için, savaşın ve kurşunların gölgesinden tamamen uzaklaşmış gibi hissetti. Ama o, bildiği bir şeyi de unutamıyordu. Görev her zaman bir şekilde geri dönecekti. Ve o, Yıldırım Timi’nin lideri olarak her zaman hazır olmalıydı. Cem, bahçedeki evine doğru ilerledi. Omuzlarındaki yorgunluk hâlâ ağırdı ama yüzünde ince bir gülümseme belirdi. Kapıya yaklaşırken kalbi hızla atıyordu. Uzun ve zorlu operasyonun ardından, en büyük ödülünü görecekti. Eşiyle buluşmak. Kapıyı açtı ve ışıkla dolu oturma odasına baktı. Orada, şehrin sabah güneşiyle aydınlanan zarif bir kadın duruyordu. Kahverengi saçları omuzlarından hafifçe dalgalanıyor, gözleri parlayan çikolata rengiyle Cem’e bakıyordu. Yüzünde hem korku hem de özlem vardı, ama en çok sevinç… “Cem!” diye fısıldadı kadın, gözleri dolu dolu. Cem, adımlarını hızlandırdı, kapının eşiğinde durdu ve sessizce onu kucakladı. “Ben geldim… Ben geldim,” dedi, sesi titriyordu. Eşi Cem’e sıkıca sarıldı, gözyaşlarını silmeden yüzünü onun göğsüne gömdü. Kadının adı Elif’ti. Zarif, narin ama güçlü bir duruşu vardı. Cem’in gözünde her zaman bir ışık olmuştu; savaşın ve karanlığın ortasında bile umut kaynağıydı. Bugün, bu ışık ona yeniden hayata tutunma sebebi verdi. “Sen… iyisin, değil mi?” dedi Elif, titreyen bir sesle. “İyiyim… artık iyiyim. Senin için döndüm,” dedi Cem, gözlerini kapatarak. Elleri Elif’in saçlarını okşuyor, yorgun ama sevgi dolu bir dokunuş bırakıyordu. Evde kısa bir sessizlik oldu; sadece sabah ışığı ve uzaktan kuş cıvıltıları vardı. Bu sessizlik, yaşanan yorgunluğun ve gerilimin ardından bir nefes, bir huzur anıydı. Elif, Cem’in yüzüne bakıp hafifçe gülümsedi. “Beni merak etme, her gün dualar ettim. Ama artık… artık yanımda olduğun için mutluyum.” Cem, gözlerinde yaşlarla cevap verdi. “Ben de… seni özledim Elif… Her an, her dakika…” Bahçedeki hafif rüzgar, pencereden içeri süzüldü, Elif’in saçlarını dalgalandırdı. Cem, onu bir kez daha kucakladı, derin bir nefes aldı. O an, savaşın ve kurşunların tüm yorgunluğu bir nebze olsun kayboldu. Sadece iki yorgun kalp vardı; birbirine sarılmış, birbirini yeniden bulmuş. Cem, Elif’in gözlerine bakarken sessizce fısıldadı. “Evimizdeyiz ve artık bir süreliğine sadece burada, birlikteyiz.” Alparslan, bahçedeki evinin kapısını sessizce araladı. İçeri girdiğinde odanın sessizliği bir anda üzerini bastı. Mobilyalar düzenliydi; her şey yerli yerindeydi, ama odadaki sessizlik savaşın ardından onu daha da yalnız hissettiriyordu. Ellerini tüfeğinin omzuna astığı yerde, derin bir nefes aldı. Yorgunluk sadece kaslarında değil, ruhundaydı da. Gözlerini pencereye çevirdi; sabah güneşi Ankara’nın üzerine altın bir örtü gibi yayılmış, ağaçların yapraklarını ışıl ışıl parlatıyordu. Ama o, ışığın içinde bir huzur bulamıyordu. Alparslan’ın zihni geceye dönüyordu. Kurşunlar, patlamalar, düşman çığlıkları, sivillerin korkusu… Her bir kare, beyninde tekrar tekrar oynuyordu. Ve o karelerin her birinde kendini sorumlu hissediyordu. Kendi kendine mırıldandı. “Bir lider… hep güçlü görünmek zorunda… ama bu kadar mı ağır olur?” Masanın üzerinde duran küçük bir fotoğraf dikkati çekti. Alparslan, timiyle birlikte bir operasyon öncesi çekilmişti. Herkesin yüzünde kararlı bir ifade vardı, ama fotoğrafın önünde durduğunda Alparslan, o kararlılığın ardındaki yorgunluğu gördü. Her biri kendi sınırlarını zorlamış, ama hayatta kalmayı başarmıştı. Bir süre sessizce oturdu, ellerini başının arkasına koydu. Gözleri hafifçe kapandı. İçindeki yorgunluk ve sorumlulukla baş başa kaldı. “Yıldırım Timi… bu ekibi kurmak kolaydı ama onları sürekli böyle tehlikeye atmak.. Ben doğru mu karar verdim?” diye kendi kendine fısıldadı. O anda kapı hafifçe açıldı. Panzehir sessizce içeri girdi, endişeli ama destekleyici bir bakışla “Komutanım… yemek hazır. Timin çoğu bahçede toplandı, herkes biraz nefes alıyor. Ama seni yalnız gördüm…” Alparslan hafifçe gülümsedi, gözlerinde hâlâ yorgunluk vardı. “Teşekkür ederim Panzehir… bazen insan sadece… sessizlik istiyor.” Panzehir sessizce başını salladı ve kapıdan çıktı. Alparslan tek başına odasında oturdu, Ankara’nın sessiz sabahını izledi. Kurşunların ve patlamaların yankısı hâlâ kulaklarında çınlıyordu ama o an, en azından kısa bir süreliğine, içsel bir sessizlik ve huzur bulmuştu. Derin bir nefes aldı ve kendine söz verdi. “Yarın yeniden hazır olacağım. Timim için… ülkem için… Vatanım için.” Alparslan, aracının kapısını kapatırken derin bir nefes aldı. Günün yorgunluğu omuzlarına çökmüş, ama gözlerinde hâlâ enerjik bir parıltı vardı. Aracının motorunu çalıştırdı; şehrin gürültüsü ve hareketliliği onu içine çeken bir akış gibi karşılayacaktı. Camdan dışarı bakarken, sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerinde dalgalanıyor, arabaların farları gecenin içinde küçük yıldızlar gibi yanıp sönüyordu. “Bugün biraz kendime zaman ayırmalıyım,” dedi kendi kendine, direksiyonu kavrarken. Şehir merkezine doğru ilerlerken, Alparslan’ın aklında sürekli bir huzursuzluk vardı. Fakat aynı zamanda bu huzursuzluk, içinde bir merak ve keşfetme isteği de uyandırıyordu. Dar sokaklardan çıkıp geniş caddelere ulaştığında, şehrin ışıkları ve insanların telaşı arasında kaybolmuş gibi hissetti. Arabasını güvenli bir yere park ettikten sonra kapıyı açtı ve soğuk havayı içine çekti. Birkaç adım yürüdükten sonra önünde küçük, ama davetkar bir kitapçı belirdi. Cam vitrinlerinde klasik r******rın, nadir basımların ve yeni çıkan eserlerin özenle sergilendiği kitaplar vardı. Kapıya yaklaşırken, içeri giren müşterilerin sayısı azdı; içerisi sessiz, hafif bir kütüphane havasındaydı. Kitapların kokusu, odadaki ahşap rafların sıcaklığı Alparslan’ı hemen sardı. Kitapçıdan bir görevli çıktı, Alparslan’ı görünce hafifçe gülümsedi. “hoş geldiniz , buyrun,” dedi. Alparslan da gülümseyerek karşılık verdi. “Teşekkür ederim. Yeni çıkan r******rınızı görebilir miyim?” Görevli, Alparslan’ı rafların arasında yönlendirdi. “Tabii efendim, bu taraf en çok talep gören eserlerimiz. Eğer özel bir şey arıyorsanız, oradaki nadir basımlar rafına da bakabilirsiniz.” Alparslan rafların arasında yürürken parmak uçlarıyla kitapların kabartmalı kapaklarına dokundu. Her biri kendi hikayesini fısıldıyor gibiydi; bazıları eski, sayfaları sararmış, diğerleri yeni ve canlı renklerle göz alıyordu. Bir kitabın kapağında dikkatini çeken bir sahne, adeta içine çekti onu. Kitabı eline aldı ve sessizce sayfalarını çevirdi. Her cümle, şehir gürültüsünden uzak bir dünya sunuyordu. “Gerçekten harika bir koleksiyonunuz var,” dedi Alparslan, sayfaları kapatırken görevliye. “Teşekkür ederim efendim, her biri özenle seçildi,” diye yanıtladı görevli, gururla. Alparslan, bir süre daha kitapları karıştırdıktan sonra nihayet birkaçını seçti. Kasada ödeme yaparken, zihni hâlâ kitapların dünyasında dolaşıyordu. O an fark etti ki, bazen en yoğun günlerde bile küçük bir kaçış, ruhu yeniden canlandırabiliyordu. Kasadan çıkarken, kapıdan içeri giren başka bir müşteriyi fark etti. Göz göze geldiklerinde kısa bir anlık tebessüm paylaştılar. Alparslan gülümseyerek dışarı çıktı ve akşamın serinliğinde arabasına doğru yürüdü, elinde seçtiği kitaplarla ve içinde hafif bir mutlulukla. Alparslan, kitapçıdan çıkarken elinde birkaç kitabı taşıyor, akşamın hafif serinliğini yüzünde hissediyordu. Şehrin ışıkları sokakları altın sarısına boyamış, caddelerdeki kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı. Aracına doğru yürürken, ayak seslerinin ritmi ve hafif esen rüzgâr onu sakinleştiriyordu. “Bazen böyle küçük kaçışlar iyi geliyor,” diye mırıldandı kendi kendine. Arabasına binip kısa bir sürüşten sonra şehrin arka sokaklarından birine girdi. Burada ışıklar daha sıcak, kafeler daha samimiydi. Rafları ahşap ve loş ışıklarla aydınlatılmış küçük bir kafeye girdi. Kapıyı açtığında içeriye kahve kokusu doldu; taze çekilmiş kahvenin aroması ve fırından yeni çıkmış tatlıların hafif tatlı kokusu Alparslan’ın ruhunu okşadı. Kafenin içinde birkaç masa boştu. Arka köşedeki pencere kenarındaki masaya oturdu, elindeki kitapları masanın üzerine dizdi. Pencerenin önünden içeri süzülen ışık, kitapların kapaklarını altın rengine boyuyor, sayfaların kenarlarında hafif gölgeler oluşturuyordu. Alparslan sayfaları karıştırırken, dışarıdaki yaşamın hızıyla buradaki huzur arasında bir kontrast vardı; şehir gürültüsü uzaklaşmış, zaman yavaşlamış gibiydi. Tam o sırada, karşı köşedeki masada oturan bir kadın dikkatini çekti. Kadın, uzun kahverengi saçlarını omuzlarından hafifçe salmış, gözleri derin bir bakışla etrafa bakıyordu. Masasında bir defter ve kalem vardı; ara sıra notlar alıyor, ara sıra pencerenin önündeki sokak manzarasına dalıyordu. Alparslan, istemeden gözlerini kadından alamadı. Sanki o an etrafındaki tüm sesler ve ışıklar solmuş, sadece kadın ve onun sakin duruşu kalmıştı gözlerinin önünde. İçinde hafif bir merak ve çekim hissetti. Kadın da Alparslan’ın bakışını fark etti ve kısa bir süre göz göze geldiler. Kadın hafifçe gülümsedi, sonra tekrar defterine döndü. Alparslan kendi kendine mırıldandı. “Garip… ama bir şekilde tanıdık gibi geliyor…” O an garson geldi, nazikçe “Ne alırdınız efendim?” dedi. “Bir kahve, mümkünse sütlü, yanında da bir tatlı,” diye yanıtladı Alparslan, hâlâ kadını göz ucuyla izleyerek. Garson siparişi alıp uzaklaşırken, Alparslan elindeki kitaplardan birini açtı ama dikkati sürekli kadına kayıyordu. Kadın bir şeyler yazarken, bazen kaşlarını hafifçe çatıyor, bazen gülümsüyordu. Alparslan, sanki bu küçük kafenin içine gizlenmiş bir hikaye olduğunu hissediyordu; belki de bu kadın, onun akşamına beklenmedik bir renk katacaktı. Meyra, kafeye adım attığında sanki etrafındaki dünyayı başka bir boyuta taşımış gibiydi. Orta boylu, ince ve zarif yapısıyla hemen fark ediliyordu. Gözleri masmavi, gökyüzünün en berrak tonlarını andırıyor, bakışlarıyla hem merak uyandırıyor hem de sıcak bir güven veriyordu. Alparslan’ın gözleri, kadının masmavi gözlerine takılır takılmaz istemsizce büyülenmişti; bu bakışlarda bir derinlik, bir hayat hikayesi gizliydi. Yüz hatları hem klasik hem modern bir güzelliği yansıtıyordu. Hafif kavisli kaşları, uzun kirpikleri, doğal ve pürüzsüz bir tenle birleşince, her bakışı etrafa huzur ve sakin bir çekicilik yayıyordu. Dudakları dolgun ama abartısız, gülümsediğinde küçük gamzeler beliriyor ve çevresine sanki güneş ışığı gibi bir enerji yayılıyordu. Saçları koyu kestane renginde, omuzlarından hafif dalgalarla sarkıyor, her hareketinde zarif bir ritim kazanıyordu. Meyra’nın tarzı modern ve şıktı; beyaz hafif dokulu bir bluz ve krem rengi dar bir pantolon giymiş, ayaklarında sade ama zarif topuklu botlar vardı. Minimal takıları—ince bir bileklik, küçük küpeler—ona hem sofistike hem de doğal bir hava katıyordu. Meyra, üniversiteden yeni mezun bir mimar olarak, genç ama olgun bir duruşa sahipti. Defterini masaya açmış, dikkatle notlar alıyor, ara ara pencerenin önündeki sokak manzarasına dalıyordu. Her not, her çizim, hayallerine ve yeteneğine olan tutkuyu gözler önüne seriyordu. O, sadece güzel değil, aynı zamanda akıllı, yaratıcı ve özgün bir kişilikti; bu yüzden çevresindeki herkes ona hayranlıkla bakıyordu. Kafenin loş ışığında, Meyra’nın varlığı tüm mekanı aydınlatıyordu. Sessizliğiyle bile etrafındaki enerjiyi değiştirebilecek kadar etkileyici, hem sakin hem de güçlü bir aura yayıyordu. Alparslan, onun yanından bir an bile ayrılamayacağını hissetti; sanki Meyra, bu akşamın tüm sürprizlerini ve büyüsünü üzerinde taşıyordu. Alparslan daha fazla dayanamamıştı. Hafif bir adım atarak Meyra’nın masasına doğru yürüdü. Kadın, defterine dalmıştı, kağıt üzerinde kalemiyle hafifçe çizgi çiziyor, ara ara bir şeyleri not alıyordu. Alparslan, cesaretini toplayıp hafifçe seslendi. “Merhaba… Buraya oturabilir miyim?” Meyra başını kaldırdı, masmavi gözleri Alparslan’ın gözleriyle buluştu. Gülümsemesi, o an kafenin loş ışıklarını aydınlattı. “Tabii, buyurun,” dedi. Sesi yumuşak, melodik ve davetkârdı. Alparslan yerine oturdu, elindeki kitapları masaya hafifçe bıraktı ve nazikçe başladı. “Ben Alparslan… sizi rahatsız ettim. Sık sık buraya gelir misiniz?” Meyra, defterini kapatıp ona odaklandı. “Hayır, aslında nadiren gelirim. Ben Meyra… Yeni mezun bir mimarım. Burası biraz çalışmak ve kendime zaman ayırmak için ideal,” dedi. Konuşurken gözlerinde hem kararlılık hem de hafif bir endişe vardı. Alparslan, Meyra’nın gözlerine bakarken büyülenmişti. “Sadece güzel değil, aynı zamanda güçlü ve zeki,” diye düşündü. “Yeni mezun bir mimar… O zaman yetenekli ve azimli olmalısınız,” dedi, sesi içten ve samimiydi. Meyra hafifçe başını eğip gülümsedi. “Umarım öyle… Ama iş bulmak düşündüğüm kadar kolay değil.” Bir süre sessizlik oldu; sadece kahve fincanlarının tıkırtısı ve kafenin hafif müziği etrafı dolduruyordu. Alparslan, bu sessizliği bozmak için devam etti. “Bazen hayat, tanımadığımız insanlarla beklenmedik bir bağlantı kurmamızı sağlar. Belki de biz de öyle bir bağlantı kurabiliriz,” dedi, bakışları Meyra’nın gözlerinde geziniyordu. Meyra, hafifçe şaşırmış ama ilgilenmiş bir ifadeyle bakarak “gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz ?” dedi. Alparslan gülümsedi. “Evet… Hayat sürprizlerle dolu, ve bazen küçük bir sohbet büyük bir başlangıç olabilir.” Meyra, defterini kenara itip kahvesinden bir yudum aldı. Gözlerinde merak ve hafif bir heyecan parladı. “Peki… öyleyse başlayalım,” dedi, sesi sıcak ve davetkârdı. Alparslan, Meyra’nın bu davetkâr gülümsemesini gördüğünde, gece boyunca unutamayacağı bir anın başladığını hissetti. Şehrin ışıkları kafeden içeri süzülürken, iki yabancı insan, kahve ve kitapların büyülü atmosferinde ilk sohbetlerini başlatmıştı. Kafenin hafif müziği, kahve fincanlarının tıkırtısı ve dışarıdaki şehrin gürültüsü arasında Alparslan ve Meyra masalarında oturuyordu. Alparslan, elindeki kitabı karıştırıyor gibi yaptı ama dikkatini tamamen Meyra’ya vermişti. “Peki, mimarlık…” diye başladı Alparslan, merakını gizlemeye çalışarak. “Bu kadar tutkulu olmanı sağlayan neydi?” Meyra, masmavi gözlerini uzaklara, pencerenin önündeki sokak manzarasına çevirdi. Hafif bir gülümseme belirdi dudaklarında. “Çocukluğumdan beri… İnsanların yaşam alanlarını, şehirlerin dokusunu gözlemlemek hoşuma giderdi. Binaların hikâyeleri vardır, her köşe, her pencere bir yaşam saklar. Üniversitede bunu daha derinlemesine öğrendim ve artık kendi projelerimi tasarlamak istiyorum. Ama tabii iş bulmak kolay değil,” dedi, sesi hem kararlı hem de hafif bir hayal kırıklığı taşıyordu. Alparslan, Meyra’nın sözlerini dinlerken hayranlıkla baktı. Sadece güzel gözleri değil, düşünceleri, tutkusu, hayalleri de onu etkilemişti. “Bence yetenekli olduğun çok belli… Ve kararlılığın da öyle. İş bulacağından eminim, sadece biraz şans ve doğru bağlantılar gerekli,” dedi. Meyra, hafifçe başını salladı ve bir yudum kahve aldı. Kahve fincanının buğusu gözlerine yansıdı; o an, sanki zaman yavaşlamış, sadece ikisi ve kahve olmuştu. “Umarım dediğiniz gibi olur,” dedi, sesi umut dolu. “Bazen kendi yeteneklerime güvenmek zor olabiliyor, özellikle iş ararken.” Alparslan, hafifçe eğildi ve gülümsedi. “Bazen dışarıdan bir bakış açısı, insanın kendine olan güvenini yeniden keşfetmesine yardımcı olur. İsterse, size fikirlerimi ve bildiklerimi paylaşabilirim. Belki ufak bir yol gösterir.” Meyra, Alparslan’a dikkatle baktı; masmavi gözlerinde hem merak hem de minnettarlık parlıyordu. “Bunu çok isterim… Hem mimarlık hem de hayata bakışınız ilginç geliyor,” dedi, samimi bir şekilde. Sessizlik anında, dışarıdaki şehir ışıkları kafenin camına vuruyor, içeriye altın sarısı yansıyordu. Meyra’nın bakışlarıyla Alparslan’ın bakışları birbirine değdiğinde, aralarındaki ilk bağ güçlenmiş gibiydi; kelimelerden daha fazlası, sessiz bir anlaşma gibi bir şeydi bu. “Peki, Meyra… Sence ideal bir yaşam alanı nasıl olmalı?” diye sordu Alparslan, hem sohbeti derinleştirmek hem de onun hayallerini daha iyi anlamak için. Meyra, gözlerini hayal eder gibi uzaklara çevirdi. “Bence bir ev, sadece duvarlardan ibaret olmamalı. İçinde yaşam, anılar ve huzur olmalı. Güneş ışığı her odasına değmeli, köşelerinde küçük sürprizler olmalı. İnsan yaşadığı alanla mutlu olmalı. Bunu tasarlamak istiyorum; insanlara sadece ev değil, hayat sunmak…” dedi. Alparslan, Meyra’nın bu sözleri karşısında hayranlıkla başını salladı. “Böyle bir vizyon… gerçekten etkileyici. Sanırım bunu hayata geçirecek azim ve yetenek sende var,” dedi, sesi içten ve takdir doluydu. Kafenin hafif ışıkları altında, iki yabancı insan, kahve ve kitaplar arasında, birbirlerini tanımaya başlamış, hayalleri, tutkuları ve merakları üzerinden sessiz bir bağ kurmuştu. Meyra’nın masmavi gözleri ve Alparslan’ın ilgisi, bu akşamı unutulmaz kılacak bir başlangıçtaki ilk kıvılcım gibiydi. Saatin üzerinde gözleri gezdiğinde, Meyra hafifçe irkildi. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti; kafenin loş ışıkları, kahvenin hafif buğusu ve Alparslan’la yaptığı sohbet, saatlerce süren bir yolculuk gibi geçmişti. “Sanırım artık gitmem gerekiyor,” dedi hafif bir hüzünle. Masmavi gözleri, hafifçe alçaldı ama gülümsemesi sıcaklığını koruyordu. “Evde birikmiş işler var ve annem de merak ediyordur.” Alparslan, hafifçe eğildi ve samimi bir bakışla “Öyleyse sizi bırakayım… Ya da en azından birlikte çıkabiliriz, eve kadar eşlik edebilirim,” dedi, sesinde hem nazik hem de içten bir teklif vardı. Meyra başını hafifçe salladı, nazikçe ama kararlı bir şekilde “Çok teşekkür ederim, ama kendim gidebilirim. Bunu teklif ettiğiniz için çok memnun oldum,” dedi. Sesi sakin, zarif ve düşündürücüydü; karşısındaki Alparslan’a hem saygı hem de kendi duruşunu gösteriyordu. Alparslan, Meyra’nın kararlılığını ve zarafetini takdir ederek hafifçe gülümsedi. “Anladım… O zaman, bir dahaki sefere belki birlikte bir kahve içebiliriz. Yani, izin verirsen tabii,” dedi, gözlerinde hafif bir umut ışığıyla. Meyra, onun gözlerine bakarken hafifçe gülümsedi. “Memnuniyetle… Ama şimdi gitmeliyim. Teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Çok keyif aldım,” dedi. Alparslan, nazikçe başını salladı ve ona doğru hafifçe eğildi. “Ben de çok keyif aldım, Meyra. Güzel bir akşam geçirdim. Umarım yakında tekrar karşılaşırız,” dedi, sesi hafifçe alçalmış, duygularını nazikçe aktarıyordu. Meyra, kahvesinden bir yudum aldıktan sonra kitabını ve defterini toparladı. Alparslan da kendi kitaplarını masaya kaldırdı. Kafenin loş ışıkları arasında, birbirlerine kısa ama anlamlı bir bakış attılar; o bakış, sadece vedalaşmanın ötesinde bir bağın simgesiydi. Kapıya yöneldiklerinde, Meyra hafifçe başını salladı. “Hoşça kalın, Alparslan,” dedi, sesi hem sıcak hem de hafif bir hüzün taşıyordu. “Hoşça kal, Meyra… Kendine iyi bak,” dedi Alparslan, hafifçe gülümseyerek. Meyra kapıdan çıktı, akşamın serinliğinde adımlarını hızlandırdı. Alparslan pencereye doğru yürüyüp, onun kaybolan siluetini izledi. İçinde hafif bir boşluk vardı, ama aynı zamanda kalbinde sıcak bir hissiyat; çünkü bu ilk karşılaşma, ikisi için de unutulmaz bir başlangıcın işaretiydi. Kafenin kapısının hafif tıkırtısı ve dışarıdaki şehir ışıkları, o anı öyle bir biçimde çerçevelemişti ki, Alparslan bir kez daha kalbinin hızlandığını fark etti. Meyra’nın masmavi gözleri, gülümsemesi ve zarif duruşu gözlerinin önünden gitmiyordu; sanki şehir, o an yalnızca ikisi için durmuştu
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE