1. Bölüm - YILDIRIM TİMİ
Gecenin sessizliği, karargâhın etrafında keskin bir bıçak gibi duruyordu. Ay, gökyüzünde solgun bir ışık saçıyor, beton duvarların üzerine düşen gölgeler sanki gizli bir hikâye fısıldıyordu. Çelik kapının ardında ise, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en seçkin askerleri yeni bir görevin eşiğindeydi.
Yıldırım Timi…
Yedi adamdan oluşan bu tim, “görev imkânsız” denilen her operasyonun ardında duran sessiz kahramanlardı. Her biri farklı bir alanda usta, ama tek bir ortak noktaları vardı: Vatan uğruna nefes almak, vatan uğruna can vermek.
Tim Komutanı Yüzbaşı Alparslan Demir “Kurt” , haritanın başında dimdik duruyordu. Sert bakışları, yılların getirdiği tecrübeyle doluydu. Parmakları kalemin ucuyla sınır hattını işaret ederken, sesi odada yankılandı.
“Arkadaşlar, yeni emir geldi. Sınır ötesinde bir köyde sivilleri kalkan yapmış bir terörist grubu var. Onları temizlemek bizim işimiz. Hedefimiz net, ama hatırlatıyorum tekrardan, Masumlara zarar vermek yok. Bizim namlumuz yalnızca düşmana döner.”
İlk sözü, timin keskin nişancısı Üsteğmen Cem Yıldız “Kartal” aldı. Gözlerini kısarak haritaya baktı.
“Komutanım, köyün kuzey tarafı yüksek arazi. Oradan temiz bir görüş alabilirim. Ama rüzgâr kuzeydoğudan esiyor, mesafe uzun. Hesaplamalarıma göre en az bir noktaya gözcü koymuşlardır.”
Teğmen Emre Karahan “Ateş” , gözlerinde çocuksu bir ışıltıyla sandalyeye yaslandı.
“Gözcü mü? Gözcü varsa da gökyüzüne uçacak, merak etme Kartal. Birkaç C4 ile onların işi kolay. Ama söz, bu sefer fazla gürültü yapmam.”
Odayı kısa bir kahkaha doldurdu. Ancak kahkaha bitmeden Astsubay Kıdemli Başçavuş Serhat Kaya “Gölge” ’nın ağır sesi duyuldu.
“Düşmanı hafife alma, Ateş. Bu örgütün içerideki bağlantıları hâlâ güçlü. Son raporlara göre, sivil kıyafetle sınırı geçen destek ekipleri var. Gölgede saklanmayı seviyorlar. Onları ortaya çıkarmak benim işim.”
Timin sağlıkçısı Astsubay Kıdemli Çavuş Murat Aydın “Panzehir” , çantasını sessizce açıp kontrol ederken konuştu.
“Benim için fark etmez. Kimse vurulmamaya dikkat etsin yine de , unutmayın, en iyi operasyon, kimsenin yaralanmadığı operasyondur.”
Teknoloji uzmanı Uzman Çavuş Baran Öztürk “Sinyal” , dizüstü bilgisayarını önüne çekmiş, sınır hattındaki uydu görüntülerini açıyordu. Hızlı konuşuyordu, kelimeler ağzından mermi gibi çıkıyordu.
“Komutanım, bakın burada iki ısı kaynağı var. Biri büyük, muhtemelen ana kamp. Diğeri daha küçük, belki de ikmal noktası. İletişim ağlarını da dinliyorum, bir şifre çözüldü bile. Kodları kırmam birkaç dakika sürer.”
Son olarak ağır silah uzmanı Uzman Çavuş Tuncay Şahin “Bıçak” , sessizliğini bozdu. Kollarını kavuşturmuş, yüzüne sert bir ifade oturtmuştu.
“Benim için tek fark şu, komutanım, Önüme kim çıkarsa, geçemeyecek. Makineli tüfek de var, bıçak da. Emriniz yeter.”
Alparslan, adamlarının gözlerine tek tek baktı. Her biriyle ayrı bir hikâye yaşamıştı. Kimiyle aynı siperde kurşun yemiş, kimiyle aynı tabutun başında gözyaşı dökmüştü. Bu adamlar sadece asker değildi; onlar kardeşti.
Başını dikleştirdi, tok bir sesle emir verdi.
“Timimizin adı ne?”
Yedi ses aynı anda gökyüzünü yırtarcasına yükseldi.
“Yıldırım Timi, emrinizde komutanım!”
O an, o odada sadece yedi adam değil, binlerce yıllık bir milletin yeminli askerleri vardı. Hepsi biliyordu ki, bu görev sadece bir operasyon değildi. Bu görev, vatan uğruna verilen bir sözdü.
Motorların uğultusu geceyi yırtarken, zırhlı araç sınır hattına doğru ilerliyordu. İçeride sessizlik hakimdi. Her biri silahını defalarca kontrol etmiş, şarjörleri tek tek doldurmuştu. Her klik sesi, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Komutan Alparslan, aracın önünde dizilmiş haritaya son kez göz attı.
“Unutmayın, çocuklar… Bizim için geri dönüş yok. Burada yalnızca görev var. Vatan uğruna öleceksek, şerefimizle ölürüz.”
Aracın içinde Kartal, keskin nişancı tüfeğini özenle temizliyordu. Çelik namlu ay ışığında parlıyordu. Yanında oturan Ateş, C4 patlayıcılarını dikkatlice yerleştirdiği çantasını kontrol etti.
“Komutanım, ben patlatınca gökyüzü şenlik olacak. Ama merak etmeyin, bu sefer sadece hedeflere çalışıyorum.”
Gölge, susturuculu tabancasını kontrol ederken alaycı bir gülümseme ile cevap verdi.
“Sen patlat, ben sessizce gölgelerde dolaşırım. Onlar farkına bile varmadan nefesleri kesilir.”
Panzehir, tüfeğinin yanına sağlık çantasını yerleştirdi.
“Benim için dua etmeyin, ben işsiz kalayım. Ama eğer işler sarpa sararsa, yaralıyı da bırakmam. Merak etmeyin hiç. ”
Sinyal, dizüstü bilgisayarını kapatıp silahını boynuna astı.
“Komutanım, droneları gönderdim. Yaklaşık beş yüz metre ileride üç devriye var. İletişimleri şifreli ama çözdüm. Bir kod kelime kullanıyorlar: ‘Kale’. Bu, ana merkezlerinin işareti.”
Bıçak, ağır makineli tüfeğini kucağına aldı. Ellerini demir gövdeye sürerken gözleri parladı.
“Bu gece Kale’yi yıkıyoruz. Önüme kim çıkarsa, mermilerim ona yeter.”
Araç durdu. Sessizlik vardı sadece. Yalnızca uzaktan gelen köpek havlamaları ve rüzgârın uğultusu vardı. Alparslan tüfeğini omzuna astı, eliyle işaret etti.
“Yıldırım Timi, iniş!”
Yedi gölge sessizce toprağa indi. Ay ışığında yüzlerinde çelikten bir kararlılık vardı. Yavaşça ilerlediler, ağaçların arasından süzülen gölgeler gibi.
Tam sınır hattını geçtiklerinde, Sinyal’in kulaklığına bir parazit sesi düştü.
“Komutanım… Düşman frekansı aktifleşti. Yaklaşıyoruz.”
Bir anda gecenin sessizliğini kurşunlar bozdu. Mermiler kulaklarının yanından ıslık gibi geçti, ağaç gövdelerine saplandı.
“Pozisyon alın!” diye gürledi Alparslan.
Kartal, kendini hemen yüksek bir kayanın üzerine attı. Tüfeğini sabitledi, nefesini tuttu. Gözünü dürbünden düşmana çevirdi.
“Komutanım, kuzeyde iki hedef. İlkini indiriyorum.”
Tetik düştü, sessiz bir patlama… İlk düşman yere serildi.
Ateş, çantasından el bombalarını çıkarıp hızlıca pimi çekti.
“Hadi bakalım! Bu da benden selam olsun!”
El bombaları düşman mevzisine düştü, ardından gökyüzü alevlerle aydınlandı.
Gölge, bir çalının arasından sızarak düşman hattına yaklaştı. Susturuculu silahından çıkan hafif patlamalarla iki gözcüyü sessizce yere indirdi.
“Temiz.” diye fısıldadı telsizden.
Panzehir, tüfeğini omzuna dayayıp seri atışlarla siper alan tim arkadaşlarına destek oldu.
“Komutanım, arka tarafta iki adam daha var. Beni kollayın, ilerliyorum!”
Sinyal, otomatik tüfeğiyle ateş ederken bir yandan da drone kamerasını kontrol ediyordu.
“Sol kanatta yedi kişi daha var! Dikkat edin, etrafımızı sarmaya çalışıyorlar!”
O anda Bıçak, makineli tüfeğini yere sabitledi. Gözlerini kararttı ve tetik çekildiği an, cehennem gürültüsü koptu.
“Geçemezler!” diye haykırdı.
Mermiler yağmur gibi yağdı, düşmanın ilerleyişi anında durdu.
Alparslan, bütün timi gözleriyle kontrol etti. Bir anlığına göğsü kabardı. Bu adamlar sadece asker değil, tam anlamıyla fırtınaydı.
“Yıldırım Timi! İleri! Vatan uğruna!”
Gökyüzü kurşunla aydınlanırken, yedi gölge düşman mevzisine doğru kararlı adımlarla yürüyordu. Bu sadece bir operasyon değildi; bu, bir yemindi.
Kurşun sesleri gecenin karanlığında gök gürültüsü gibi yankılanıyordu. Her patlama, toprağı titretircesine yükseliyordu. Yıldırım Timi, tam da adına yakışır şekilde düşmana şimşek gibi çakıyordu.
Alparslan öne atıldı, tüfeğini kaldırıp seri atışlarla mevziyi temizledi.
“Sol kanat, bana ateş desteği verin! Kartal, kuzeydeki kuleyi indir!”
Kartal, dürbünden gözünü ayırmadı.
Parmakları tetiğin üzerinde dans etti.
“Emredersiniz komutanım.”
Bir… İki… Üç. Üç kurşun, üç düşman. Kule sessizliğe gömüldü.
Ateş, sırtındaki çantayı yere bıraktı. Elleri hızla çalışıyordu, C4 patlayıcılarını kurarken kendi kendine mırıldandı.
“Gökyüzünü biraz daha aydınlatalım…”
Sonra telsize bastı.
“Komutanım, kuzey mevzisine hoş bir sürpriz bırakıyorum. Geri çekilin!”
Patlama gökyüzünü yırtarcasına yükseldi, taşlar ve toprak havaya savruldu. Düşman mevzisi yerle bir olmuştu.
Ama tam o sırada, bir mermi ıslık gibi havayı yardı ve Sinyal’in omzuna saplandı.
Adam sendeledi, yere çöktü.
“Komutanım!.. Omuzdan aldım…” dedi dişlerini sıkarak.
Alparslan’ın gözleri çelik gibi parladı.
“Panzehir! Hemen yanına git!”
Panzehir, hiç tereddüt etmeden ateş hattını geçti, kurşunların arasında Sinyal’in yanına atladı. Bir eliyle tüfeğini kullanıyor, diğer eliyle hızlıca kanayan omuzu sardı.
“Dayan kardeşim, merhem gibi olacağım. Sen daha çok düşmanın iletişimini keseceksin, ölmek yok!”
Sinyal, acıya rağmen gülümsedi.
“Merak etme, omuzum gitti ama elim hâlâ tetiğe basar.”
Bu sırada Gölge, düşman hatlarının arkasına çoktan sızmıştı. Sessizce sırt çantasından çıkardığı susturuculu tabancasıyla nöbetçileri tek tek indirdi.
Telsizden fısıldadı.
“Komutanım, sağ kanat temiz. Yolunuz açık.”
Bıçak, makineli tüfeğini yeniden doldurdu. Yerden yükselen barut kokusuyla ciğerlerini doldururken gözlerini düşmana dikti.
“Geberin!” diye kükredi.
Tetiğe basmasıyla birlikte mermiler yağmur gibi aktı. Çatışmanın gidişatı bir anda değişti; düşman geri çekilmek zorunda kaldı.
Alparslan fırsatı gördü, elini havaya kaldırdı.
“Yıldırım Timi! İleri!”
Yedi gölge, yeniden tek vücut oldu. Her biri tüfeğini kaldırdı, her biri mermisini gönderdi. Onlar ateş ettikçe düşman dağılıyor, geri çekiliyor, kaos büyüyordu.
Köyün girişine vardıklarında, sessizlik aniden çöktü. Ateşin ışığında ağaçların arasından siluetler belirdi. Yüzlerinde maske, ellerinde silah… Çok daha kalabalık bir grup ortaya çıkıyordu.
Kartal, dürbününü kaldırdı. Gözleri büyüdü.
“Komutanım… Bunlar ilk dalga değilmiş. Asıl birlik şimdi geliyor.”
Alparslan dişlerini sıktı. Sesini timin tamamına duyurdu.
“Yıldırım Timi! Buradan dönüş yok. Vatan uğruna savaşıyoruz. Mermilerinizi sonuna kadar kullanın. Hiçbirini sağ bırakmayın!”
O an gökyüzünü bir patlama daha yırttı. Yıldırım Timi, gecenin içinde çelikten bir duvar gibi ayakta duruyordu.
Köyün dar sokaklarına girildiğinde, taş duvarların arasından yankılanan ayak sesleri ve barut kokusu havayı keskinleştirmişti. Çatışma durmuş gibi görünüyordu, ama Alparslan biliyordu.
Asıl fırtına yeni başlıyordu.
“Dikkatli olun!” dedi, eliyle işaret vererek.
“Burası sessizse, bu iyiye işaret değildir.”
Kartal, dürbününü kaldırdı, gözleriyle evlerin çatısını taradı.
“Komutanım, sağda bir gölge hareket etti. Çatıya çıkmışlar. Hedefi alıyorum.”
Tetiği çekti, maskeli bir terörist sessizce yere düştü.
Tam o sırada, bir evin kapısı hızla açıldı. Korkuyla titreyen kadınlar ve çocuklar dışarı fırladı. Bir kadın ağlıyordu, ellerini kaldırmış, yalvarıyordu.
“Ne olur, bizi kurtarın! Onlar bizi kalkan yapacaklardı!”
Panzehir, tüfeğini omzuna dayadı, diğer eliyle sivilleri işaret etti.
“Siper alın! Hemen bu evin içine girin!” diye bağırdı.
Siviller, telaşla taş duvarın arkasına sığındı.
Ama düşman bunu bekliyormuş gibi, dört bir yandan ateş açmıştı üzerlerine. Kurşunlar taşlara çarpıyor, kıvılcımlar saçıyordu.
Bıçak, makineli tüfeğini yerleştirdi, namludan çıkan ateş köy meydanını aydınlattı.
“Onlar masumlara dokunamayacak! Hadi gelin, hadi!” diye kükredi.
Ateş, dişlerini sıkarak çantasından bir el bombası çıkardı.
“Onları korkutmanın zamanı geldi!”
Bombayı düşman mevzisine fırlattı, patlamayla birlikte taş duvar paramparça oldu. Düşman çığlıklarla dağıldı.
Sinyal, yaralı olmasına rağmen tüfeğini kaldırdı, diz çökmüş halde ateş etmeye devam etti.
“Komutanım, iletişimlerini dinliyorum… Daha kalabalık bir grup geliyor. Bize doğru ilerliyorlar!”
Alparslan gözlerini kısmış, meydanın öte yanındaki büyük taş yapıya bakıyordu.
“Burası onların merkezi… Kale.” dedi.
Sonra telsizine bastı.
“Yıldırım Timi, buradan çıkış yok. Önümüzde siviller var. Arkada hainler. Çelik gibi duracağız!”
Gölge, sokağın içinden sessizce ilerledi, susturuculu silahıyla iki düşmanı daha yere serdi. Telsizden fısıldadı.
“Komutanım, Kale’ye giden gizli bir geçit buldum. Ama içerisi dolu. Eğer buradan girersek, işimiz kolay olmayacak.”
Kartal, çatılardaki hedefleri temizlemeye devam ederken konuştu.
“Ne kadar zor olursa olsun, tek yol orasıysa gireceğiz.”
Siviller korkuyla birbirine sarılırken, Panzehir onların önüne geçti. Tüfeğini kaldırmış, gözlerini düşmana dikmişti.
“Bu insanlara tek mermi değdirmeyeceksiniz. Buradan sağ çıkacaklar, söz veriyorum.”
O anda gökyüzünü delip geçen bir roket köy meydanına düştü. Yer sallandı, toprak havaya savruldu, taşlar parçalandı. Yıldırım Timi bir anlığına yere savruldu ama hemen yeniden ayağa kalktı.
Alparslan, gözlerini gökyüzüne kaldırdı.
“Çocuklar, bu gece bu köyü ya biz kurtaracağız ya da hepimiz burada kalacağız. Vatan uğruna yemin ettik, unutmayın!”
Timin yedi eri, aynı anda silahlarını kaldırdı. Karanlık sokaklarda, barut kokusu ve çığlıkların arasında, sadece onların çelikten adımları yankılanıyordu.
Ve o an herkes biliyordu.
Yıldırım Timi geri dönmeyecekti.
Meydanı dolduran barut kokusu, kulakları sağır eden silah sesleriyle birleşmişti.
Düşman dalga dalga geliyordu. Yıldırım Timi, masum sivillerin önünde çelikten bir duvar gibi durmuş, her yönden gelen saldırıya göğüs geriyordu.
Bıçak, makineli tüfeğiyle sağ kanadı tararken haykırdı.
“Komutanım, mühimmat bitiyor! Daha fazla dayanamayız!”
Kartal, tüfeğini yeniden doldurdu, çatılara nişan aldı.
“Benim mermim bitmez, onları tek tek indiririm!” dedi, ama gözlerindeki kaygı belli ediyordu.
Sinyal, kanlı omzuna rağmen ateşe devam ediyordu. Telsizden bir parazit sesi geldiğinde, dişlerini sıkarak bağırdı.
“Komutanım, telsizden bizim frekansı yakaladım… Yardım geliyor!”
Alparslan’ın gözleri bir an parladı.
“Kim geliyor, Sinyal?”
Sinyal, nefes nefese konuştu.
“Göktürk Destek Ekibi… On dakika mesafedeler!”
Tam o sırada, bir düşman grubu sivillere doğru sızmaya çalıştı. Panzehir, kendini onların önüne attı, tüfeğiyle kurşun yağdırdı.
“Ben buradayım! Onlar hiç kimseye, hiç bir masuma dokunamayacak!” diye haykırdı.
Ateş, son el bombasının pimini çekti, düşmana doğru fırlattı. Patlama köyün ortasında bir cehennem yarattı.
“Benden bu kadar! Komutanım, artık ya mermiler konuşacak ya da biz bıçaklarla savaşacağız!”
Alparslan, ter içinde kalan askerlerine baktı. Yorgundular, ama gözlerinde bir an bile sönmeyen o ateş vardı.
“Yıldırım Timi, dayanıyoruz! Yardım gelene kadar kimse geri adım atmayacak. Vatan uğruna burada son nefese kadar savaşıyoruz!”
Ve tam o anda, gökyüzünü yırtarcasına gelen helikopterin sesi duyuldu. Rotorların gürültüsü köyün üzerine gölge gibi düştü.
Telsizden tok bir ses geldi.
“Yıldırım Timi, burası Göktürk Ekibi. Düşmanı iki kanattan sarıyoruz. Sıkı durun, destek ateşi başlıyor!”
Gökyüzünden makineli tüfekler ateş püskürdü, köyün çevresini saran düşman grupları birer birer yere serildi. Ardından gölgelerden çıkan Göktürk askerleri, gece görüş gözlükleri parlayan birer hayalet gibi çatışmaya daldılar.
Bıçak, nefesini toparlayıp gülümsedi.
“Komutanım, kurtlar sürüsü geldi.”
Kartal, dürbününden destek ekibin düşmanı biçtiğini görünce mırıldandı.
“Artık oyun bizim lehimize döndü.”
Alparslan, göğsünü kabartarak haykırdı.
“Yıldırım Timi ve Göktürk! Bu köyde tek bir hain kalmayacak! İleri!”
Kurşun sesleri, patlamalar ve çığlıklar arasında, iki tim yan yana çarpışmaya başladı. Artık köyün kaderi yalnızca Yıldırım Timi’nin değil, kahramanların kardeşliğinin elindeydi.
Gökyüzünde helikopterlerin uğultusu azalmış, meydandaki ilk saldırı püskürtülmüştü. Ama bu sadece başlangıçtı. Köyün merkezinde yükselen taş yapı, düşmanın asıl üssüydü: Kale.
Alparslan, harabenin önünde durdu. Göktürk Ekibi’nin lideri Binbaşı Harun yanına geldi. Çelik gibi bakışlarıyla konuştu.
“Yüzbaşı, içeride en az otuz adam var. Ağır silahları da bulunuyor. Çıkış yok, burası son direnişleri.”
Alparslan başını salladı.
“Bizim için fark etmez, Binbaşım. Yıldırım Timi her zaman öne atılır. Siz sağ kanattan sarın, biz kapıdan dalıyoruz.”
Göktürk askerleri mevzilenirken, Yıldırım Timi nefesini tuttu. Gözler birbirine kenetlendi. Her biri biliyordu ki bu gece ya zaferle bitecek ya da isimleri kara toprakta yankılanacaktı.
Alparslan elini kaldırdı, tok sesi yankılandı.
“Yıldırım Timi, hedef Kale! Vatan uğruna!”
“Vatan uğruna!” diye haykırdı hepsi bir ağızdan.
Kapıya ilk hamleyi Ateş yaptı. Çantasından çıkardığı C4’leri dikkatle yerleştirdi.
“Komutanım, kapı iki nefeste düşer!”
Pimi çekti, geri çekildi. Patlama öyle bir gürültüyle yükseldi ki taş kapı paramparça oldu.
İçeriden yükselen dumanın arasına ilk giren Bıçak oldu. Makineli tüfeğini omzuna dayadı, sağlı sollu ateş açtı.
“Burası bizim toprağımız, defolun!” diye haykırdı.
Kartal, çatının açılan bir kısmına nişan aldı. Tetiğe her bastığında bir düşman sessizce yere serildi.
“Komutanım, üst kat temizleniyor. Yol açık!”
Gölge, dumanın arasında sessizce kayboldu. Arkadan yaklaşan üç düşmanı susturuculu tabancasıyla sessizce indirdi. Telsizden fısıldadı.
“Koridor bende. Devam edin.”
Panzehir, sivillerin çıkışı için güvenlik hattı oluşturdu. Bir yandan tüfeğiyle düşman bastırıyor, bir yandan telsizden bağırıyordu.
“Buradaki aileleri çıkarıyoruz! Kimseyi geride bırakmayın!”
Sinyal, yaralı omzuna rağmen bilgisayarını açtı, binanın içindeki jammer sistemlerini devre dışı bıraktı.
“Komutanım, haberleşmeleri çöktü. Kör ve sağırlar artık.”
Sonra tüfeğini kaldırdı, ateşe devam etti.
Göktürk askerleri sağ kanattan içeri daldı, sis bombalarıyla düşmanı kör etti. Binbaşı Harun, kükreyen bir aslan gibi haykırdı
“Girin! Bir tane bile canlı bırakmayın!”
Kale’nin içi cehenneme dönmüştü. Kurşun sesleri yankılanıyor, patlamalar taş duvarları sarsıyordu. Düşman çaresizdi ama inatla direniyordu.
Alparslan, koridorun sonuna ilerlediğinde ağır demir bir kapı gördü. Arkasından bağırış sesleri geliyordu. Eliyle işaret etti.
“Orada rehineler olabilir. Panzehir, benimle gel!”
Kapıyı kırdıklarında içeride onlarca sivil vardı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Gözleri korkuyla dolu, ama Yıldırım Timi’ni görünce umutla parladı.
“Allah sizden razı olsun…” diye ağladı bir yaşlı adam.
Alparslan tüfeğini kaldırdı, geri döndü.
“Bu insanlar bizim emanetimiz. Göktürk, çıkış hattını açın! Yıldırım Timi, biz kalıyoruz!”
O an herkes biliyordu: Siviller çıkmadan bu tim bir adım geri çekilmeyecekti.
Kale’nin içi bir cehenneme dönmüştü. Kurşunlar duvarları delip geçiyor, patlamalar toprak ve taşları havaya savuruyordu. Siviller koridorlardan çıkarılmış, güvenli bölgeye götürülüyordu.
Ama düşman hâlâ inatla direniyordu.
Alparslan, gözlerini kararttı.
“Yıldırım Timi! Bu gece buradan ya zaferle çıkacağız ya da isimlerimizi tarih yazacak!”
Bıçak, makineli tüfeğiyle koridoru taradı.
“Onlar gelir, biz durdururuz!”
Her patlamada duvarlar titredi, toz bulutu nefes almayı zorlaştırdı.
Kartal, yüksek bir pencere kenarına tırmandı. Nişan aldı, nefesini tuttu ve ardı ardına kurşun yağdırdı.
“Bir, iki… tamam, üç düşman daha indi.”
Tam o sırada, kale kapısından ağır zırhlı bir grup giriverdi. Askerlerin gözleri dev gibi açıldı. Bu, düşmanın son rezerv birliği, ağır silah ve roketlerle donatılmıştı.
Sinyal, yaralı omzuna rağmen diz çöktü ve ateş açtı.
“Komutanım… bunlar… fazla!”
Ama Alparslan, tek bir bakışla onu durdurdu.
“Dayan! Biz yıldırımlarız, mermiler bizi durduramaz!”
Gölge, susturuculu tabancasını çıkardı, düşmanların arasına sessizce sızdı. Bir, iki, üç… üç düşman yere serildi.
“Koridor temiz. Devam edin!” diye fısıldadı.
Ateş, son el bombasını atarken gözlerini kapattı. Patlama tüm koridoru aydınlattı, taşlar ve toz havaya savruldu.
“İçeriyi boşaltın, biz buradayız!”
Panzehir, sivilleri güvenli bölgeye doğru yönlendirirken arada bir kurşunla karşılaştı ama durmadı.
“Kimseyi bırakmam! Hiçbirini!”
Bıçak, makineli tüfeğiyle düşman dalgalarını püskürttü.
“Geçemezsiniz!” diye haykırdı. Mermiler gökyüzünü delip geçiyordu.
Ve o anda, Alparslan son bir hamle yaptı.
Telsizden haykırdı.
“Yıldırım Timi! Göktürk timi, Tek vücut olun, hepsini temizleyelim! Ya Bismillah!”
İki tim, köyün içini çelikten bir kasırga gibi sardı. Kurşunlar havada ışık saçarken, patlamalar göğe yükseliyordu. Her asker kendi uzmanlığını konuşturuyordu.
Kartal nişancı, Bıçak ağır silah, Gölge sessiz katil, Ateş patlayıcı ustası, Sinyal elektronik deha, Panzehir fedakâr sağlıkçı… ve Alparslan hepsini birleştiren liderdi.
Dakikalar saat gibi geçti. Ama Yıldırım Timi durmadı, geri çekilmedi. Düşmanın son nefesi geldiğinde, tim tüm kaleyi kontrol altına almış, siviller güvenle kurtarılmıştı.
Alparslan, tüfeğini yere bıraktı, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.
“Başardık… Yıldırım Timi… Vatan uğruna.”
Gökyüzü sessizliğe büründü. Artık yalnızca yorgun bir tim ve kurtarılan masumlar kalmıştı. Ama herkes biliyordu: Bu gece, sadece bir köy değil, bir milletin onuru da korunmuştu.