4. Bölüm

2947 Kelimeler
Güneş, Cem’in evinin penceresinden içeriye usulca sızıyordu. Mutfağın içinde kahve kokusu ve taze demlenmiş çayın buğu sesleri vardı. Masanın etrafında Yıldırım Timi toplanmıştı; asker üniformaları yerine rahat tişörtler ve pantolonlar, gülümsemeleriyle savaşın ağırlığını biraz olsun unutturuyordu. Alparslan, kahvaltılıkları önüne dizerken gülerek başladı. “Bakın bakalım… Biz savaştan sağ çıktık, ama bu mutfakta kim daha yetenekliymiş göreceğiz.” Serhat, bir dilim ekmeği alıp Alparslan’a doğru salladı. “Komutanım, bu sefer ben kazanana kadar kimse tabağıma dokunamaz. Haksızlık yok!” Murat, kahkahasını tutamayarak araya girdi. “Serhat, sen geçen sefer tost makinesini ters çevirmiştin. Sonra herkes ekmek kırıntılarıyla yürüyordu mutfakta!” Emre, bir fincan çay alıp gözlerini kısıp ekledi. “Benim için önemli olan ekmek değil, kahve… Ama şu an Serhat’ın ekmeğini görmezden geliyorum.” Baran, elinde reçeli sallayarak “Ben de pastayı kim kapacak merak ediyorum. Ama bu sefer ben kazanacağım, çünkü hamlelerim hızlı!” dedi. Tuncay ise sessizce masaya oturup göz ucuyla hepsini izliyordu. Elif ise rahat bir şekilde mutfağı toparlıyor, tabakları yerleştiriyordu. Cem de ona yardım ediyor, ikisi arada birbirlerine gülümseyerek ufak espriler yapıyordu. Elif, Cem’e fısıldadı. “Bak, sen de bir asker gibi masayı kurabilirsin aslında.” Cem gülerek karşılık verdi. “Sen görmeden kahvaltıyı bitirirdik, buna emin olabilirsin. Ama sen yanımda olunca her şey kolaylaşıyor.” Alparslan sandalyeye sırtını yaslayarak, gözlerini timdekilerin üzerinde gezdirdi. “Tamam, millet… Savaş bitti, kahvaltı başladı. Bu sefer kazanan, hem karnını doyuracak hem moral depolayacak.” Cem, Elif’in yanına otururken hafifçe fısıldadı. “Bir de senin elinden reçel yemek daha bir keyifli oluyor.” Elif gülerek gözlerini kısıp cevap verdi. “Öyleyse bu sefer bana dikkat et, ben de senin tabakla oyununa karşı hamle yaparım.” Serhat, araya girerek gür bir sesle espri yaptı. “Tamam, tamam… Ama kimse bu mutfakta savaş çıkarmazsa iyi olacak. Benim tüfeğim yok, sadece ekmek bıçağım var!” Herkes kahkahaya boğuldu. Yorgunluk, sabahın taze havasıyla eriyip gitmişti. Masadaki sohbetler, espriler ve gülüşmeler, savaşın gölgesini tamamen silmişti. Baran, bir yudum çay alıp göz ucuyla Alparslan’a baktı. “Komutanım, bir gün bu kahvaltılardan da destan çıkar mı acaba?” Alparslan gülümseyerek cevap verdi. “Bugünlük hedefimiz: midelerimizi dolu, yüreklerimizi mutlu bırakmak. Yeter de artar bile.” Cem ve Elif birbirlerine bakıp ufak bir gülümseme paylaştılar. O an herkes için çok netti: bu tim sadece savaşta değil, günlük hayatın içinde de birbirine kenetlenmiş bir aileydi. Ve bu sabah, bir kez daha bunu gösteriyordu. Alparslan, kahvaltının ardından sessiz adımlarla kafenin yolunu tuttu. Sabah güneşi yavaşça şehri aydınlatıyor, sokaklarda sadece birkaç erken yürüyüşçü vardı. Kafenin kapısından içeri girdiğinde, sıcak kahve ve taze ekmek kokusu hemen onu karşıladı. Küçük bir masa seçti, pencere kenarındaki köşe masasına oturdu. Camın dışına bakıp derin bir nefes aldı. Kalbi biraz hızlı atıyor, ama yüzünde sakin bir ifade vardı. İçinde ise bir umut vardı. Meyra belki gelir… Elinde kahve fincanını döndürürken gözleri sık sık kapıya kayıyordu. Her çan sesi, her kafenin kapısının açılıp kapanışı, onun gözünde bir ihtimal doğuruyordu. İçten içe, “Acaba bu sabah gelir mi?” diye soruyordu kendi kendine. Mekânın hafif müziği, kahve makinelerinin tıkırtısı, dışarıdaki rüzgâr… Hepsi bekleyişin ritmini belirliyordu. Alparslan, fincanı kaldırıp bir yudum aldı ama kahve tadını hissedemedi; dikkati tamamen kapıya çevrilmişti. Zaman yavaş ilerliyordu. Ellerini masanın üzerinde ovuşturdu, bazen bir not defterine göz atıyordu ama kalemi hiç eline almadı. Çünkü aklı hep Meyra’daydi. Umut ve hafif tedirginlik, yüreğini sıkıyor, ama aynı zamanda beklemeyi çekici kılıyordu. Bir yandan dışarıdaki ağacın yapraklarının rüzgârda dansını izliyor, bir yandan da kalbinin her atışını hissediyordu. Belki bir kahramanlık hikayesinin ortasında olmuştu, ama şimdi en çok istediği şey, bir umut ışığı… Meyra’nın belki o kapıdan içeri girecek olmasıydı. Alparslan, sessizce kendi kendine fısıldadı. “Belki bugün… belki şimdi… belki…” Ve bekleyiş, sabahın sakinliğiyle birlikte devam etti. Her gelen müşteri, her açılan kapı, küçük bir heyecan dalgası yarattı içinde. Ama o sessiz umut, kalbinde büyüyordu: Meyra’nın gelme ihtimali… Saatler ağır ağır ilerledi. Öğle güneşi pencereden içeri süzüldü, kafenin ahşap masalarını ve eski taş duvarlarını altın rengine boyadı. Alparslan, fincanındaki kahveyi bir kez daha karıştırdı ama tadını alamıyordu. Her yudum, aklındaki düşünceleri dağıtmıyordu; sadece bekleyişin ağırlığını artırıyordu. Dışarıya bakarken gözü kalabalık caddelere takıldı. İnsanlar hızlı adımlarla geçiyor, gülüşleri ve sohbetleri arasında bir hikaye gizleniyordu. Ama onun aradığı kişi yoktu. “Belki trafik…” diye kendi kendini teselli etti, “belki bir aksilik olmuştur…” Öğleden sonra, kafedeki müzik hafifçe değişti; sıcak bir melodi çalıyor, bir yandan da dışarıdaki hafif rüzgâr pencereden içeri giriyordu. Yapraklar camın kenarında dans ediyor, Alparslan’ın ruhuna bir burukluk, ama aynı zamanda bir huzur katıyordu. Ellerini masanın üzerinde ovuşturdu, başını hafifçe eğdi ve derin bir nefes aldı. Gözleri camın dışına kaydı, oradaki ağaç gölgelerinin kafe duvarına düşüşünü izledi. Her bir gölge, onun içinde yükselen umutla birlikte biraz daha anlam kazandı. Ama saatler geçtikçe umut, yerini hafif bir hayal kırıklığına bırakıyordu. Kalbi hâlâ kapıya çevrilmişti; ama her geçen dakika, sadece sessiz bir sabır ve hafif bir burukluk ekliyordu. Alparslan, fincanını masaya bıraktı ve sessizce fısıldadı. “Belki bugün değil… belki başka bir gün…” Kafe yavaş yavaş boşalmaya başladı. Akşam güneşi pencereden süzüldü, odanın köşelerini altın rengine boyadı. Masanın üzerinde duran kahve fincanı, yanında açılmış bir defter… Her şey olduğu yerdeydi. Ama Meyra gelmemişti. Alparslan, başını ellerinin arasına aldı. İçinde hem bir boşluk hem de derin bir özlem vardı. Gün boyu beklediği umut, şimdi hafif bir hüzne dönmüştü. Ama gözlerindeki ışık kaybolmamıştı; çünkü bekleyiş, onun yüreğinde hâlâ bir inanç barındırıyordu: Bir gün o mutlaka gelecek… Dışarıdaki sokak lambaları bir bir yanarken, Alparslan son bir kez kapıya baktı. Yavaş adımlarla kalktı, masadaki kahveyi son bir yudumla bitirdi ve sessizce kafeden çıktı. İçinde buruk bir yalnızlık, ama aynı zamanda kırılmamış bir umut vardı. Kahvaltı sonrası tim dağılmış, herkes kendi yoluna gitmişti. Emre ise kendine has bir enerjiyle, biraz gülümseyerek sokağa çıktı. Yüzünde o tipik çapkın bakış vardı; hem dikkat çekici hem de esprili bir hava taşıyan bakışlar… Kafenin önünden geçerken gözüne bir tabeladaki canlı renkler çarptı: Yeni açılmış bir pastane. İçerisi canlı, neşeli, insanlar tatlılarını seçerken gülüşüyordu. Emre’nin aklı hemen bir plan yapmaya başladı. “Belki buradaki birini tanırım… ya da tanışırım…” diye kendi kendine mırıldandı. İçeri girdiğinde, gözleri bir masada oturan kadına takıldı. Kız, kahvesine dalmış, yanında küçük bir defter vardı. Emre, bakışlarını kaçırmadan kendine bir cesaret verdi ve hafif bir gülümsemeyle masaya doğru yürüdü. “Merhaba…” dedi kendinden emin ama alçak gönüllü bir sesle. “Yanınıza oturabilir miyim? Kahve bana ait, garanti veriyorum.” Kız bir an şaşırdı, sonra hafifçe gülümsedi. “Sanırım… neden olmasın?” Emre, kendine özgü bir tavırla sandalyeye oturdu ve hemen küçük bir espri patlattı “Umarım kahve tadı kadar konuşmam da hoşunuza gider. Eğer gitmezse, suç bende değil; kahvede dem var!” Kız, bu espriye gülerek başını salladı. Emre içten içe memnundu; bu ufak karşılaşma onun tipik çapkın ruhuna biraz renk katmıştı. Dışarıda güneş yavaşça yükselirken, Emre kendi dünyasında minik bir zafer kazanmış gibi hissediyordu. O an, timin geri kalanının ciddi ve duygusal bekleyişlerinden farklı, biraz da neşeli ve hafif bir hava getirdi. Emre, kendi kendine mırıldandı. “Bazen savaş meydanında kazanmak güzel, ama küçük çapkınlık zaferleri de tatlıdır…” Akşam güneşi yavaş yavaş kaybolurken, Emre Tuncay’ın evinin kapısını açtı. Ama içeride onu bekleyen manzara karşısında bir an durakladı. Bütün tim oradaydı. Masalar hazırlamış, kahve ve atıştırmalıklar vardı; her biri Emre’ye bakıyordu. Gözleri bir an için parladı ama hemen yüzüne asık bir ifade yerleşti. “Ne oluyor burada?” diye sordu Emre, kaşlarını çatarak. Cem hafifçe gülümsedi. “Akşamüstü sürprizi, Emre! Senin eve dönmeni bekliyorduk. Gel, otur.” Emre, omuz silkti, yüzündeki asık ifade hâlâ gitmemişti. “Teşekkürler… ama bugün anlatacak bir şeyim yok,” dedi, biraz da sert bir tonla. Alparslan, hafif bir merakla öne doğru eğildi. “Emre, hadi ama mutlaka sende olaylar vardır. ne oldu? Yüzün niye böyle asık?” Emre bir an sessiz kaldı. Timin bakışları üzerindeydi, hafif bir gerginlik oluştu. Nihayet, hafifçe gülümseyerek ama hâlâ ciddi bir tonla fısıldadı. “Tamam… bir kızla tanıştım. Ama Allah düşman başına vermesin o çetin ceviz biri çıktı. Sıkı durmak gerekiyor. Resmen beni paraladı.” Serhat kahkahayı patlattı. “Çetin ceviz mi? Emre senin başına neler geliyor böyle… hah, bekliyoruz, detayları anlat!” Emre ellerini kavuşturdu, hafifçe başını salladı. “Hayır, şu an anlatmayacağım. Ama şunu bilin, birine ayak uydurmak kolay değil. Bu kız farklı… ve işin ilginç kısmı, onunla başa çıkmak için her zaman planlı olmak gerekiyor.” Baran, gözlerini kocaman açtı. “Vay be… Emre, sen bile bunu itiraf ediyorsun. Merak ettik, anlat hadi. Çok naza çektin kendi.” Emre, yüzündeki asık ifadeyi hafifçe yumuşattı, ama gözlerinde hâlâ hafif bir gurur ve heyecan vardı. “Bir ara… belki. Şimdilik sadece bilin ki, bu çetin cevizle uğraşmak, timin savaştan döndüğü kadar heyecanlı.” Tuncay ise hafifçe gülerek araya girdi. “Demek akşam sürprizi buymuş… Emre’nin aşk macerası. Tim burada, sen de anlatmıyorsun… işimiz var demek ki!” Emre, sessizce masaya oturdu, yüzündeki asık ifadeyle ama içinde hafif bir mutlulukla “Evet… işte böyle…” diye mırıldandı. O an tim, Emre’nin hem esprili hem de gizemli havasını kabul ederek kahkahalarla sohbet etmeye başladı. Günün yorgunluğu yerini eğlenceli bir akşamın sıcaklığına bıraktı. Meyra sabah, hafif bir heyecan ve huzurla uyandı. Günün ilk ışıkları odasını aydınlatıyor, dışarıda kuşlar hafifçe cıvıldıyordu. Kahvaltısını hazırladıktan sonra annesinin yanına gitti; bugün ikisi birlikte vakit geçireceklerdi. Annesinin sıcak gülümsemesiyle karşılaşmak, Meyra’nın içini ısıttı. Annesini de alıp mutfağa geçtiler, birlikte kahvaltının geriye kalan kısmını hazırladılar. Ekmekleri fırından yeni çıkmıştı, masaya taze meyveler, peynirler ve reçeller diziliyordu. Meyra’nın annesi hafif bir espri patlattı. “Bugün bana yardım edeceksin, yoksa ben seni çayını dökmekle suçlayacağım!” Meyra gülerek karşılık verdi. “Tamam anne, ama sen de beni eleştirmeyeceksin, anlaşma mı?” Tüm sabah, mutfakta kahkahalar, sohbetler ve tatlı bir uyum vardı. Meyra, annesinin eski günlerinden bahsettiği anları dinlerken gülüyor, kendi hikâyelerini de paylaşırken bir yandan kahkaha patlatıyordu. Dışarıdaki rüzgâr camdan hafifçe giriyor, odanın sıcaklığıyla birleşiyordu. Öğleden sonra, birlikte şehirde kısa bir yürüyüş yaptılar. Meyra’nın annesi onun elini sıkıca tutuyor, ara sıra arka sokaklardaki kafelere ve dükkânlara bakıyordu. Meyra, bu basit ama değerli anların tadını çıkarıyordu; çünkü uzun zamandır böyle huzurlu bir gün geçirmemişti. Akşam olduğunda ise ailecek sofrayı hazırlamışlardı.Sıcak yemekler, taze salatalar ve evin içine yayılan mis gibi kokular… Meyra, babasının ve annesinin yanına oturdu. Masada sessizlik bir süre hâkim oldu; sonra babası hafifçe gülümseyerek konuştu. “Bugün nasıldı kızım? Annene eşlik ettin mi?” Meyra, gözleri parlayarak cevap verdi. “Evet baba… Annemle çok güzel vakit geçirdik. Gezdik dolaştık alışveriş yaptık. Uzun zamandır böyle eğlenmemiştik. ” Annesi, Meyra’nın saçlarını okşayarak ekledi. “Seninle böyle vakit geçirmek her zaman çok değerli. Bugün ben de çok mutlu oldum.” Meyra, sofradaki yemeklerden bir parça alıp hafifçe gülümseyerek babasına baktı. “Ve akşam yemeği de mükemmel oldu. Günün sohbetini burada yapmak, günün en güzel kısmı gibi.” Babası hafifçe gülümseyip başını salladı. “Öyle evlat… Bazen küçük anlar, büyük mutluluklar getirir. Bugün de böyle bir gündü.” Masa etrafında hafif bir sessizlik, sonra kahkahalar ve küçük sohbetler başladı. Meyra, bu anın sıcaklığını yüreğine kazıyor, gün boyu biriktirdiği huzuru ve sevgiyi hissediyordu. Her lokmada, her bakışta, aileyle olmanın verdiği güven ve mutluluk vardı. O akşam, evin içi sadece yemek kokusuyla değil; sevgi, güven ve günün tatlı sohbetleriyle doluydu. Meyra, kalbinde hem huzuru hem de minik bir umut ışığını hissederek günü tamamladı. Ertesi sabah, şehir yavaşça uyanırken Meyra evden çıktı. Hava hafif serin, güneş ise yavaş yavaş sokakları altın rengine boyuyordu. Bugün farklı bir planı vardı: Çarşıya gidip uzun zamandır merak ettiği bir kitabı almak, belki de yeni yazarlarla tanışmak… Çarşıya adım attığında, her dükkânın önünde rengarenk kitaplar, eski dergiler ve nostaljik afişler gözüne çarptı. Meyra, adımlarını yavaşlatıp vitrinlerdeki kitaplara bakarken, sanki zaman bir an durdu. Ahşap raflarda tozlu ciltler, eski yazarların altın harflerle basılmış isimleri, hafifçe yıpranmış sayfaların kokusu… Hepsi, geçmişin ve edebiyatın büyüsünü fısıldıyordu. Bir kitapçıya girdiğinde, raflar neredeyse tavana kadar uzanıyordu. Meyra elini sayfalara sürerken, kendini bir an geçmişte hissetti: Orhan Pamuk’un İstanbul’unu düşündü, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamana dair gözlemlerini hatırladı, Halide Edip Adıvar’ın duygularını ve kadına dair güçlü bakışını hissetti. Kitapların arasında dolaşırken, bir köşede eski bir roman buldu; kapağı hafif yıpranmış, sayfaları sararmıştı. Kitabı eline aldı, sayfalarını karıştırdı ve her kelime, onu başka bir zamana götürdü. Meyra, o an için sokağın gürültüsünü, modern hayatın telaşını unuttu. “Kitaplar… her biri bir dünya, bir zaman, bir duygu…” diye mırıldandı kendi kendine. Her sayfada yazarın ruhunu, duygularını ve düşüncelerini hissetti. Kimi zaman bir kahramanın cesaretini, kimi zaman bir aşığın yalnızlığını, kimi zaman da şehrin sokaklarındaki sessiz hikâyeleri… Meyra, rafların arasında gezinirken kendini kaybetti. Her kitap, bir pencere açıyordu; geçmişe, farklı dünyalara, insan ruhunun derinliklerine… Birkaç klasik roman aldı eline: Sait Faik’in öyküleri, Halikarnas Balıkçısı’nın deniz kokulu anlatıları ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın zamana dair incelikli gözlemleri… Kasada kitaplarını öderken, Meyra derin bir nefes aldı. Çarşıdan çıkarken güneş tepede parlıyordu; ama içindeki sıcaklık, sadece güneşten değil, kitapların verdiği huzur ve keşif heyecanından geliyordu. O gün, çarşı sadece bir alışveriş yeri değil, Meyra için bir yolculuk olmuştu; geçmişin yazarlarıyla, sözcüklerin büyüsüyle dolu bir gün… Meyra, çarşıdaki kitapçıdan çıktığında ellerinde birkaç değerli kitap vardı. Günün güneşi, sokakları altın rengine boyuyor, insanları aceleyle bir yerden bir yere taşıyordu. Meyra, elindeki kitaplara bakarken, kalbi kitapların verdiği huzurla hafifçe hızlanıyordu. O sırada, Alparslan da aynı caddeden yürüyordu. Dün kafede bekleyişin ardından, akşam saatlerini kendi içinde sindirmiş, sabahın enerjisiyle adımlarını kararlı atıyordu. Gözleri yavaşça çevresini tarıyor, belki bir umut, belki de tesadüf arıyordu. İkisi, dar bir sokağın köşesinde neredeyse yan yana geldi; Meyra elinde kitapları sıkıca tutarken, Alparslan onu fark etmedi. Aralarındaki mesafe sadece birkaç adım, ama gözleri birbirine değmemişti. Meyra, yoluna bakarken hafifçe gülümsüyor, bir yandan da kitapların verdiği keyfi yaşıyordu. Alparslan ise caddenin karşı tarafına bakıyor, kendi düşüncelerine dalmıştı. O an, sanki zaman durdu. Sokağın ortasında geçen rüzgâr, Meyra’nın saçlarını hafifçe savurdu. Alparslan, rüzgârın yönünü fark edip elini saçlarının önüne götürdü. İkisi de bir an için birbirlerini hissetti, ama fark etmediler. Sadece hafif bir huzursuzluk ve bilinçaltında bir tanıdıklık kalmıştı. Meyra, bir adım daha attı, Alparslan da öteki yönde yürümeye devam etti. Sadece birkaç saniye farkıyla yolları kesişmedi; ama ikisinin de içinden, sanki bir şeylerin eksik olduğu hissi geçti. Meyra kalbini hafifçe sıkı hissetti, Alparslan ise adımlarını yavaşlatıp etrafa bakındı. Sokağın köşesinden ikisi de farklı yöne saptığında, ikisinin de gözleri bir an boşluğa takıldı, ama birbirlerini göremediler. Meyra, kitapçının vitrinine son bir kez bakıp hafifçe gülümsedi. Alparslan, caddenin karşısındaki küçük kafeye göz attı; dün beklediği anın sessiz yankısı hâlâ aklındaydı. O an sessizlik, rüzgâr ve hafif kalp çarpıntılarıyla doluydu. İki yol, neredeyse kesişmiş, ama kader henüz onları bir araya getirmemişti. Sadece o anın hafif hissi, gelecekteki buluşmanın ipuçlarını fısıldıyordu: Belki de bir gün, tam o anda değil ama bir başka zamanda… Meyra, kitaplarla dolu çantasını omzuna attıktan sonra caddenin köşesinden dönüp en sevdiği kafeye yöneldi. Bugün bir planı vardı: En yakın arkadaşı İpek ile buluşacaktı. Kafenin önünde İpek çoktan bekliyordu. yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Meyra onu görünce içi ısındı, hızlı adımlarla yanına yürüdü. “İpek! Canım ,” dedi Meyra, gülümseyerek. “ Meyra kuzucum, Senin yüzünden sabah kahvem ikinci plana düştü, o kadar heyecanlı geldin ki,” dedi İpek, kahkahasını tutamadan. İkisi de içeri girdiklerinde, kafedeki sıcak atmosfer hemen ruhlarını sardı. Masalar ahşap, duvarlarda eski tablolar ve kitap rafları vardı. Meyra çantasını yanına bırakıp oturdu, İpek de karşısına geçti. “Bugün kitapçıya uğradın, değil mi? Ne aldın?” diye sordu İpek merakla. Meyra elindeki çantayı hafifçe salladı. “Birkaç klasik… Sait Faik, Halikarnas Balıkçısı ve Tanpınar. Eskilerin ruhunu bir kez daha hissetmek istedim.” İpek gözlerini kocaman açtı. “Ah, sen hep edebiyatın büyüsünü yakalıyorsun. Ben daha çok hafif kitaplarla yetiniyorum.” Meyra gülerek cevap verdi. “Seninle bu fark bile keyifli. Ama bir gün seni de eski yazarların dünyasına götüreceğim, söz.” İkisi kahvelerini yudumlarken, günün telaşını, küçük mutluluklarını ve sıradan ama değerli anılarını paylaştılar. Meyra, kitapçıda hissettiği huzuru, İpek’in enerjisiyle tamamladı. “Biliyor musun,” dedi Meyra, hafifçe gülümseyerek, “bazı günler sadece kitap ve arkadaşla güzel oluyor. Başka hiçbir şeye gerek yok.” İpek, başını sallayarak karşılık verdi. “Katılıyorum. Seninle olmak her zaman öyle… Hem gülüşün hem de kitaplar ruhumu besliyor.” Meyra, arkadaşının sözleriyle içini hafif bir mutluluk kapladı. Kahkahalar, sohbetin akışı, kafenin sıcak atmosferi… Her şey bir tablo gibi birleşmişti. O an, hayatın küçük ama değerli anlarını hissetmiş, kalbinde huzurlu bir sıcaklık biriktirmişti. Akşam yavaş yavaş çöküyordu. Alparslan evine döndü, kapıyı sessizce kapattı ve derin bir nefes aldı. O an, evin sessizliği ona hem huzur hem de yalnızlık getirdi. Gözleri bir süre boşluğa takıldı; masadaki kitaplar, sehpanın üzerindeki kahve fincanı ve pencere kenarındaki hafifçe sallanan perdeler… Her şey yerli yerindeydi, ama içindeki boşluğu dolduramıyordu. Alparslan koltuğa oturdu, ellerini dizlerine koydu ve hafifçe başını eğdi. Düşünceler zihninde dönüp duruyordu: Meyra… Gün boyunca aklındaydı, çarşıda kitap seçişi, kahkahaları, arkadaşına anlattığı detaylar… Ama en çok kafasında kalan şey, Meyra’nın defterine koyduğu küçük bir izdi: belki numarası, belki küçük bir not. Kalbi hafifçe sıkıştı. Defteri gözünün önüne getirdi; içindeki sayfaların arasına gizlenmiş, sadece onun bulabileceği bir iz… Ama bir şeyler eksikti. “Acaba bulamadı mı?” diye mırıldandı kendi kendine. Gözleri hafifçe doldu; bir umut ve bir hafif hayal kırıklığı iç içe geçti. Alparslan pencereye yöneldi. Dışarıda şehir ışıkları yavaş yavaş yanıyor, rüzgâr yaprakları hafifçe savuruyordu. Pencerenin kenarına oturdu, ellerini dizlerine koydu ve sessizce düşündü. Meyra’nın yanında olmayı, onun sıcak gülüşünü, gözlerindeki ışıltıyı ve kelimelerin ardındaki derinliği… Ama bir an durdu; içindeki sessizlik, bekleyişin ve eksikliğin ağırlığıyla birleşti. “Belki… belki de direk vermem gerekiyordu ,” diye fısıldadı. Sesinde hem kararlılık hem de hafif bir hüzün vardı. Kalbi, defterin sayfalarındaki boşluğu hissediyor, ama umudu hâlâ canlıydı. Her eksik parça, bir gün tamamlanacak bir hikâyenin başlangıcı gibiydi. Alparslan gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı ve sessizliğin içinde kendine söz verdi. “Bulacağım… ne olursa olsun, bulacağım.” Ev sessizdi, ama Alparslan’ın içindeki fırtına ve umut, odanın içinde görünmez bir ışık gibi parlıyordu. O an, yalnızlık sadece bir boşluk değil; bir bekleyiş, bir umut ve bir bağlılık hissine dönüşmüştü.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE