DEVAM:
Demsal ağa önümde dikildi, gözleri ateş gibi yandı. Eli bana uzandı, saçlarımın diplerini kavradı, sertçe başımı geriye çekti. Yüzümü yakına getirdi, nefesi içimi bulandırdı.
“Bütün o sözlerin, bütün o yalanların… göreceğiz bakalım, Azem sana gerçekten koca olmuş mu?” dedi, sesi boğuk ve zehirliydi.
Kulağımda uğultular patladı, dizlerimin bağı çözüldü ama yere yığılmadım; direnmek için içimdeki bütün gücü topladım. Elleri omzuma indiğinde refleksle ittim, ama kasları taş gibiydi, kımıldamadı.
Çırpınırken fısıldadım, sesim yalvarma ve hiddetin arasında gidip geliyordu:
“Allah rızası için yapma! Beni bırakırsan bugünü Azem de bilmeyecek! Yoksa başına daha büyük bela açarsın!”
Ama yüzünde sadece o iğrenç sırıtış vardı. Başını eğdi, yüzü yüzüme yaklaştı, elleri kıyafetime kaymaya başladı.
İçimdeki panik bir çığlığa dönüştü. Boğazım yırtılırcasına bağırdım:
“YARDIM EDİN! ALLAH RIZASI İÇİN BİRİ YARDIM ETSİN!”
Orman yankılandı. Bir an için kendi sesimden bile ürktüm.
Ama Demsal ağa sadece güldü, dişlerini sıktı, sesi buz gibi:
“Bağırsan da kimse duymaz… bu gece senin gecen olacak.”
Omzumdan yakalayıp beni ağacın gövdesine yapıştırdı. Sert kabuk sırtımı yaktı, kollarımı yana açıp hareket edemez hale getirdi. Gömleğinin açık kalan kısmından terli gövdesinin sıcaklığı üzerime çökerken içim buz gibi oldu.
Yüzünü boynuma yanaştırdı, nefesi yakıcı bir zehir gibi tenime çarptı. Elini saçlarımın arasına daldırıp başımı daha da geriye itti. Dudaklarıma yaklaşırken çırpınmaya başladım, ellerimle göğsünü ittirdim, ama kımıldamadı bile.
“Ağa, yapma! Allah aşkına yapma! Bana dokunma!” diye fısıldadım, sesi titreyen ama inatçı bir çığlıkla.
Ama o sadece güldü, dişlerini göstererek. Parmağı çeneme uzandı, zorla yüzümü kendine çevirdi. Dudakları boynuma değdiğinde midem altüst oldu; tırnaklarımı koluna geçirdim, var gücümle tırmaladım.
“Çırpın ne kadar istersen,” dedi dişlerinin arasından, “ama bu ormanda kimse sana yetişemez.”
Ellerimden biri göğsüme, diğeri eteğime inmeye çalıştığında boğazımdan yırtıcı bir çığlık koptu.
“BIRAK BENİ! NE OLUR BIRAK!”
Çığlığım yaprakların arasına çarptı, geceyi yardı. Gözlerimden yaşlar akarken, var gücümle itmeye çalıştım.
Onun elleri bir çırpıda üstümdeki temizlikçi önlüğüne gitti ve iki yakamdan tutarak yırtıp çıkardı.
Yüzünü gözünü tırmalıyor ağrıyan ayağıma rağmen kaçmak, kurtulmak istiyordum!
Demsal ağa durmadı, önümdeki elbisenin de yakasından tuttu ve yırttı. Elbisenin yırtıklığından tenime değen soğuk hava biraz olsun hala hayatta olduğumu hatırlatırken Demsal o iğrenç sırıtışıyla yırttığı o yere bakıyordu,
Açılan göğüslerime...
“Deqin var he Geje!?” dedi alayla karışık bariz beğeniyle...
Deq’im...
Edilen zulümlere dayanamadığım, kriz geçirmenin eşiğinde olduğum o gece odamda bir başıma iğneyle kanata kanata yaptığım motifim...
“Boynunda kartal? Göğsünde kartal deqi? Kim bu Kartal Geşa...”
“Senin gibi aşşağlık pisliklere arşı asla boyun eğmeyeceğimin hatırlatıcısı kartal!” dedim öfkeyle.
Yaklaştı, dudakları deq’ime değecekti, izin vermedim. Yumruğumu sertçe yüzüne geçirdim.
Sert bir darbe vurmuştum ve bu Demsali şaşırtmıştı.
Tabi öfkelendirmişti de...
Sıktığı kolumdan iyice kavradı ve beni yere çaktı.
Ayağım acı içinde yanarken bağıramayacak kadar acıyla dolmuştu yüreğim.
Ansızın üzerime abandı Demsal, eli eteğimi buldu, eteğimi yukarı çıkarırken parmakları bacaklarımda arsızca dolaştı...
Direnmeye çalıştım,
Bana dokunmasın istedim.
Ama ben çırpındıkça batıyordum sanki...
Doğduğum günden beri bir bataklık gibiydim zaten, bana çekilen batıyor ama en çok beni batırıyordu...
“Bırak!” diye kesilen nefesimle acı içinde haykırdım.
“Allah aşkına dur!” dedim ama durmadı, elleri iç çamaşırımı buldu ve aşağı çekiştirmeye başladı.
O sert ve ağır bedenin altında artık nefesim kesiliyordu...
Buraya kadar mıydı savaşım, buraya kadar mıydı özgürlüğüm...
Neydi suçum benim?
Suç benim değilse kimindi?
Şemse xanımağanın mı?
Demsalin mi?
Beni bu hayata mahkum eden amcam ve yengemin mi?
Yoksa Azemin mi?
İç çamaşırım çıkmıştı, bacaklarımdan süzülmüştü, ve ben artık donmuş halde duruyordum.
Yoktu bu cihanda kimsem,
Ne anam ne babam, ne de kocam...
Doğduğumdan beri kimsesiz, öksüz yetim olan hayatım öyle de devam ediyordu...
Azem...
O bana belki yuva olur sanmıştım,
Her gece kollarında güven içinde uyurum sanmıştım,
Buna hakkım olmasa da belki beni ister sanmıştım...
O gittiğinde döner sanmıştım...
Her gece korkuyla uyanmam sanmıştım,
Bana dul gözüyle salyalarını akıtarak bakan adamların bel altı konuşmalarını işitmem sanmıştım...
O koca konakta kendimi koruyabilmek için yastığımın altında bıçakla uyumam sanmıştım...
Dayak yemem!
Zulüm görmem!
İşkenceye uğramam!
Tacizlere maruz kalmam!
Tecavüz edilmem...
Ben bunların hepsini sanmıştım...
Şimdi avcuma değen metal silahı kullansam,
Hayallerime veda edip ceza evine girsem?
En azından namusumla ölürdüm!
kirli ellerin bana değmesine daha fazla katlanamadım.
‘PAT!!!’
Üstümdeki adam gözlerini kocaman açarak bana baktı.
Onu, onun silahıyla vurmuştum...
“Sen!”
Ve pat! Düştü başı omzuma...
Onu yana atıp altından kalktım ve kendimi ağacın gövdesine yasladım.
Bitmişti herşey...
Katil oldum ben...
AZEM DEVRANDAN:
Bu gece içimde anlamlandıramadığım bir sancı vardı.
Göğsüme iğneler mi batıyordu yoksa ben mi öyle sanıyordum?
“ahh!”
“Devran!?” Alp hemen yanıma geldi,
“Devran ne oluyor?” Sinan gelmişti bu defa.
Elim göğsümde, bu sancının geçmesini bekliyordum.
“Revire gidelim!” dedi Sinan panikle ama elimi kaldırıp durdurdum onu,
“İyiyim işimize dönelim!” dedim oturduğum yerden.
Odamda işlerle uğraşıyorduk. Akemediye giren öğrencileri sınıflara dağıtıyor kayıtlarını yapıyorduk.
Bu işlere normalde bakmazdım ama bugün sebepsizce canım sıkkındı, bu yüzden oyalanmak için bakıyordum.
“Sedef hayta, Zeynep demir, Ayşegül kapan, Arya...” dedi Sinan.
“Tamam, Sedef ile Zeynebi ilk sınıfa koyalım, Ayşegül ve Aryayı ise diğer sınıfa alalım. Zaten herkes buraya giriş yaptıktan sonra öğrenciye göre, kabiliyet ve yeteneklerine göre eğitim vermek adına bir daha ayrıştırırız” dedim ve önümdeki ilk sınıfa Sedef ve Zeynep ismini geçirdim.
İkinci sınıf için Ayşegül yazdım, diğer ismin ‘A’ harfini yazdığım anda kalemin tükenmezi bitti.
“Kalem bitti” ediğimde Sinan kendi kalemini uzattı,
“Buyur yüzbaşım”
Kalemi aldım, “Aryaydı değil mi?” diye soruğumda “Evet yüzbaşım” dedi Alp.
“Eee soyadı ne?” edim. Bu iş git gide sıkıcı bir hal alıyordu.
İçimdeki sıkıntı geçsin diye tırmanmaya gitsem daha iyiydi.
“Soyadı yok, sadece Arya yazıyor”
“Ne demek sadece Arya yazıyor? Soyadı da yazmalı” diye kaşımı çattım. Sinan ise önündeki kağıdı önüme koydu,
“Sadece bu isim yazıyor, ama baya iyi bir sıralamayla alınmış okula helal”
“Ulan daha soyadını yazmayan bir salaktan ne bekliyorsunuz!” diye çıkıştım sinirle.
Elimdeki kağıdı Sinana fırlatıp, “Siz devam edin ben gidiyorum” dedim ve kapıyı açıp çıktım.
Ankaranın ayazında kendimi avluya atıp derin derin soluklandım.
“Neden geçmiyor bu sancı! Siktiğimin sancısı tüm gece tat vermedi!”
“Yüzbaşım...”
Arkamdan konuşan kız yanıma geldiğinde hazır ola geçti ve sonra yavaşça yaklaştı.
“Teklifim hala geçerli... Unutmadınız değil mi?”
Bu kız kimdi?
“Beni unuttun mu? Hani numaramı bırakmıştım cebinize? Sizde mesaj attınız, konuştun ya benimle?”
Ulan bunadım mı ben!
“Adın ne?” dediğimde hayal kırıklığına uğrayarak,
“Lale” dedi.
Üstten üstten süzdüm onu, uzun boylu, sarışın güzel bir kızdı.
Belki de içimde ki sıkıntıyı alabilirdi?
“Gel Lale”
Lale hevesle önüme düşerken avludan çıktık, sonra eğitim alanından da çıktık. Askeriye bölgesi epeyce gerimizde kalınca Lalenin belinden kavrayıp ağaca dayadım, başımı boynuna sokup öpmeye başladım.
Anında karşılık verdi ve inlemeye başladı.
Boynunun kokusu ciğerime doldukça, dudaklarım teninde kaydıkça nefesim hızlandı. Ellerim belinden yukarı kıvrıldı, göğsüne vardığında inlemesi daha da derinleşti. Başını arkaya attı, gözleri yarı kapalıydı.
Ama bende bir şey eksikti. Dudaklarım ondaydı, ellerim sıcaktı ama içim… içim bomboştu.
“Devran…” diye fısıldadı kulağıma, sesi yumuşacık bir şarap gibiydi. Oysa bende zehir tadı bıraktı.
Bir an gözümü kapattım, ama göz kapaklarımın ardında başka bir yüz belirdi — gözlerinde asi bir ateş olan, o lanetli kız.
Geşa.
Lale’nin saçlarını kavrayıp dudaklarına yüklenmem gerekirken, ellerim titredi. O inlerken ben kıpırdamadım. Dudaklarım değdi ama ruhum orada değildi.
“Yüzbaşım… beni istiyorsunuz değil mi?” dedi, soluğu kesik kesikti.
Cevap veremedim. Gömleğinin düğmelerini çözerken ellerim ağırlaştı, sanki zincirlerle bağlanmıştı. İçimdeki sancı büyüdü, boğazımı sıkan bir düğüm oldu.
Onu ağaca daha sert bastırdım, nefesim hırçınlaştı. Dudaklarım boynunda gezindi ama dişlerimi sıktığımı fark ettim. Neden geçmiyordu bu lanet sıkıntı?
İçimden kükredim: Ne yapıyorsun Devran! Ne halt ediyorsun!
O sırada Lale’nin parmakları saçlarıma daldı, beni kendine daha çok çekti. Ama ben… ben hâlâ başka bir nefesin, başka bir ismin, başka bir kokunun esiriydim.
Elleri kıyafetlerime uzanmışken, içimdeki sancı daha da büyüdü. Lale’nin teni sıcaktı ama bana buz gibi geldi. Dudaklarım boynundan ayrıldı, alnımı ağaca yasladım. Bir an gözlerimi kapadım, boğazımda öyle bir düğüm vardı ki nefes almak bile ağır geliyordu.
Sonra birden geri çekildim. Onun şaşkın bakışları arasında yakamı düzelttim, gözlerimi kısıp soğukça söyledim:
“Başka zaman…”
Arkamı dönüp gitmeye yeltendim.
Ama Lale öfkeyle önüme atıldı, kollarını açarak yolumu kesti. Gözleri öfkeyle parlıyordu:
“Ne halt ettiğini sanıyorsun sen! Başladığın işi bitirsene!”
Sözleri tokat gibi yüzüme çarptı. Bir an donup kaldım, sonra öfkem kabardı. Çenemi sıktım, dişlerim birbirine sürtündü. Adımlarımı sertçe attım, üzerine yürüdüm.
Bir hamlede boğazından kavradım, sırtını ağaca yasladım. Gözleri dehşetle açıldı, nefesi kesildi. Yüzümü burnuna kadar yaklaştırdım, sesimi buz gibi çıkardım:
“Kokun da… kendin de… hiç ilgimi çekmediniz, Lale. Oldu mu?”
Sözlerim zehir gibi döküldü. Gözlerindeki şaşkınlığı, yutkunamadan donup kalışını izledim. Sonra parmaklarımı boğazından çektim, geri adım attım.
Onu orada nefes nefese bırakıp sırtımı döndüm. Adımlarım ağırdı ama içimdeki sancı hâlâ dinmiyordu.
Devam edecek...