TOPRAKSIZLAR =KAN VE KÖK
TOPRAKSIZLAR: KAN VE KÖK
Toz ve Barut (20 Yıl Önce)
Mardin sınırı, o gece göğün kandili sönmüş gibi zifiri karanlıktı. Gökyüzünde ne bir yıldız vardı ne
de çöle can veren o serin rüzgâr. Sadece motor sesleri ve tekerleklerin altından kalkan toz bulutu
sessizliği bozuyordu. Karadağlar ve Sancaktarlar, yüzyıllardır bu topraklarda birbirine sınır
komşusu olan iki dev çınardı. Ancak o gece, kökleri birbirine dolanmış bu iki soyun dalları, bir daha
asla birleşmemek üzere kırılacaktı.
Farların aydınlattığı o dar alanda iki grup karşı karşıyaydı. Sancaktarların amcası, gözlerindeki
delilikle öne çıktı. Kolunun altında, Karadağların kızı, Aslan’ın hamile halası vardı. Kadın, acı içinde
inlerken namlunun soğukluğu şakağındaydı.
Aslan’ın babası, dev cüssesiyle bir aslan gibi kükredi: "Bırak onu Sancaktar! Kan davasının da bir
onuru olur, kadına el uzatmak namertliktir!"
Cevap, karanlığın içinden gelen tek bir el ateş sesi oldu.
Zaman o an durdu. Hala, karnındaki doğmamış mucizeyle birlikte bir toz yığını gibi yere yığıldı.
Sancaktarların o dönemki genç oğlu, elindeki silaha dehşetle bakıyordu. Tetiği o çekmemişti,
namlu soğuktu ama suç onun ellerine bir leke gibi yapışmıştı bile.
Aslan’ın babasının gözleri kan çanağına döndü. Sesindeki acı, Mardin’in kayalıklarında yankılandı:
"Canımızı aldın Sancaktar... Şimdi toprağın karnını seninle doyuracağız!"
Kara Toprağın Karnı
Hesaplaşma kısa sürdü. Karadağlar, Sancaktarların o masum ama "suçlu" ilan edilen gencini
kıskıvrak yakaladı. Gece yarısı, ayın bile bakmaya utandığı bir vakitte, Aslan’ın babası elleriyle
toprağı kazmaya başladı. Her kürek darbesi, bir kardeşin intikamıydı.
"Kardeşimin ve doğmamış bebeğinin mezarı burasıysa, senin de mezarın burasıdır!" diye bağırdı
baba. "Diri diri gireceksin o kara toprağa!"
Genç çocuğun feryatları, üzerine atılan ilk toprak yığınıyla boğuldu. Karadağlar için Mardin o gece
ölmüştü. Toprak artık bereket değil, ceset kokuyordu.
Büyük Sürgün
O gecenin sabahında Karadağlar için "Büyük Sürgün" başladı. Apar topar hazırlanan bavullar,
kamyon kasalarına yüklenen hatıralar ve arkada bırakılan yanan topraklar... Kadınların ağıtları,
motor seslerine karışıyordu.
Aslan’ın babası, ceketini omzuna atmış, son kez köylerine, o kanlı sınıra baktı. Artık "Topraksızlar"
olmuşlardı. Yıllar sonra bu anı hatırlayan Aslan, içinden şöyle geçirecekti: "İstanbul bizi kucağına
değil, dişlerinin arasına aldı. Ama bilmedikleri bir şey vardı... Biz ölmeye değil, bu şehri öldürmeye
gelmiştik".
İstanbul’un Dişleri Arasında
İstanbul’un tekinsiz, rutubetli ve karanlık sokaklarında, yıkık dökük bir evin önünde durdu kamyon.
Küçük Aslan, babasının nasırlı elini sımsıkı tutuyordu. Mardin’in güneşinden sonra İstanbul’un gri
gökyüzü ona bir hapishane gibi gelmişti.
Karadağlar burada yabancıydı, "taşralı"ydı, "kimsesiz"di. Sancaktarların gazabı onları yurtsuz
bırakmıştı ama gururlarını söküp alamamıştı. İstanbul’un en karanlık mahallelerinde, hayatta kalma
savaşı başladı. Aslan, babasının limanlarda hamallık yaparken nasıl ezildiğini, ama akşam eve
geldiğinde omuzlarındaki yükü nasıl bir onur gibi taşıdığını izleyerek büyüdü.
Zirveye Kanla Yazılan İsim
Yıllar geçti. O küçük çocuk, sokakların sertliğini bir zırh gibi kuşandı. Genç Aslan, liman
depolarında, paslı konteynerlerin gölgesinde kendi ordusunu kurdu. Silah sesleri ve patlamalar,
onun yükselişinin müziği oldu.
Bir gece, eski bir liman deposunda, haritanın üzerine yumruğunu vurdu. "Artık kırıntılarla
doymayacağız," dedi. "Bu şehrin kalbi limanlardır, kalbi biz sökeceğiz". İstanbul’un limanlarını
tırnaklarıyla, kan dökerek, bedel ödeyerek tek tek ele geçirdi.
Aslan Karadağ’ın Doğuşu
Bugün, Aslan Karadağ 32 yaşında, kentin en korkulan baronu olarak anılıyor. Lüks bir gökdelenin
en üst katında, şehre bir avcı gibi tepeden bakıyor. Elinde kehribar bir tesbih, parmakları arasında
dönen her tanede geçmişin hesabını yapıyor.
Gözlerinde 20 yılın yorgunluğu ve dinmeyen bir intikam ateşi var. Karşısında duran, geçmişin
hayaleti ya da bugünün düşmanı Baran’a bakarak fısıldıyor:
"Toprağından sürülen adamın evi olmaz Baran... Onun sadece fethedeceği kaleleri olur".
Bir an duraksıyor, gökdelenin camına vuran yağmur damlalarını izliyor. Sesindeki ton, Mardin’in
rüzgarı kadar sert: "Ve şimdi, Mardin’e dönme vakti geldi".
Asıl Borç
Karadağlar İstanbul’a kök salmıştı ama kökleri hâlâ Mardin’in kanlı toprağındaydı. Aslan, o hamile
halasının mezarını, diri diri gömülen o gencin feryadını ve çalınan geçmişlerini hiç unutmamıştı.
Limanlardan kazandığı altınlarla, silahlarla ve güçle şimdi geri dönüyordu. "Ekmek bulamadığımız o
sokaklara, şimdi adımızı altın harflerle kazıdık," diye mırıldandı kendi kendine. "Sıra geldi asıl
borca..."
Mardin’in tozu, Barutun kokusuna karışmak üzereydi. Karadağlar geri dönüyordu; bu kez sürgün
olarak değil, fatih olarak