Bölüm 2 ~Zor Yoldan

1813 Kelimeler
RİCHARD Benimle ciddi ciddi dalga geçiyordu. Ne sanıyordu ona boyun eğeceğimi mi? Sadece eşim olduğu için mi? O zaten güvenilmez biri olduğunu bana defalarca kanıtlamıştı. Az önce tam ellerimin arasındaydı. Onu boğabilirdim. Kafasını bedeninden ayılabilirdim. O zaman bunları yapmayı bu kadar isterken neden yapmamıştım. Sorunum neydi benim? O kız bir şeylerin peşindeydi ve onu öldürmeden bundan vazgeçemeyeceğini biliyordum. Gözlerindeki kararlılığı görmüştüm. Onda bir kurdun gücü, bir cadının sinsiliği, bir insanın zarafeti ve bir vampirin acımasızlığı vardı. O an her şey yerli yerine oturmuştu. Kokusunun bu kadar ağır olmasının sebebini anlamıştım. Türünü anlayamamıştım çünkü tek bir türü yoktu. O dört türdendi. Böyle bir şeyin imkânı var mıydı gerçekten? Yoksa saçmalıyor muydum? Daha önce hiçbir melez görmemiştim. Onu gibi başka melezler var mıydı? Belki bağlı olduğu sürüde olabilirdi. Sonuçta annesi ve babası da melez olmalıydı. Her neyse bunu sonra düşüneceğim şimdi gidip ilgilenmem gereken bir şey var. Şu dünya da düşmandan daha can sıkıcı bir şey varsa o da kızgın bir müttefiktir. Kızgın ve otoriter bir alfa demek sorun demekti. Timaeus sürüsünün varisi kaçırılmış. Sürü yıllarca çocuğun öldüğünü düşünmüş. Şimdi onu bulmuşlar ama kaçırıldığı sürü onu vermeyi reddediyormuş. Şimdi gidip yapmam gereken Alfayla beraber o sürüyü ziyaret edip Varisi almak. Her türlü desteğe ihtiyacım var. Timaeus'un Alfasıyla aramı bozmak şu an bir fiyaskoya sebep olabilir. O sinirlerimi bozan melezi unutmak için kafamı iki yana salladım. Resmen varlığıyla veya yokluğuyla her şekilde beni sabote ediyordu! Küçük ucube..! Hızlı adımlarla saraya doğru yürümeye başladım. Bugün gereksiz derecede uzun geçiyordu ve bu benim için olabilecek en kötü şeydi. Uzun günlerden nefret ederim. Hep etmişimdir zaten. Daniel'in doğduğu günü hatırlıyorum da. Sanki bir gün değil bir yıl sürmüştü. Bütün saray yanıp kavrulmuştu. Mecazi söylemiyorum. Gerçekten sarayda yangın çıkmıştı. Annemi o yangında kaybetmiştik. Annemin kaybına bir merhem olarak Daniel'e tutunmuştu hep babam. Ama ben reşit olduğum gün bizi bırakıp gitmişti. Bunun onun için ne kadar zor olduğunu hiç anlamadım. Yaşamadan da anlatabileceğimi de hiç zannetmiyorum zaten. Ben annemi kaybetmiştim ama o eşini kaybetmişti. Daniel annemizi hiç tanımadan büyüdü. Annem harika bir kraliçeydi. Onun olabildiğinin yarısı kadar kral olabiliyorsam ne mutlu bana. Annemin yokluğu hepimizde derin yaralar açmıştı. Bu krallığımızı tehdit edenlere kolaylıktan başka bir şey değildi. O yüzden kendime gelmem ve sarayı savunmam gerekiyordu. Bu sarayda o kadar çok anım vardı ki her ne kadar buraya ev demeyi sevmesem de evim burasıydı benim. Derin bir nefes aldım ve zaten kapısına kadar geldiğim görkemli saraya girdim. Daniel içeride bir şeyleri denetliyordu. Büyük ihtimalle benim yapmam gerekiyordu ama yapmadığımı görünce Daniel yapmaya başlamıştı sanırım. Hemen ilerideki lobinin koltuklarında oturan çift beni görünce ayaklandı. Abigail ve Joseph Timaeus sürüsünün Lunası ve Alfası. Elimle onları sarayın iç tarafına yönlendirdim. Saray'ın iç tarafı beyaz ve bej renklerinde, görkemli bir binadır. Sarayın iç kısmında, yüksek duvarlarla çevrili ve büyük bir kapısı vardır. Kapının önünde, iki nöbetçi durmaktadır. Sarayın içinde, büyük bir salon vardır. Salonun ortasında, büyük bir taht vardır. Tahtın arkasında, büyük bir pencere vardır. Pencereden, güzel bir bahçe görünüyordur. Tahtın hemen önünde duran koltukları işaret ettim ve oturmalarını bekledim. Onlar oturduğu sırada ben büyük camdan benim için büyük bir önemi olan bahçeyi seyrediyordum. Bugün uzun bir gün olacaktı. ⁓ FRANSE Elimdeki oku tutup gerdim. Sonra karşımdaki ağacın içine çizdiğim dairenin tam ortasına denk gelince Louis’e dönüp konuşmaya başladım. - Sen de denesene hadi. Sadece kollarını kaldıracaksın sonra oku yaya yerleştirip çekebildiğin kadar çekip bırakacaksın. Louis dediğimi şekilde oku yaya yerleştirip çekti. Ama okun başka planları varmış sanırım. Ok ağacın dalları arasına girip sonra da sallanarak ağacın hemen altındaki tavşana saplandı. -Hedefimiz bu değildi tabi ama en azından artık avlanabildiğini biliyoruz Louis!! Louis'in üzüldüğünü görebiliyordum. O mükemmeliyetçiydi. Her şeyin en iyisini yapmaya çalışıyordu ama buna gerek yoktu. Bir şeyler yapabilse yeterdi. En azından öylece durmasından iyidir. -Bence tekrar denemelisin Louis! Yapabileceğini biliyorum. Sen de biliyorsun. Louis heyecanlı bir şekilde bana döndü ve gülümsemeye başladı. Ne yüzümde sivilce falan mı çıkmıştı niye bana öyle bakıyordu? -Franse bence sen daha ilginç bir şeyler yapabilirsin! Kesinlikle ilginç bir şeyler yapabilirdim. Onun ensesine bir tane çakabilirdim!! - Ne kadar ilgi çekici bir şeyden bahsediyoruz? Bu soruyu tereddütlü bir şekilde sorduğumu Louis daha geniş sırıtmaya başladı ve üst üste zıplayarak kendi etrafında dönmeye başladı. -Sihir! Sihir! Sihir! Derin bir nefes aldım ve Louis’in hareket etmesini engellemeye çalıştım. Başımı döndürmüştü. -Birincisi o sihir değil. Ona büyü diyoruz. Ayrıca gerekli olmadıkça kullanmayı doğru bulmuyorum. Hatta en son ne zaman kullandığımı bile bilmiyorum. Louis gözlerini devirdi. Artık zıplamayı bırakmıştı. -En azından görünmez de mi olamazsın? Veya ışınlansan? Yüksek sesli kahkaha attım. Sonra Louis delirmişim gibi bana bakınca açıklamaya başladım. -O bahsettiklerin sınırlı büyü çoğu saf kan cadının bile yapması yasak. Louis bana dalga geçiyormuşum gibi bakıyordu. -Franse senin kuralları bu kadar ciddiye alan biri olduğunu bilmiyordum. Sen hep demez misin yapabildiğin her şeyi yap senden başka kimse sana sınır çizemez diye!! Bu çocuk benle resmen dalga geçiyordu. Aslında şimdi görünmez olup onu şaşırtmayı çok isterdim ama Cadıların kralı Kral William uğraşmaya değmeyecek kadar sinir bozucu biriydi. Ömrüm boyunca gördüğüm 4 cadı kralından en sinir bozucu olanıydı. Onun bile yapamadığı bir büyüyü yaptığımı öğrenmek isteyeceği son şey olur herhalde. -Üzgünüm Louis belki daha sonra. Daha sonra... Çok çok sonra... -Çok sıkıcısın Francesco Darmond! Gözlerimi devirdim ve ona alaycı bir şekilde gülümsedim. -Sadece senin beceriksiz olduğun kadar! Aldığı cevaptan memnun olmayan Louis gözlerini kıstı ve yerdeki bıçağa eğildi. Bıçağı eline aldığı gibi kaşımızdaki ağaca fırlattı. Aslında okunun olması gereken yere bir bıçak atmıştı. Yeterince kabul edilebilirdi ama en iyisi diyemezdim. Tekrardan konuşmaya başladım. -Kötü demeyeceğim ama bıçak kullanmakta iyi oluğunu zaten biliyoruz. Ben sana ok ve yay kullanmayı öğretiyorum Louis. Her şeyde iyi olmak zorunda değilsin. Kötü olma yeterli. Louis gülümsedi ve bana sarıldı. Ben de onun kafasını okşadım. -Seni seviyorum Franse! Hissediyordum işte. Bu bir bağdı. Güven, dostluk bu bir aile bağıydı. Daha önce kimseyle sahip olmamıştım bu bağa. Ama şimdi Louis ile aramda böyle bir bağ vardı. -Ben de seni Louis. Ben de seni! Bu bağın oluşması beni geçmişe götürdü. Çok geçmişe. Aileme götürdü. İntikamlarını alacağım kişilere... Anneme ve babama... Onları kaybettiğim güne... Ölümsüz olduğumu öğrendiğim güne. ⁓ Önünde durduğum kapının ardında sesler duyuyordum. Bağırma sesleri veya bir şeyin kırılma sesleri. Son bir gümbürtü duyduğumda bütün sesler kesilmişti. Hıçkırıklı bir ağlama duydum. Sonra kapı açıldı. Annem beni gördüğüne şaşırmış gözüküyordu. Ağzını bir şey söylemek istermiş gibi açtı ama eliyle ağzını kapatarak sanki kendini bütün dünyadan saklamak istermiş gibi ağlayarak yanımdan geçti. Odanın içine doğru bir adım attım. Perdeler yerdeydi. Masa kırılmıştı. Tabaklar, bardaklar ve daha fazlası kırık bir şekilde yerdeydi. Babam bütün bu hengamenin içinde duvara yaslanmış bir şekilde yerde oturuyordu. Kafası ellerinin arasındaydı. Üzgündü ama ağlamıyordu daha çok sinirli gibiydi. Sorunun ne olduğunu biliyordum. Hem bilmiştim. Babam bir prensti. Ama annesi Kralın yani babasının gerçek eşi olmadığı için asla eşleşmediler. Bu yüzden annesi asla Kraliçe olmadı lycan’a dönüşmedi. Bu yüzden babam da asla dönüşmedi. Annesi gibi o da bir melezdi. Hiçbir klan tarafından kabul edilmeyen bir melez. Ama şimdi kral ölmüştü. Tek varisi ise bir cadı-kurt melezi. Babam her zaman eşinin bir lycan olacağına inanmış ve melez olmasını umursamamış. Zaten eğer eşi bir lycan olursa dönüşecekmiş ve bütün bunları sorun etmesine gerek kalmayacakmış. Ama saraydan ve bütün sorunlardan kaçtığı bir gün ormanda dolaşırken bir his bütün vücudunu sarmış. Bir bağmış bu his. Eş bağının hissi. Kalbi hiç görmediği bu kadına karşı aşkla yanıp tutuşuyormuş. Onun sahibi eşi olmak istiyormuş. Babamda iki kere bile düşünmeden bu hisse teslim olmuş ve bu bağın arttığı yere doğru yürümeye başlamış. Sonra kendini bir nehir kenarında bulmuş. Elindeki bıçağı çeviren güzeller güzeli bir kız görmüş. Kızın ayakları nehrin içindeymiş ve gözlerini sudan çekmiyormuş. Babam onu görünce büyülenmiş. Ama yanlış giden bir şeyler varmış. Çok ama çok yanlış şeyler. Sonra annem gözlerini sudan çekmiş ve babamla göz göze gelmiş. Bu ikisi için büyük bir şok olmuş. Annem tahtın tek varisi ile eş olmanın şokunu yaşarken babam daha büyük bir şok yaşıyormuş daha çok bütün sarayı veya bütün krallığı etkileyecek türden bir şok. Çünkü eşi bir lycan değilmiş bir vampir-insan meleziymiş. Her ne kadar önünde oturan bu kadına deli gibi bir aşk duysa da burada bir hata olduğunu fark ediyormuş. Annem dünyalar güzeliymiş ince telli sarı saçları ve dünya üzerinde eşi bulunmayan gri gözleri ile. Her şey yanlışmış ama onların gözünü aşk bürümüş. İşte bu hikâyenin sonucu şu anda bulunduğumuz aşama. Babam ve annem eşleşmişler. Sonrasında annem beni dünyaya getirmiş. Ama diğer krallar hiç memnun değildi. Diğer iki kraliyetin lycan kralları ve ayrıca cadı, vampir kralları ve kurt sürülerinin en güçlü birkaç alfası babamın tahta çıkmasını istemiyordu. Babam annemle eşleşmesinin yaptığı en büyük hata olduğunu düşünüyordu ve bunu anneme hep hissettiriyordu. Kraliçe olmak isteyen ve eşi olmayan herhangi bir lycan kadını işaretlemiş ve şu an tahtta olabilirdi. Ama bu anneme böyle hissettirmesini gerektirmezdi. Çünkü babamla eş olmak isteyen o değildi. Belki eğer bir gün Ay Tanrıçasıyla karşılaşırlarsa ona neden onları eş olarak eşleştirdiğini sorabilirlerdi ki ama gene de eğer ben Ay Tanrıçası olsaydım onlara tanıştıkları zaman –veya eşleşmeden önce herhangi bir zaman- bu bağı reddedebileceklerini söylerdim. Çünkü evet reddetme şansları vardı ama onlar eşleşmeyi seçmişlerdi. Şimdi kimseyi özellikle de birbirlerini bunun için suçlamalarının doğru olduğunu düşünmüyorum. Ne anneme ne de babama karşı hiçbir zaman bir bağ hissetmemiştim ve onların aralarındaki bağın da zayıflamaya başladığı görülüyordu. Bugün annem ve babamın taç giyeceği gündü. Yani giyeceklerini sanıyorduk. Umarım giyeceklerdi. Ama sarayın kapısın gürültülü bir şekilde açılmasıyla babam kafasını ellerinin arasından çıkardı ve ben sanki karşısında hiç yokmuşum gibi yanımdan geçip odadan çıktı. Kimin geldiğini anlamaya çalışıyor gibiydi. Aldığım tanıdık ve tanınmadık kokular benim merakımı da cezbetmişti. Ben de babamın yanından trabzanlara ilerledim ve aşağıya baktım. Bugün benim 18. Yaş doğum günümdü ve ailemin taç giyeceği gün olacağını sanıyordum ama hiç öyle durmuyordu. Diğer iki krallığın lycan kralları buradaydı ve yanlarında bir lycan vardı. Kral Thomas ve Kral Daniel yanlarındaki adamla merdivenlere doğru yürüdüler. Merdivenleri yavaş ve ağır adımlarla tırmandılar. Ardından yanımızdan öylece geçip gittiler ve etrafıma iyice baktığımda annemin burada olmadığını fark ettim. Bu iyiye işaret değildi. Sonra Krallar ve o lycanın büyük salona doğru ilerlediğini gördüm. Annemin ve babamın taç giyeceği, giymesi, gereken yere. Birkaç kraliyet muhafızı babamın ve benim kollarımdan tutup sürüklemeye başladığında bunun bir son olduğunu hissetmiştim. Babam onlardan kurtulmaya çalışsa da onlar lycandı biz ise öylesine melezler. Artık kraliyet ailesine ait değildik. Sonra yüksek sesle Kral Thomas’ın sesini duydum. Belki bu konuşmayı hiç duymasaydım kendimi sonrasında başımıza geleceklere teslim edecek ve ölüme kucak açacaktım. Ama duymuştum. Artık almam gereken bir intikam vardı. Sesi tekrar tekrar bir kafamda yankılandı. -Yeni Kralınızla tanışın. Kral Benjamin Shamus! Artık alınacak bir intikamım vardı. Elbette bir gün, bir gün Shamus hesaplaşacağımız gün gelecekti ve intikamımı alacaktım. Senden veya varislerinden. ⁓ "La venganza es amarga. Si un lado se venga, duele a ambos lados, querida. No es el desamor lo que me duele. Pero lo único que aliviará mi dolor es mi vida de venganza" "İntikam acı bir şeydir. Bir taraf intikam alırsa, her iki tarafa da acı verir, canım. Beni acıtan şey sevgisizlik değil. Ama acımı dindirebilecek tek şey intikam dolu hayatımdır."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE