Bölüm 1 ~Eşle Tanışma
FRANSE
Kafamın üstünden geçen oka bakıp sırıttım. Bu avcılar beni avlayabileceklerini sanıyorlardı. Gerçekten mi? Koca ormanın içinde hiçbirimiz birbirimizi görmüyorduk. Ama benim onların varlığını hissettiğim gibi onların da benim varlığımı hissettiğini biliyordum.
Hafifçe eğilerek başka bir okun daha arkamdaki ağaca saplanışını izledim. Okları bana isabet ettiremiyorlardi. Ettirseler bile bunun onların istediği şekilde sonuçlanacağını pek zannetmiyorum.
Hiç inanmamıştım zaten varlığımın bedenime iyi geleceğine. Ama yaşıyordum işte. Hem de yüz yıllardır. Benim ne oldğumu açıklamak zor hem de çok zor. Ama illaki bir şey söylemem gerekirse ailem hakkında bildiğim tek şey olan türünü açıklayabilirim. Babam bir Cadı-Kurtadam meleziymiş, Annemse bir vampir-insan meleziymiş.
Yani her türlü türün kanına sahibim. Lycanlar dışında. Onların eşlerinin başka bir tür olma ihtimalleri yok. Çünkü onlarla eşleşen kişiler başka bir tür olsa bile eşleşince Lcyana dönüşürler. Onlar en güçlü tür olabilirler. Ama kötü haber ben tek bir tür değilim!
Ben geliyorum Kral tahtını elinden alacağım! Sonra kulağımı sıyırıp geçen okla belki de mükemmel planlarımı biraz daha sakin bir zaman saklamanın daha mantıklı olacağını düşünüp koşmaya başladım.
Ben hızlıca koşarken bütün oklar beni milimetrik bur farkla kaçırıyordu. Sırıttım beni gerçekten avlayabileceklerini istedikleri kadar düşünebilirlerdi. Hepimiz hayal kurmayı severiz.
Belki kazanamam ama kaybetmem de.
~
RİCHARD
Yumruklarımı o kadar güçlü sıkıyordum ki eklem yerlerim bembeyaz olmuştu. Derin derin nefesler alıyordum. Ama nafile mümkün değil sakinleşemezdim. Nasıl bu kadar beceriksiz olabilirlerdi?
Aynı kızı nasıl gene ellerinden kaçırabilirlerdi? Bu kız her seferinde kraliyet bölgesine elini kolumu sallaya sallaya giriyordu ve onu bir kere bile durduramamıştık.
Sinirden elimi masaya öyle bir hızla vurdum ki etraftaki herkes biraz geri çekildi ve masanın kırılışını seyrettiler.
Daniel sakince yanıma gelip konuşmaya başladı.
-Belki biraz daha sakin olmalısın Richard.
Sakin olmak mı? Etrafıma bu kadar beceriksiz varken mi?
-Bana sakın emir verme Daniel! Çünkü sonucunu görmek istemeyeceğine eminim!
Derin soluklar almak işe yaramayınca kimseye zarar vermemek için saraydan çıktım. Neyseki herkes beni takip etmemesi gerektiğini bilecek kadar akıllıydı.
Bir süre Lycan formunda koştuktan sonra -yaklaşık 3 saat- insan formuna geri dönüp derin bir nefes aldım. Sinirim geçmeye başlamıştı.
Bu sefer insan formunda sakin bir yürüyüş yapmaya karar vermiştim. Sonra oklar gördüm. Her ağaçta bir veya iki belki üç tane ok vardı. Ve ayak izleri. Hafifçe havayı kokladım.
Yaklaşık 4 saat önce kadar burada biri varmış. Bizden olmayan biri. Ayak izlerini rakip ederek yürümeye başladım. Giderek silikleşiyordu. Normalde birinin kokusundan ne oldğunu anlardım. Ama bu herkimse Lycan değildi veya başka bir şey? Onun kokusu o kadar karmaşıktıki burnun bu kokuyu görmezden gelmeye çalışıyordu.
Gerçekten baş ağırıtıcı bir kokusu vardı. Sonra ayak izlerinin bir uçurumun sonunda bittiğini gördüm.
Atlamış mıydı? Aşağıya baktım. Atladıysa bile ölmemiş. Çünkü aşağıda bir kan lekesi veya ceset görmüyordum. Bu iş cidden kafamı karıştırıyordu.
Acaba defalarca elimizden kaçırdığımız kızla bu türünü belirleyemediğim yabancı aynı kişi miydi?
Ağır tropikal ve kan kokusu bırnuna dolarken içimden gelen kusma isteğini bastırmak istedim. Bu koku çok güçlüydü. Bir vampir ve ya bir cadı. Ya da onların karması gibi kokuyordu. Ama aynı zaman da insan gibi de kokuyordu. Ya hepsi Ya da hiçbiri.
Başım dönüyordu. Gözlerim kararıyordu ve duyduğum şey kraliyet borozanının sesiydi. Artık emindim kötü şeyler oluyordu. Hızlıca kendime çeki düzen vererek derim bir nefes aldım. Burayı korumak benim görevimdi. Böylece yenik düşmeyecektim.
Tekrar dönüşerek hızla saraya doğru koşmaya başladım. Yaklaştıkça kan kokusu artıyordu. Sarayın kapısı ardına kadar açıktı hızla içeri girdim. Gördüklerim gerçekten iyi değildi.
Yüksek sesle hırladım. Bu herkesin dikkatini çekmiş gibi duruyordu. Buraya gelip almak istedikleri şey ne olabilir ki? Para mı? Güç mü? Taç mı?
Son gözlerim etrafta onu aradı o kız buradaydı. Kokusu başımı ağrıtan o kız buradaydı. Daniel yanıma geldi.
-Richard sorun ne?
Ama onu duymazdan geldim. Herkes Kralın emrini bekliyordu belki ama kral meşguldü.
Herkes birileriyle dövüşüyordu ve ağır kan kokusu etrafı sarmıştı. Hissettim. Hemen üstümde. Sessizce hırladım ve kafamı kaldırdım.
Gri tonlarındaki gözleri ve koyu sarı rengindeki saçlarıyla o kız.
-Sen..!
Hafifçe hızlanarak söylediğim bu şeyle hafifçe irkildi sonra kıkırdadı. Sonra çatıya tutunmayı bırakıp yanıma atladı.
Gözlerimi kısarak ona baktım. Neydi bu kız?
-Sizinle tanışmak bir onurdur Kral Richard..!
Tam karşımda duruyordu. İçimde garip bir duygu vardı. Bir yandan Lycan'ım kontrolü ele geçirip hepsini öldürmek istiyordu bir yandansa beni ona çeken bir şey vardı. Kafamı iki yana sallayıp bu saçma fikirlerden kurtuldum.
Kimse saraya böylece giremezdi! Hiç kimse!
-Keşke sizi görmenin de büyük bir zevk oldğunu söyleyebilseydim ama üzgünüm.
Aslında değildim. Kesinlikle üzgün değildim. Yapmacık bir şekilde dudak büzerek bana baktı. Gözlerini kırpıştırdı.
-Beni kırıyorsun Kral!
Derin bir nefes alıp ina doğru atak yaptım ama eğilerek saldırımı savuşturdu. Sonrasında sol ayağıyla tek atmaya çalıştı ama bacağını tutup onu kendime çektim.
-Tehlikeli sularda yüzüyorsunuz hanımefendi..!
Şu an tam olarak şu an onun kafasını vücudundan ayırıp onu öldürebilirdim bana engel olan hiçbir şey yoktu ama onu bıraktım. Ve sırt üstü yere düştü.
Arkamı döndüm o ise hala yerde yatıyordu. Bir anda gülmeye başladı. Ona bakmadan konuşmaya başladım. Çok sinirliydim.
-Bu kadar komik olan ne?
Bu sefer daha kısık sesle kıkırdadığında karnımda kelebekler uçuştuğunu hissettim.
-Aslında bakarsan kötü haber Kral etraftaki şovalyelelerinle dövüşenler benim adamlarım değil.
O zaman bu kız kimdi? Sonra arkamı döndüğümde gitmişti. Ayağa kalktığını bile hissetmemiştim.
Kafam o kızala o kadar dağılmıştı ki çeneme gelen yumrukla anca kendime geldim. Bir günde iki bela. Sorun yok halledebilirdim.
Açık hedef olmamın sürekli saldırıya uğramamızın bir sebep vardı. Çünkü genç ve yalnız bir kraldım. Etraftaki herkes tahtta olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu düşünsede tahtta olmak, kral olmak, kolay bir şey değildi. Çünkü Kral olmadan önce yıllarca buna eğitiliyorduk ayrıca bu büyük bir sorumluluk.
Bir Lycan kral olsun olmasın eşini bulmadan, eşleşmeden, önce güçsüzdür. Hem daha eşleşmemiş olduğum icin hem tahta daha yeni çıkmış yani tecrübesiz olmamdan dolayı herkes hata yapmamı bekliyordu ki beni tahttan indirebilsinler.
Ama bu az önce gördüğüm kız sanki farklıydı. Evet belki tahtın o da peşindeydi ama farklıydı işte.
~
FRANSE
Kral belki güçlü bir Lycandı belki zekiydi de ama dikkatli değildi. Ayrıca tecrübeli bile değildi. O arkasını döndüğü anda nasıl sıvıştığımı bile anlamadı. Arkasını dönünce beni göremediğindeki yüz ifadesi kesinlikle görülmeye değerdi. Onu daha çok delirtecektim. Ama bir pürüz vardı... Her neyse bu pürüze çok takılmaya gerek yok.
Yüzümdeki muzip sırıtmayla saraydan elimi kolumu sallaya sallaya çıktım. Kendimi kesinlikle yenilenmiş hissediyorum. Ama emin ol daha başlamadık bile Kral.
Hepsi içeride dönüştüğü için dışarıda hiç Kraliyet Muhafızı kalmamıştı. Belki bunu kullanabilirim. Belki Kralı daha çok şaşırtmak için bir şeyler.
Sarayın eredeyse hemen bitişiğinde bir ağaç vardı. Ağaca tırmanmaya başladım. Bir meşe ağacına benziyordu. Bir-iki metre tırmandıktan sonra gördüğüm bir dala çantamdan çıkardığım bez torbayı bağladım. Kral küçük dilini yutacaktı eğer bir gün bu torbanın içindekileri kullanmam gerekirse tabii ki..!
Ağaçtan aşağıya atladım neyseki kedi gibiydim de ayaklarımın üstüne düştüm.
Sonra birkaç muhafızın dışarıya çıkmaya başladığını duydum demekki kral denetimi ele almıştı eh bana da kaçmak düşer. Şimdilik yani!
Bir kaç muhafız beni fark etmişti. Onlar harekete geçemeden hızla ormana doğru koştum. Ormanın içindeki karargaha gidecektim. Ordakiler onların yanında her zaman yerin olduğunu söylemişlerdi.
Küçük bir kurt üstüme ağladığında geldiğimi anladım. Louis beni parçalarına ayırmak gibi ısırıyordu. Ama ısırığı sinek ısırığından fakrsızdı. Hafifçe kıkırdadım. Beni ısırma eylemi bitince yüzümü kocaman yaladı.
Sonra Louis geri insan formuna döndü. Ve bana sarıldı. Onu kucağıma aldım.
-Nasıldım Franse?
Kafasını okşadım ve öptüm.
-Harika her gün daha da gelişiyorsun Louis!
Louis elime doğmuştu denebilirdi ve benim oğlum gibiydi. Onu bulduğumda yeni doğmuş ve terk edilmişti. Ben de onu buraya karaga have buradaki insanlara getirmiştim onu kucak açmışlardı tabii ki çünkü ne kadar düşmanlarına kötü davransalar da bu karargahtaki insanlar çok cana yakındı.
Yavaşça karargah binasına doğru yürüdüm. Louis buradaki tek çocuktu. Buradaki insanlar çocuk sahip olmak için fazla tehlikeli hayatlar yaşadıklarını düşünüyorlar.
Louis bana çekip iç çekti.
-Herkes toplantı odasında ve beni almıyorlar! Çok sıkılıyorum. Ben ne zaman toplantılara katılacağım?
Hafifçe kıkırdadım ve altın sarısı saçlarını karıştırdım.
-Yeterince büyüdüğünde.
Bana keskin bir bakış attı. Onu gıcık ettiğim belliydi.
-Alfa da böyle söylüyor. O yüzden alfa gibi davranmayı bırak!
Yüksek sesli bir kahkaha attım.
-Leo mu? Onun kararlarını genelde sorgularım o yüzden şu an onunla aynı fikirde olmam hiç iyiye işaret değil!
Bu söylediğimde Louis de kıpırdamadan başladı. Louis'i yavaşça yere bıktım ve saçlarını okşadım.
-Bir gün harika bir kurt adam olacaksın ama o zaman kadar sadece sorumluluk sahibi olmamanın tadını çıkar
Sonra ona hafifçe gülümsedim. Ardından karargahın kapısını hafifçe ittim ve emin adımlarla içeri girdim.
Toplantı odasına kadar kimseyle karşılaşmadım sanırım gerçekten "herkes" -Louis dışında- toplantı odasındaydı. Bu olay sanırım gerçekten fazlasıyla ciddiydi. Neler oluyordu?
Louis'i tehlikeye atmalarına izin vermezdim biliyorlardı. Toplantı odasının önünde geldiğimde kapıyı bile çalmadan direkt içeri girdim.
Bir anda bütün gözler üstüme döndü. Leo histerik bir şekilde güldü ve konuşmaya başladı. Ah şu sinir bozucu alfa genleri yok mu?!
-Dörtlü Melezimizin de bize katılması ne kadar hoş!
Ben de ona yapmacık oldgunu anlayacağı bir gülümsemeyle cevap verdim. Sonra bir anda ciddileşip konuşmaya başladım.
-Pekala... Neler dönüyor burada?
İşte kimse bunu anlatmaya isteksizdi? Hadi ama ne olabilirdi ki? Ben Krala meydan okuyup gelmiştim sonuçta.
Sonunda Sullivan -yakın erkek arkadaşım- gönülsüzce konuşmaya başladı.
-Louis'in biyolojik ailesi bize ulaştı. Onu onlara vermez ve teslim olmazsak bize savaş açacaklarını söylüyorlar.
Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Kendilerinde bu hakkı nasıl görebilirlerdi? Oğulları sayemizde hayatta diye bize minnettar olmaları gerekirken özellikle?
-Louis'i vermek ve teslim olmak? Sanırım savaşacağız.
Herkes bana delirmiş gibi bakıyordu. Tama biliyordum buradaki kişiler avlanmak dışında neredeyse yıllardır bir canlı öldürmüyordu. Savaş onlara çok tersti ama Louis'i teslim etmek? Üzgünüm dostum gerekirse hepsini tek başıma halledebilirim. Sonra devam ettim.
-Ayrıca neden teslim oluyoruz ki? Hadi Louis'i istediler anladım -hayır aslında anlamadım- bizi niye istiyorlar?
Bu sefer hepsi yere baktı. Neyseki sonunda Leo açıklama şerefini üstlendi.
-Çünkü onlar Louis'i kaçırdığımızı düşünüyorlar.
Korkunç bir yanlış anlaşılma vardı. Böylece ellerini kollarını sallayarak Louis'i alıp götürmelerine izin veremezdik.
Leo isteksizce itiraz etti.
-Üzgünüm Franse ama onlar bu bölgenin en güçlü 3. Sürüsü ayrıca Louis Alfa'nın oğluymuş. Hem onun kaderini böylece mahvetmeye hakkımız yok. Bu savaşı kazanmamızın imkanı da yok zaten.
Sonra ayağa kalktı ve volta atarak açıklamaya devam etti.
-Biz 78 kişilik küçük bir grubuz kendimize gerçekten sürü bile diyemeyiz! Onlar bizden kaç kat güçlü anlatmayı bile başarmak Franse!
-En azından denemeliyiz Leo!
Derin bir nefes aldı.
-İyi de ben zaten kazanmak istemiyorum.
Ne demişti o? Kazanmak istemiyorum mu?
-Leo sen ne dediğinin farkında mısın? Biz Louis'i seviyoruz. Sizin onu sizden biri olarak gördüğünüzü sanıyordum.
Leo bir iç çekti. Artık eli seğiriyordu. Ki onu 23 yıldır tanıyordum bu çok sık olmazdı.
-Bak Franse bunlar artık boyumuzu aşan şeyler! O bir alfa oğlu bir gün başına geçebileceği bir sürüsü var. Ona bundan daha iyi bir hayat sunabilir misin? Sunabilir miyiz?
Gerçekler buydu demek. Canımı yakmıştı. Acaba benim canımı yaktığı gibi Louis'in de canını da yakacak mıydı bu gerçekler? Louis iki hafta sonra dokuz yaşına girecekti. Ve sanırım dokuz yaşına bizden uzakta girecekti.
Toplantı odasını büyük bir sinirle terk ettim. Bu sinirim Leo'ya ya da Louis'e değildi. Ve ya bütün bunların hepsinin sahibi olacak kadar güçlü olan Kral Richard bile değildi. Sinirim gerçeklereydi. Sinir bozucu gerçekler!
Karargahtan çıktım Louis elindeki taşları ağaçlara fırlatıyordu. Dışarı çıktığımı görünce bana doğru koştu. Onu hafifçe ittim. Şaşırdı ve durdu.
-Franse... Yanlış bir şey mi yaptım?
Sesi canını yakıyordu. Hızla ormanın içine doğru koşmaya başladım. Ben ormanın derinliklerine ilerlerken Leo'nun da karargahtan çıktığını duydum. Canım yanıyordu uzaklaşmam lazımdı. Bu karargahtakiler benim şu an sahip olduğum tek ailemdi. Onlardan birini vermek... Benim için anlatılamayacak kadar zordu. Leo da bunu biliyordu.
Yeterince uzak olduğumdan emin olmak için belki dakikalar belki saatlerce orman da koştum. Ta ki o kokuya kadar. Ormanın kokusunda kolayca kamufle olan bu kokuyu bir yerden tanıyordum. Kral! Demek benim küçük pürüzüm burada!
Yakındaki ağaca doğru tırmandım. Kral büyük ihtimalle ona ağır gelen kokumu alarak hemen kafasını kaldırdı ve az önce bulunduğum yere baktı.
Midesi bulaniyordu biliyorum. Kokum çok güçlü olduğu için benim tam olarak ne olduğumu anlamadığı sürece -daha önce kimse ben söylemeden anlamadı- melez kokum onu rahatsız edecek. Hafifçe ayağa kalktı.
Yaprakların arasından Kral'ın sırıttığını gördüm. Sonra konuşmaya başladı.
-Demek oynamak istiyorsun?
Belki istiyordum? Ama daha ciddi sorunlar vardı. Ağacın tutunduğum dallarını bırakıp hemen arkasına doğru atladım. Hemen arkasını döndü göz göze geldik.
Yutkunduğunu gördüm.
-Biliyorsun!
Söylediğim şeyin üstüne gözlerini kısıp bana doğru bir adım daha attı.
-Tam olarak neyi?
Benimle dalga geçiyordu. Hafifçe kıkırdadı. Göz dağı vermek ister gibi iyice yaklaştı
-Bana istesen de zarar vermeyeceğini ikimizde biliyoruz Kral boşuna deneme bile!
Gözlerinin bir anlığına parıldadığını gördüm.
-Nedenmiş o?
Bilerek yapıyordu. Bilmiyormuş hmgivi yapıyordu ki delireyim. Hemen üstümdeki dala tutunup kendimi ağaca çektim.
-Çünkü senden daha iyiyim.
Ağacın üstünden ona son bir bakış atıp gözden kayboldum.
Ondan daha iyi olmadığımı bana zarar veremeyecek olmasının sebebinin bu olmadını ikimizde biliyorduk. Aslında bundan emin bile değildim. Eşine zarar vermeye kararverirse eş bağının ona engel olacağını sanmıyordum. Sonuçta o normal bir Lycan bile değildi. O kraldı. Ve sonuç olarak ben de durmayacaktım. Basit bir eş bağı olmadan yüzyıllarca yaşadım şimdi bir eş uğruna yaşama amacımdan, hakkım olandan, vazgeçmeyeceğim. O taht benim hakkımdı! Aileme acı çektirdikleri için herkese onların bütün hayatlarının yalan olduklarını kanıtlayacaktım.
Ve Kral'ı da hiç haketmediği tahttan indirecektim. Babasına karşı savaşmak daha zor olacağı için oğlunun tahta geçeceği günü hep dört gözle beklemiştim.
Artık o zaman gelmiş de geçiyordu bile. Sadece bu yeni kralla uğraşıyor olsaydım her şey daha kolay olabilirdi tabii. Bir de Louis'in ailesi vardı. Üzgünüm Leo ama onu vermene izin veremem. Aklıma yeni gelen uçuk planla Karargaha doğru gidiyordum. Kişiden kişiye değişirdi belki ama ben kendi doğrularıma göre yaşıyordu ve benim tek bir doğrum vardı: Kendi isteklerim.
⁓
"Je t'aime comme le ciel aime les nuages. Je veux te garder pour moi pour toujours comme les nuages essaient de cacher le soleil."
"Seni gökyüzünün bulutları sevdiği gibi seviyorum. Bulutların güneşi saklamaya çalışması gibi seni sonsuza kadar kendime saklamak istiyorum."