YT1 • Bölüm 20 •

2436 Kelimeler
Betül İlgüz *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Ey ahali, bugün cuma. Ne var yani cuma ise diyeceksiniz, işte yanıt: Affan'ı sekiz gündür görmedim ve bugün ev işlemleri için beni bir yerlere götürecek. Ve içimde olmaması gereken bir özlem var. Kırgınlık bunu bastırıyor, o ayrı konu. Siyah feracem üzerimde, koyu yeşil örtüm başımda, hazır bir hâlde bekliyordum. Affan beni almaya gelecekti ama gecikmişti. Tam aramaya karar verdiğim sırada telefonum titredi. Mesaj gelmişti.  Gönderen; Affan Bir müşterimi bekliyordum, gecikti. Yarım saate gelecekmiş. Sen buraya gelebilir misin?  Boş boş burada beklemekten iyidir diyerek ''Tamam'' yazdım ve oturduğum yerden kalkıp yürümeye başladım. Bayırı çıktıktan sonra durağa yanaştım, neyse ki çok beklememe gerek kalmadan otobüs gelmişti. Daha önce içine gitmesem de yakınlarında bulunduğum Affan'ın iş yerine varabilmiştim sonunda. İçeriye girdiğimde kendimi farklı hissettim. Evet, farklı. Çünkü çok güzeldi burası. Ahşap ağırlıklı bir ortamdı. Duvarlarda tablolar, saatler, kolyeler ve daha bir çok şey asılıydı. Eski dokuma kilimler vardı. Burası tarih kokuyordu. Arkası dönük oturan Affan'a yaklaştım yavaş adımlarla. Telefonla konuşuyordu ve geldiğimi duymamıştı.  ''İyiyim maraş güzeli. Sen nasılsın?'' ''Oo bakıyorum da hemen özlemişsin beni.'' ''Bu kez de sen gel, hep ben mi otel köşelerinde sürüneceğim?''  ''Tamam tamam, ben sana ev ayarlarım, ne otele gerek kalır ne Naci Usta'nın lokantasına.'' deyip güldü.  Kiminle konuşuyordu ki? Açıkçası içime bir kaç kuruntu oturmamış değildi. İyi de bir kızla konuşacak değil ya! Güzel dedi diye ille kız mı olacak?! İçimde bir vesvese büyürken onu bertaraf etmeye çalışıyordum ve bu gelgit bir kaosa yol açıyordu. Arkasına dönen Affan beni fark edince yüzündeki geniş gülümseme biraz söndü. Belki de yakalanmanın verdiği tepki kaynaklı bir surat asılmasıydı bu? Hayır. Saçmalama Betül. Affan öyle biri mi Allah aşkına? Yine de insanız işte, kuruyoruz durmadan kafamızda. İşimiz gücümüz kurmak!  ''Ben şimdi kapatıyorum arayacağım seni.'' diyen Affan kapattı telefonu ve ayağa kalkıp bana doğru bir kaç adım attı. Sanırım onun yaptığı gibi arkamı dönüp gitmemi bekliyordu. ''Konuşmanın ne kadarını duydun bilmiyorum ama, Betül sakın yanlış anlama.''  Kafamı sallayıp 'tamam' dercesine yanıtladım onu ve boş bir sandalyeye oturdum. Affan da bir kaç adımda yanıma ulaşıp, yanımdaki sandalyeye oturdu. Tabiki onun aksine kaçmak yerine duracaktım. Ve bunun için oturmuştum da. Tâ ki içeriye iri cüsseli bir adam girip konuşmamızı -Affan'ın konuşmasını- bölene dek. ''Telefonda konuştuğum kişi-- Hoş geldiniz Seyfi bey. ''  Sanırım beklediğini söylediği müşterisi buydu. Onlar aralarında bir kaç kelam edip işlerini halledene dek etrafı inceleyerek zaman geçirdim. Sonunda Seyfi bey dediği adam iyi günler diledikten sonra kalkıp gitti. Affan ise 'Nerede kalmıştık' dediğinde arada bi ortaya çıkan o garip huyum devreye girmişti. İnat etmiştim, bu konunun açıklamasını dinlemeyecektim. ''Ev için bir şeyler imzalamaya gidecektik.'' dedim konuyu saptırarak.  ''Telefonda--'' ''Ne telefonu?'' deyip kalktım ve işi bilmemişliğe vurup dışarıya doğru bir kaç adım attım. Affan ardımdan gelmişti ve tekrar konuşmaya çalışmıştı. Yine onu susturup 'kapıyı açmayacak mısın' diyerek arabayı gösterdim. Tabiki kilidi kastetmiştim. Kapıyı açmasını ben binince de kapatmasını değil. Sevmezdim öyle şeyleri. Sonuçta elim var kolum var kendim halledebilirim dimi? Beklediğimden uzun süren imza ve evrak işlerinin ardından sıcak terler dökmeye başlamıştım bile. Hava da sıcaktı. ''Acıktıysan bir şeyler yiyelim mi?'' Affan'ın sorusu üzerine gözlerimi ona çevirdim. Uzun zamandır görmediğim kahverengileri gözlerimin içine yansıyordu. Neden şimdi heyecanlanmıştım ki? Neden özlemiştim sıradan bir çift kahverengiyi? Hayır özlememiştim! Yalana gerek yok, özlemiştim! Sadece bunu mantığıma aykırı buluyordum. Neden her şeyde mantık arardım ki zaten?! ''Fark etmez.'' diye yanıtladım onu. ''Gidelim o zaman?'' '' Olur.'' dedim sessizce ve bakışlarımı örtümün uçlarına kaydırdım. Bir kaç sokak arkada küçük bir yere girmiştik, pide yiyecektik. Sessizliğimiz esnasında canımın sıkılmamasını sağlayan televizyondan gelen haber sesiydi. Bir insan neden zalim olurdu? Neden sürekli haberlerde kötü şeylerle karşılaşıyorduk? Artık ben yorulmuştum! Yeterdi bunca mutsuzluk, cefa, acı, zalimlik, zulüm... Dayanamıyordum ki! Ne hallerdeydik? İnsanlara insan demeye bile dilim varmıyordu kimi zaman. Biraz maneviyat gerekti bizlere. Belki de fiziğin yasalarını öğrenmeden evvel, ahlakın ve ahlaksızlığın getirilerini öğrenmeliydik okullarda.  Karnımız doyduktan sonra hesabı ödeyip kalkmıştık. Son zamanlarda neden gülemiyordum? Neden ciddileşmiştim? Neden ciddi olmak istiyordum? Evet, kendim istiyordum bunu. Pek kalabalık olmayan bir caddeden geçerken bir kaç bağrışma sesi çekti dikkatimi. Genç oldukları belliydi seslerinden, lise öğrencisi. Ve bu seslerden ikisi fazla tanıdıktı. Bakışlarımı yerden kaldırıp etrafta gezdirdim. İki katlı beton bir evin önünde bağrışıp birbirlerini iten çocukları görünce gözlerim kocaman açıldı. Ne yaptıklarını sanıyorlardı bunlar böyle?! Adımlarımı o tarafa hızla yönelttim. Affan da peşimden geliyordu.''Betül sen karışma. Ben ayırırım, genç bunlar.'' deyip kolumu kavradı ve önüme geçti.  ''Hayır Affan, karışacağım. Onlar benim öğrencilerim.'' dedim ve kolumu kurtarıp onlara doğru yürümeye devam ettim. ''Faruk? Kerem?!'' Sesimi duyan iki deliyürek bana doğru döndüler. Çatık kaşlarımın altında yer alan kahverengilerime baktıklarında ikisi de önlerindeki çocuğun üzerinden çekti ellerini. ''Betül hocam..?'' diye mırıldandı Kerem. Affan, üstü başı dağılmış tanımadığım diğer genci kolundan tutup yardımcı oluyordu bu esnada. ''Ne yapıyorsunuz siz? Tebrik ederim, ben size her dersimde uzlaşmak için en etkili yöntemin kavga olduğunu öğrettim değil mi?''  Affan'ın 'iyi misin' diyen sesi duyuldu. 'İyiyim' cevabı kulaklarımızı doldurduğunda Faruk ve Kerem'in bakışları yanıt veren çocuğa kaydı.  Tekrar bana dönen Faruk beni şaşırtan bir yanıt vermişti. ''Hocam bu ayrı bir konu. Uzlaşılacak bir mesele değil.''  ''Aynen öyle hocam, Salih'le aramızdaki mesele uzlaşılacak bir mesele değil.''  ''Neymiş o uzlaşamayacağınız mesele? Anlatın. Bekliyorum.'' Kerem hararetle konuşmuştu: ''Hocam çocuk inançsız. Neymiş Tanrı diye bir şey yokmuş. Neymiş Kuran'ın da değiştirilmediği ne belliymiş.''  Suratım acıyla kıvrıldı. Salih isimli gence bu fikirlerinden dolayı acısam da benim asıl acıdığım şu durumda Salih'den çok Faruk ve Kerem'di. Salih, belki ileride gerçeği bulacak ve bu fikrinden vazgeçecekti lakin kendilerine Müslüman diyen ve inandıkları değerleri reddeden bir arkadaşlarına şiddet ile yaklaşan öğrencilerim durumu çok daha farklıydı. Biran önce bundan kurtulmaları gerekirdi. Açıkçası nedensizce sinirlenmiştim. Normalde öğrencilerime karşı sakin biriydim. ''İnançsız diye arkadaşını dövmek ne demek oğlum? Delirdiniz mi siz? Hiç mi akletmezsin, düşünmezsin?! Dövünce Müslüman mı olacak bu çocuk yoksa iyice Müslümanlıktan soğuyacak mı?! Bizim dinimiz hoşgörü dini. Arkadaşının tanrı yok demesini istemiyorsan önce güzellikle kendi görüşünü ve neden bizi yaratan bir Allah olması gerektiğini, neden İslam olması gerektiğini ifade etmelisin. Dayakla iş mi olurmuş? Bu şekilde karşındakini kendinden ve dininden soğutmaktan başka bir şey yapamazsın.'' Susup hepsinin suratlarına baktım tek tek. Faruk ve Kerem anlıyora benziyordu. Mahçup bir hâle bürünmüşlerdi. Salih ise şaşkın ve etkilenmiş görünüyordu. ''Bizim Peygamberimiz (sav)'e İslâm dini öğretildiğinde kaç kişi Müslümandı, kaç kişi putperestti, kaç kişi Hzİbrahim'den gelen dine inanıyordu? Putperest halk çoğunluktaydı değil mi? '' Sorum karşısında üçü de aynı yanıtı vermişti. Aslında ben Faruk ve Kerem'e sormuştum özellikle. ''Evet.''  ''Efendimiz (sav) İslâm'ı insanları döverek mi anlattı? Sen putperestsin diyerek onlar üzerinde şiddete mi başvurdu? Herhangi bir kavgaya mı girişti?'' Yine hepsinden aynı yanıtı almıştım. ''Hayır.'' Bakışlarımı Affan'a kaydırdığımda üç genci de inceliyordu. Faruk'un sesini duyunca tekrar ona döndüm. ''Hocam demek istediğinizi anladım.''  ''Ben de anladım hocam.'' diyerek Kerem de bakışlarını yere indirdi. Anlamalarına sevinmiştim.  ''O zaman yapmanız gerekenin ne olduğunu da anlamışsınızdır?''  İkisi de kafalarını salladıktan sonra ilk olarak Kerem konuştu.  ''Özür dileriz Salih.''  Faruk da ''Özür dilerim Salih.'' dedikten sonra Salih büyük bir olgunlukla ''Önemli değil.'' diyerek bana döndü. ''Size de çok teşekkür ederim.'' Tebessüm edip yanıt verdim. Neyse ki Affan'ın da katkılarıyla iş tamamen tatlıya bağlanmıştı. Üçü de gülümsüyordu az önce yaşananların saçmalığına. Yanlarından ayrılmadan evvel kendimi tutamayıp ''Bu sene de matematikten yüksek almanı bekliyor olacağım Faruk.'' dedikten sonra gülümsedim. Matematik notu ve dondurma iddiası olayını anımsatmıştım.  ''Biz de yine dondurma yemeyi bekliyor olacağız hocam.''  ... ?? ... Sonunda arabaya bindiğimizde eve değil başka yöne gidiyorduk.  ''Nereye gidiyoruz?''  ''Eve.'' Ne de açıklayıcı bir yanıt. Eve de, hangi eve? Bu sorunun cevabını da yaklaşık on beş dakika sonra almıştım. Hani geçenlerde teyzemin 'evin tadilatı bitti, birdahaki ay oraya geçeceksiniz' dediği ev. Az evvel imzalarıyla uğraştığım ev. Affan arabayı durdurup torpido gözüne uzandı ve bir anahtarı eline aldıktan sonra bana uzattı. Uzattığı anahtarı aldım.''Sen gelmiyor musun?''  ''Benim işim var. Sen evi gez, incele. Dönmek istediğinde haber ver seni gelip alayım.'' Kafamı sallayıp onayladım ve indim arabadan. Bahçe kapısını açıp içeriye girdim ve ardımdan kapadım. Etrafıma şöyle bir baktığımda tebessüm ettim. Bahçe çok şirindi. Evin kapısını da açtım ve ayakkabılarımı çıkarıp kenarıya koydum. Besmele çekip içeriye girdim. Bir kaç adım attıktan sonra etrafa bakındım. Geçen geldiğimden pek farklı değildi. Zaten o zaman da beğenmiştim. Mutfağa doğru yönlendirdim adımlarımı. Etraf harika bir havaya sahipti. Bir kaç tablo ve ahşabımsı duvar kağıtları, köşede ahşap bir masa.. Güzel bir şekilde duvarın boş yerine yaslanmış ahşap sofra, üzerinde karadeniz örtülerinden serili. Sevdim seni mutfak. Zaten geçen geldiğimde de sevmiştim, şimdi bir kaç fark var arada, onlar da şirin farklar. Oturma odasına girdim, aynıydı. Bu kez geçen geldiğim tadilatta olan odalardan birine girdim. Misafir odası olarak ayarlanmıştı ve gayet güzel bir odaydı. Son olarak diğer tadilatta olup şimdi tadilatı bitmiş odanın kapısını araladım.  Kapının kolundaki elim aşağı düşüp, gözlerim dolarken ayaklarımdaki bağın çözüldüğünü hissettim. Ahşap duvara tutunup destek alarak bir kaç adım attım içeriye doğru. Sonunda titreyen bedenime engel olamayarak yerdeki sütlükahverengi minderin üzerine bıraktım kendimi. Gözümden aşağı süzülen bir damla yaşı elimin tersiyle sildikten sonra ''Keşke kendin de gelseydin Affan.'' diye mırıldandım. ''Keşke sen de yanımda olsaydın, böylece gözyaşlarım saf mutluluk gözyaşları olurdu. Aralarına yürek kırıkları yerleşmezdi hiç.''  Yer minderi ve sedirlerde oyalandı bir süre bakışlarım. Ardından özellikle yaptırılmış olduğu belli olan ufak ahşap sehpada ve üzerindeki örtüde oyalandı. Bir köşedeki renkli çiceklerde takılı kaldı bir süre. Sobanın içinden çıtırtılar geldiğini hayal ettim. Dışarısı soğukmuş ve sobayı yakmışız. Duvarlardaki tahta raflardan İmam Gazali kitaplarından birini alıp iskemleye oturmuşum, sobanın önüne. Yerdeki el dokuması kilimin üzerinde bir bardak ve sürahi. Lakin aklımı kurcalayan bir kısım vardı. Affan nereden öğrenmişti benim hayalimi?  Bir gözyaşını daha silip ''Eksik bir şeyler var.'' dedim boş odaya hitaben. ''Hem hayalimde hem de şuan burada olmayan bir eksiklik.''  Affan .O yoktu. Hayalimi önüme sermiş, gitmişti; öyle mi? İnsan birinin hayalini önüne serer de ne tepki vereceğini merak etmez miydi? Tahammül ve sabrım tükeniyor. Sanki şansını fazla zorluyorsun Affan. Bizi yoruyorsun, yoruyorum, yoruyoruz birbirimizi. Yine de sabredeceğim. Biraz daha sabderedeceğim. Sadece biraz daha.  Affan Yılmazkaya *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Kimse kusura bakmasın, arkamdan iş çeviren hadsizlerle eskisi gibi samimi olacak değildim. İnsanlara kendimden tavizler vermem yeterdi, artık cidden yeterdi. Yaptıkları ufak şeyler değildi çünkü. Bu bir kin değildi. Nefret değildi. Sabrın tükendiği noktaydı.  ''Kusura bakma kardeşim. Artık herkes kendi yoluna.'' diye ikinci kez söyleyip karşımdaki arkadaşın suratına baktım dikkatlice. Bir insanın yılları demek bu kadar kolay silinebiliyordu?!  ''Affan, abicim saçmalama. Küslük mü yapacaksın?'' ''Küslük benim lügatımda yok. Sadece 'Selamunaleykum, Aleykumselam' . Benden eski yakınlığımızı bekleme.'' İbrahim, hâlâ ciddi olmadığımı sanıyordu herhalde. Neyse ki sonunda inanabilmişti söylediklerime. Bir de İbrahim olmuştu o, İbo değildi artık. Hak edene hak ettiği şekilde muamele etmem gerekirdi elbet. Biraz daha konuşmadan sonra İbrahim, elini Turan'ın omzuna atıp ''Hadi gidelim, Affan ciddi.'' demiş ve ''İyi günler''i de ekleyip yanımdan ayrılmıştı. İbo yoktu, Turan yoktu artık. Yani vardı da, arada bi gördüğüm arkadaşlarım gibi. Hayırlısı olsundu. Onlar yanımdan ayrıldıktan bir kaç dakika sonra Kutay içeriden çıkıp yanıma ulaşmıştı. ''Ne oldu?'' sorusunu ortaya atmasını bekliyordum zaten. ''Yine bir tek Kutay'ım kaldı.'' deyip zoraki tebessüm ettim ve omzuna hafifçe vurdum.  ''Tahmin ettiğim gibi.'' diyen Kutay, ''Hayır yani bu kez konu da derin konu. Ben de olsam bu kararı verirdim.'' diyerek elindeki kovayı yere koydu. Derin konuydu ya! Betül'dü çünkü konu. Şu sıralar hayatımın odak noktası hâlinde olan Betül. Acaba ne tepki vermişti evi görünce? İnadımı ve kendimi yenip onunla mı kalsaydım ki? Artık çok geçti. Muhtemelen görmüştü bile odaları. ''Neyse abicim ya, sıkıntıya gerek yok. Biz birbirimize yeteriz evelAllah. Hadi şu arabaları temizleme işini halledelim. Biraz daha geç kalırsam Bahar beni eve almayacak.''  Arabayı yıkama işi de hallolunca derin bir nefes alıp arkama yaslandım. Yorucu bir gün olmuştu. Betül aramış mı veya mesaj atmış mı diyerek telefonumu çıkarıp baktım. Hiç bir şey yoktu. Oysa ki çoktan beni araması lazım değil miydi? Onu eve bırakacağımı söylemiştim sonuçta. Ve havanın kararmasına çok yoktu. Acaba kendisi mi gitmişti? Yok be neden öyle bir şey yapsındı ki? Yani ben bir kulağım telefonda, aklım onda, haber bekliyorken o kendisi gittiyse ve bana bir şey demediyse ayıp olurdu. Ne ayıbı Affan? Kız kesin yanlış anladı bizim Maraş güzeli meselesini, haklı olarak senle olan iletişimine mesafe koydu. Ama ben anlatacaktım, kendi dinlemek istemedi sonuçta. Şöyle bir şey de vardı ki: ben Fatih konusunda nasıl davranmıştım (onun tüm açıklamalarına rağmen), Betül ise benim aksime daha normal davranmıştı (benden açıklama bile istemeyerek). Gel de bu konuda kendini yeme? İçini kurtlar kemirmesin?  Acaba arasa mıydım? Ya da mesaj mı atsaydım? Yok yok, en iyisi ben eve gideyim de bir bakayım. Arabayı sürüyor, bir yandan da artık çok yoruldum diye yakınıyordum. Dünyanın bütün salak saçma dertleri beni buluyordu. Ne kadar gereksiz şey varsa mıknatıs gibi çekiyordum. Tüm bunlara rağmen dik durmaya çalışmak ise ayrı bir dâvaydı. Beni asıl yıkan bitirense-- Her neyse. Önemsizdi. Ö n e m s i z ! Arabayı durdurup indiğim sırada titreyen telefonuma baktım, Hilal'den gelen her zamanki şeyler. Kız resim hastası olduğu kadar burç hastasıydı. Her gün düzenli olarak bana burcumun yorumlarını atıyordu. Ve okumama gibi bir şansım yoktu. Gördüğünde beni sorguya çekiyordu çünkü. Neyse ki bu kez attığı kısaydı. Hemen okuyup telefonu cebime attım. ''Balık burçlarının bu aralar mantıklı davranması gerekiyor. Ve bazı yaşadıklarından ders çıkarmaları da gerekiyor aynı zamanda.'' Çok sağ olsun, beni benden iyi tanıyorlardı ya! Ya sabır çekip cebimdeki anahtarla kapıyı açtım. Ayakkabılıkta Betül'ün ayakkabıları duruyordu hâlâ. Demek buradaydı. Bunca zaman ne yapmıştı peki? Holün ışığını açıp oturma odasına baktım, yoktu. Mutfak, misafir odası, yatak odası. Yok. Son olarak beni bolca uğraştıran odanın aralık kapısını ittirdim yavaşça. Üzerimdeki gerginlik gitmişti çünkü Betül yer minderinin üzerinde uyuyakalmıştı. Uyuyan bir Betül'ün yanında gergin olmama gerek yoktu. Rahat olabilirdim. Elimden geldiğince sessiz olarak yanına yaklaştım ve dizlerimi yere dayayarak oturup bakışlarımı ona kaydırdım. Bakışlarım onu bulduğunda neden ayrılmak istemiyordu? İradeliydim, çok şükür. Bakmayacaksın Affan dedim mi bakmıyordum. Lakin ben kızdı mı tam kızar, üzüldümü çok üzülür, sevdimi çok sever bir tiptim. Her şeyin çoğu mübarek.  ''Allah'ım sen yardım et.'' deyip gözlerimi yumdum. Ne yapacağımı, hangi yolu izlemem gerektiğini bilmiyordum. Kimi zaman kalbim mantığımı bastırıyordu kimi zaman mantığım kalbimi. Ve şimdi de kalbimin mantığımı devre dışı bıraktığı bir zamandaydım. Bunun kanıtı Betül'e doğru uzanmış olan elimdi. Ki boynu ağrımasın bahanesiyle başını düzeltmiştim. Gözlerini aralayıp ismimi mırıldandan Betül'e 'benim' dedikten sonra oturduğum yerden kalkmaya yeltendim. ''nereye?'' diye bir mırıldanma sesi doldurdu kulaklarımı. Tekrar Betül'e çevirdim bakışlarımı. İyi olmadığı anlaşılıyordu suratından.  ''Şşşt. Biryere gitmiyorum, buradayım. Üzerine battaniye getireceğim.''  Yatak odasından aldığım battaniyeyi üzerine örttüğümde tekrar açıldı gözleri. ''Gitmeyeceksin değil mi?'' ''Nasıl giderim ki....Buralardan gitsem de senden gidemem Betül,'' diyemedim.  Elimi kafasının altına doğru sokup başını kaldırmasını sağladım. Duvara sırtımı dayayıp oturdum ve Betül'ü başını yavaşca bıraktım dizlerimin üzerine. İşte, dizlerimde yatıyordu... Bakışlarını bana çevirdi. Anlam yüklü bakışlarının ne demek istediğini çözemedim. Tek yapabildiğim elimi başörtüsünün üzerine koyup yanında olduğumu hissedebilmesini sağlamak ve ''uyu hadi sen'' diye fısıldamak oldu. Bir süre sonra onun gözleri kapanmış, benim gözlerim de uzaklardaydı. Betül... İşte gidememe nedenim. Sanırım benim gönül kuşu, sizin oralara yuva yaptı. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE