YT1 • Bölüm 21 •

3661 Kelimeler
Betül İlgüz *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Gözlerimi açtığımda minderde yatıyordum ve bir an olup biteni kavrayamayıp boş bir beyinle etrafa öylece bakmıştım. Bir süre sonra aklıma gelen bir kaç ufak anıyla ''Bunlar gerçek miydi, hayal ürünü mü?'' diye düşünmeye başlamıştım. Ve yirmi dakikanın ardından kesin kanıya vararak gerçek olduklarına dair sahip olduğum düşüncenin altına imzamı atmıştım. Madem gerçekti, Affan neredeydi?  Bu soru beynimde yankı bulmuşken kalkıp banyoya yöneldim ve elimi yüzümü yıkadım. Ardından odalara bakındım, evde benden başka kimse yoktu. Uyuyakaldığım mindere doğru tekrar giderken, minderin üzerindeki not kağıdı dikkatimi çekti. Elime alıp okudum. 'Uyandırmak istemedim... İşim çıktı ben dükkandayım.'  Kağıttaki sözcükleri okuduktan sonra yatak odasına girip başımdaki örtümü çıkardım ve tekrar yaptım. Normal olarak uyurken bozulmuştu. Karmakarışık hisler içerisinde olduğumu bir kez daha kendime ispat etmiştim eve dönüş yolunda. Henüz ben de çözememiştim içimde neler olup bittiğini. Birileri benim yerime çözüp bana anlatabilir miydi? Bir yanım mutlu olmak istiyor, bir yanım mutlu olmanın gerekmediğini ve kendi dünyamda kalmamı söylüyordu. Gerekmedikçe çok konuşmamak, çok gülmemek, çok bir şeyler yapmamak, insanlarla muhatap olmamak... Lakin yeniyordum bu yönümü, insansız olmazdı. İnsan, insanlar olmadan yapamazdı. İlle birilerine ihtiyaç duyardı.  Sonunda eve vardığımda oturma odasına geçip selam verdim. Haftasonu olduğu için amcam evdeydi. Alışkanlığı üzerine gazetesini okuyordu. Yanlarında bulunduğum ilk on beş dakika boyunca stresliydim. Sonuçta dün evde kalmamış, Affan'la o evde kalmıştım ve muhtemelen Affan amcamlara haber vermişti. Aksi takdirde beni merak ederlerdi.  ''Betül, yarın sabah namazıyla köye, çiftliğe gidiyoruz. Akşamdan hazırla çantanı ve alacaklarını. Bir kaç gün oradayız.'' Amcamın cümlesini onaylandıktan bir süre sonra ayın 27'sinin geldiğini ve fındığın toplanacağının idrakına varmıştım. Çiftlikte, anaannemlerin fındıklıkları vardı ve bu zamana dek yevmeciler tarafından toplanmıştı. Her sene olduğu gibi.  ''Her sene olduğu gibi mezarlığın üstündeki yeri toplamaya gidiyoruz?''  Mezarlığın üstündeki fındıklığı anaannem toplatmaz, ayırır; beraberce toplar ve paylaşır ve o topladığımız fındığı yıl boyunca yer, yemeklerde ve tatlılarda kullanırdık.  Amcam onayladı söylediğimi ve beni şaşırtan şu cümleleri ekledi;  ''Bu sene damadımız da var, daha çabuk biter.''  Ne yani Affan da mı geliyordu?! ... ?? ... Ben ne kadar pek gönüllü olmasam da Affan geliyordu. Hatta iki araba gidiyorduk, amcam ve yengem beni Affan'ın arabasına postalamışlardı. Neymiş, ya yolu şaşırırsaymış; sonra çiftliği bulamazmış, kaybolurmuş. Onlar pazar yaparken biz de mangallık alacakmışız, buluşmakla vakit kaybetmek yerine direk gidecekmişiz. Falan da filan. Her şeye rağmen, şuan ön koltukta oturmuş yolu seyrediyordum ve Affan da dikkatini yola vermiş, araba sürüyordu. Arkadan gelen sesi kısık türküye, aralık camdan giren ve suratıma vuran rüzgar eşlik ediyordu. Türkü bitip de yenisi başladığında Affan kısık olan sesi yükseltti.  ''Hançer olsa ellerin, bağrıma basarım Kor ateş olsa gözlerin, ben yine yanarım''  Aynı manzarayı izlemekten sıkılıp gözlerimi yumdum. Araba sola doğru dönünce güneş olanca aydınlığını suratıma vurmuş, kapalı gözlerimin ardında bile kendini fark ettirmişti. Gözlerimi açmadan kafamı diğer yöne çevirdim. Araba sesi. Rüzgar sesi. Affan'ın da türküyü sessizce mırıldanması. Uyumaya çalışsam da uyuyamamıştım. Gözlerimi açtım ve açar açmaz da bir çift kahverengi hâreyle karşılaştım. ''İstersen kapatayım radyoyu.'' ''Olur.'' deyip gözlerimi yola çevirdim. Zaten o da önüne dönmüştü hemen. Etrafı incelediğimde yolumuzun çok da uzun olmadığını gördüm. Az kalmıştı çiftliğe varmamıza. Yolun kalanını da sağ salim atlatmıştık ve bayırı iniyorduk şuan. Affan arabayı ahşap evin önündeki düzlüğe parkettiğinde çoktan evin kapısı açılmış ve anaannemin gülümseyen çehresi görünmüştü. Benim de yüzüme bir tebessüm yayılırken kapının kolunu çektim ve arabadan inip anaannemi kucakladım.  ''Hoş geldiniz evladım. Hoş geldiniz.'' diyerek beni sıkıca sardıktan sonra Affan'a döndü bakışları. Affan, anaanemin elini öpüp selam verdi. ''Ve Aleykumselam oğlum. Hoş gelmişsin bizim köye.''  '' Hoş buldum. Ben de merak ediyordum buraları, bir ara gelmek istiyordum, nasip bu zamanaymış.'' ''Güzeldir buralar oğlum. Mis gibi hava, etraf çeşit çeşit ağaçlarla yemyeşil, suyu tertemiz ve buz gibi. Manzara da güzel, bütün gün çardakta oturası geliyor insanın.''  Sohbetin uzayacağından korkarak araya girdim. ''Ayakta kaldık, içeriye girelim sohbete devam ederiz.''  Anaannemin yüzüne ''ah ah akıl mı kaldı'' bakışları yerleşti. ''Kusura bakmayın daldım gittim bir an siz de ayakta kaldınız. Hadiyin içeri girelim bi iki soluklanın sonra dışarıda gezersiniz.'' ''Ne kusuru anaanne, estağfurullah.'' diye atıldım. Tam eve doğru yürümeye başlamıştık ki adımlarımı durdurdum. ''Affan, arabadaki poşetleri ve eşyaları da götürelim içeriye unutmadan.'' Affan bana onaylan bir bakış attıktan sonra o da arabaya yöneldi. Arka koltuktakileri ve bagajdakileri iki kez gidip geldikten sonra tamamen içeriye taşıyabilmiştik. O kadar ne aldınız demeyin, daha bi bu kadar da amcamın arabasında vardı. Buraya yakın bakkal ve market pek de yakın sayılmazdı. Biz de lazım olacak yiyecek ve eşyaları gelirken arabalara dolduruyorduk. Zaten kalabalık olacaktık, dayımlar teyzemler, biz. Poşetleri girişe bir köşeye sıraladıktan sonra içeriye girmek üzere kapıyı açtım. Beni karşılayan çıtırdayarak yanan sobanın sesi olmuştu. Sobaları çok severdim. Çatırdamasını dinlemek, ellerini ısıtmak. Lakin şuan yaz mevsimindeydik ve sıcağa pek de hasret sayılmazdık hani. Affan bir kanepeye oturup etrafı seyrederken ben de pencerelere yöneldim ve odaya temiz hava girmesini sağladım. Arkama dönüp ben de diğer koltuğa oturduğumda Affan kadar olmasa da etrafı incelemeye başladım. Sonuçta o ilk defa geldiği bir yeri inceliyordu bense genellikle geldiğim ve aşina olduğum yerde göz gezdiriyordum. O gezdirdiğim gözlerim, sobanın üzerindeki 'kuymak' adlı en bir sevdiğim yemeklerden birini görünce kocaman açıldı. Demek gözlerimi bu denli açan ve beni sevindiren kuymağı odaya ilk girdiğimde farketmemiştim ha? Canım anaannem, kuymak yapmış ya. Tabi biliyor bütün torunlarının kuymak hastası olduğunu. Bu arada, anaannem nereye kayboldu?  Ayağa kalkıp anaanneme bakacağım sırada bir araba sesi doldurdu kulaklarımı. Anlaşılan amcamlar da gelmişti. Ufak mutfağa girip anaanneme bakındım lakin yoktu. Oturma odasına döndüğümde Affan da yoktu. Pencereden görüldüğüne göre, dışarıya çıkmış ve amcamlara arabayı boşaltmada yardım ediyordu. Ben de çıkıp iki elime de bir kaç poşet aldım ve eve götürmek üzere yürümeye başlamıştım ki anaannem sağ taraftan, bahçeden, elinde salatalıklarla göründü. Nerede olduğu anlaşılmıştı. ''Hoş geldiniz oğlum. Ben de kahvaltıda yeriz diye siz gelmeden evvel bahçeden taze salatalık toplayayım demiştim.'' ''Hoş bulduk. İyi yapmışsın, emeğine sağlık.'' diyen amcam arabanın kapılarını kilitleyip elindeki poşetleri bırakmak üzere eve doğru yürüdü. Ben ve yengem sofrayı kurarken, bizimkiler de gelmişti. Selamlaşma ve hâl hatır faslından sonra kahvaltıya oturup mis kokulu kuymağı miğdemize indirmiştik. Tabi gençler olarak sofraları kaldırma işi de Eylül'üm ve bana kalmıştı. Erkekler girişteki holde, biz kadınlar da içeride yediğimizden iki ayrı sofra vardı. Genellikle hep böyle yapardık zaten. Çok az kişiysek tek sofrada yerdik. Biraz koşuşturmadan sonra Eylül elinde kalan son kaşıkları da akıtıp, suyu süzsün diye plastik bulaşıklığa koydu. Ben de kahveleri fincanlara döküp tepsiyi sıkıca tuttum.  Eylül sıvadığı kollarını düzeltti ve başörtüsünü de önüne alıp mutfağın kapısını açtı. Ben önde o arkada evden çıktık. Bizimkiler çardakta oturuyorlardı ve kahve içecektik. Ben pek kahve sevmesem de biraz koymuştum kendime de. Herkes içerken benim boş boş durmam olmazdı. Aslında olurdu ki oluyordu da lakin nedense içesim gelmişti. Her neyse, bu mühim değil şuan. Masanın üzerine bıraktığım kahve fincanlarına herkes sırayla uzandı tek tek. Fatih abim tam benim olan fincana uzanmıştı ki refleksen sesim yüksek çıkarak ona hitaben konuştum. Sesimim biraz fazla yüksek çıkması dolayısıyla bir çok göz bana çevrilmişti. ''Fatih onu alma o benim!''  Ne diye Fatih demiştim de abi dememiştim, o da ayrı konuydu. Arada bir oluyordu, Eylül'le konuşurken de Fatih diyordum aslında.  Fatih abim şaşkınlıkla bana diktiği gözlerini geri çekip bardağı geri bıraktı. Bana yanıt veren ise Ertuğrul abim olmuştu. ''Sakin ol cırcır böceği.'' ''Kusura bakmayın. Ben kendime çok az koymuştum, kahve sevmiyorum ya; o yüzden bir an öyle oldu.'' ''Sorun değil.'' dedi Fatih abim ve başka bir fincana uzandı.  Masada yeterli yer olmadığından Eylül ve ben yere, çimlerin üzerine oturduk. ''Herkes sığdı bi siz mi sığamazdınız.'' diye eleştiride bulunan tarafımı ''Herkesin sığdığı falan yok, bak Eren ve Fatih abim de sandalyelerde oturuyorlar.'' diyerek susturdum. Şimdi gidip evden sandalye alamazdım. Hem çimlerin üzerinde oturmak güzeldi. Tam karşımda yeşillikler içinde bir bitki ötüsüyle, iki cami minaresiyle, bir kaç ev ve masmavi gökyüzüyle harika bir manzara duruyordu. Başımızın üzerinde kara üzüm asması, çimlerde çiçekler, arka tarafımızda ve biraz yukarıda kalan fındıklıklar, sol yanımda armut ağacı ve altında çeşme... Buraya bayılıyordum küçüklüğümden beri. İlkokuldan evvel özellikle suyla oynar ve çamurlara bulanırdık tabii. Biraz daha büyüyüp ilkokula geçtiğimizde ise çiçeklerle, bebeklerle evcilik veya öğretmencilik oynardık. Ortaokul yaşına yakın zamanlarda ise topla çeşitli oyunlar. Yakan top, basketbol, futbol.. Ben futbol oynamayı pek beceremesem de Fatih abim beni kendi takımına alırdı hep.  Liseye geçtiğimde ise daha da değişti bu faaliyetler. Artık bu masada oturuyor ve kitap okuyordum. Kitap okumak için en ideal mekandı. Kuş cıvıltıları, meltem, temiz hava, çiçek kokuları ve daldığım diyarlar. Sonra iş yazmaya da geldi. Bazen okuyor, bazen yazı yazıyordum. Ve tüm bu zaman boyunca değişmeyen iki şey vardı.  1- Yaşım ne olursa olsun armut ağacı ve üzüm asması arasına kurduğumuz hamakta sallanmak. 2- Yıldızları seyretmek ve onlarla konuşmak. ''Betül sana diyorum kuzum.'' sesiyle düşünceler alemimden çıkıp Eylül'e baktım.  '' Efendim?'' Gözlerini devirip ''Beni dinlemiyor muydun? Ne düşünüyordun öyle beni dinlemeyecek?'' ''Çoçuklen oynadığımız oyunları falan..'' diye yanıtladım onu. Suratına bir tebessüm yayıldı.  ''Evet ya! Çok özledim o zamanları. Çocuk olabilsek de yine doya doya koşsak, oynasak, düşsek, ağlasak, gülsek. Yine masum olsak, masum kalsak.'' ... ?? ... ''Bazı ağaçlar baya büyük abi ya.''  Konuşan Affan'dı. Gündüz Ertuğrul abim ona fındık tarlalarını gezdirmişti ''Yarın seni yoracak ağaçlarla tanışma vakti'' diyerek. O konu hakkında konuşuyorlardı. Bu sırada odaya anaannem girdi. ''Hadi artık yatın. Yarın erkenden kalkacağız , sonra uykusuz kalırsınız ve yorgun düşersiniz.''  ''Haklısın babaanne.'' deyip ayaklandı Ertuğrul abim. ''Ben nerede yatıyorum?''  ''Aşağıki odada serdik size yatak. Fatih, sen, Affan orada yatacaksınız.''  Derin bir oh çektim. Neyse ki bizi aynı odada yatırmayı düşünmemişlerdi. Henüz böyle bir şeye hazır değildim. Bunu diyen de daha geçen gün Affan'ın dizlerinde uyuyan ben! Herkes yatacağı odaya girmişti ve uyumaya hazırlanmıştı. Ben de Eylül'le aynı odada fakat karşılıklı farklı iki yatakta yatıyordum. Eylül kendi evlerinde değil de burada kalıyordu benim için. Eylül çoktan uyuyakalmıştı, benim de kendimi karanlığın kollarına bırakmam zor olmadı. ... ?? ... Üç gündür fındık toplama işlemi devam ediyordu ve bugün dördüncü gündü. Muhtemelen bitecekti ve yarına kalmayacaktı. Ben biraz fazla yorulduğum için olacak ki anaannemin de onayıyla bugün fındık toplamaya gitmemiştim ve evde kalmıştım. Tabi evde kalmak demek boş boş oturmak demek değildi. Evi temizlemiştim, şimdi de yemek yapıyordum. Yemekleri de yaptım sayılırdı aslında, sobanın üzerinde pişiyorlardı. Bizimkiler de yarım saate kadar öğle yemeği için gelirdiler. Elimdeki kepçeyi temiz bir elbezinin üzerine koyup mutfağa geçtim. Makarna paketini çöpe atmak üzere elime aldım fakat çöp fazlasıyla doluydu. Makarna poşetini çöpe sığdırıp, çöp kovasını aldım ve boşaltmak üzere dışarıya çıktım. Aklıma gelmişken yal diye ayırdığımız artık yiyecekleri de derenin oraya dökseydim iyi olacaktı. Tekrar mutfağa girip yal kovasını aldım ve derenin oraya yürümeye başladım. Bir yandan da etrafı dinliyordum pür dikkat. On dakika sonra varmıştım derenin yanına. Kovayı bir köşeye boşaltıp uzaklaştım. O yalları hayvanlar yiyordu.  Eve gitmek yerine tarlalarda biraz dolaşmaya karar verdim. Gizli yerimize gidecektim. Gizli yerimiz! Eylül ve ben buraya gelip kaçamak yapardık. Abur cubur dolu poşeti kucaklar, oyuncak bebeklerimizi kollarımızın altına alır ve 'gizli yerimiz'e gelirdik. İki büyük kaya vardı, onların üzerlerine oturur ve karşımızdaki dağları seyrederdik. Yine öyle yaptım ve oturdum. Kayalar kocaman bir armut ağacının biraz ilerisinde olsuğu için ağacın gölgesi de bize şemsiye olurdu.  Uzaktaki evler hakkında çeşitli hayaller kurardık. ''Bence o turunculu evde bizim yaşlarımızda bir kız yaşıyordur. Dedeme söyleyelim bizi oraya götürsün tanıştırsın o kızla.'' '' Ben o kızı rüyamda gördüm biliyor musunn?!''  '' Yalan konuşma Eylül, nasıl göreceksin? Gerçekte hiç görmedin ki rüyanda göresin.'' '' Hiçte bile, gördüm işte. '' ''İstersen gel dedeme soralım. Göremezsin.'' '' Görürüm. '' '' O zaman ben de görcem bu gece!'' Ve sessizlik. '' Betül? '' '' Hıı?'' '' Evet, görmedim. Ama şakacıktan söyledim sana. Ben yalancı değilim. '' '' Biliyorum yalancı olmadığını Eylül.'' Ve aramızdaki gerginliğin son bulması. Zaten biz hiç dargın kalamazdık Eylül'le. Ömrüm'dü o benim. Kendimi bildim bileli vardı. Dedem! Onu çok özlüyordum aklıma geldikçe. Beni hiç bırakıp gitmeyecek diye düşünürdüm. Oysa o da gitmişti, annemle babam ve abim gibi. Affan Yılmazkaya *☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆*☆ Üzerimdeki tozlu kıyafetlerden kurtulmak için can atıyordum. Fazlasıyla yorulmuştum üç gündür. Neyse ki az evvel fındığı bitirmiş bulunmaktaydık. Eve toz taşımamak için üzerimi bir köşeye elimden geldiğince silkeledim ve anlaşılmaz surat ifadelerine bürünmüş konuşan Fatih, Nesrin yenge ve Betül'ün anaannesinin yanına gittim. ''Hayrola ne oldu?'' Hepsi gözlerini çevirip bana baktığı sırada yanımıza ulaşan Eylül'ün sesi duyuldu. ''Bizim orada yok. Dönerken bahçeye de baktım, orada da değil.'' Anlamaz gözlerle onlara baktım. Kimden bahsediyorlardı? ''Kimi arıyoruz?'' Bana cevap veren Eylül olmuştu. ''Betül'ü.'' ''Nerede ki Betül?'' ''Nerede olduğunu bilsek aramayız zaten.'' diye yanıtladı beni Eylül endişeyle. ''Belki etrafta dolaşmaya gitmiştir, neden hemen telaş yaptınız?'' diyerek Eylül'ün annesi de katılmıştı aramıza.  ''Ben eve geleli 15 dakika oldu kızım. Ocaktaki yemeği bırakıp gitmez. Yemeklere ben baktım, neredeyse dibine tütecekti tencereler. E hâlâ da yok.'' ''Mutfakta yal kovası da yok anne. Belki derenin oraya gitmiştir yal boşaltmaya.'' Gözlerim kim konuşursa ona çevriliyordu. Bu kez de anaannenin üzerindeydi. ''Hemen kötü düşünmeyelim de bakalım etrafa. Eylül, sen mezarlığın oralara bak bakalım kızım. Belki Kur'an okumaya gitmiştir de dalmıştır. Fatih sen de yal döktüğümüz yere bak, derenin oralara.'' Eylül kafasını sallayıp yanımızdan uzaklaşırken, Nesrin yenge de sofraları hazırlamaya başlayacağını söyleyip içeriye girdi. Fatih de tam hareketlenmişken ''Ben de seninle geleyim.'' diyerek peşine takıldım.  Onu takip edip daha evvel bir kez Eren'le su doldurmak için gittiğimiz dereye doğru yol aldım. Su temiz ve soğuk olduğu için bidonlara dereden su dolduruyorlarmış. Ayrı bir güzel tabi doğal su. Doğallıkları ve saflıkları severdim. İnsanın doğalı, safı olacak; mekanın doğalı, safı olacak; nesnelerin doğalı, safı olacaktı benim için. İnsanlar için saflıktan kastım , temiz yürekli ve içten olmaktı. Bir insan kendi oldu mu ondan pek zarar gelmezdi. Burayı da çok sevmiştim. Sabahları erkenden kalkıp fındıklığa gittiğimiz ve öğle yemeğinde kısa bir mola verip tekrar fındıklığa dönmemiz dolayısıyla biraz yorulmuş olsam da, çardakta içilen çayların ve etraftan gelen çeşitli hayvan seslerinin keyfini şehirde hiç bir yerde bulamazdım. Hem fındık bile eğlenceli hâle gelmişti. Bir yandan topluyor, bir yandan sohbet ediyorduk. Sohbet esnasında suratımızdan tebessümlerin eksik olmadığı dönemler de olmuştu. Mesela Ertuğrul abinin anlattığı bir anı beni güldürmüştü. ''Biz küçükken ne üşenirdik fındık toplamaya varya. Bir ara öyle bir dereceye gelmiştik ki şarkıları çevirip çevirip halimizi izah ediyorduk. Mesela incir şarkısını çevirmiştik lisedeyken. Gerçi şarkının yeni halinin yüzde doksanı Eylül ve Betül'e aitti. Benim lise dediğime bakma, ben lisedeydim Betüller ortaokulda. '' demiş ve hatırladığı kadar şarkıyı söylemişti.  - Fındıklar olana kadar kalsaydın bari. Yüzlerce fındıktan birini alsaydın bari. Beni böyle amansızca bırakıp giderken, Kovaya da fındığı atsaydın barii. Sonunda Fatih'in sesiyle kendime geldim. ''Kova burada. Ama Betül yok.'' Gözlerimi çevrede gezdirip yan devrilmiş kovayı gördüm. Biraz fazla uçta duruyordu. Kendimi kötü düşüncelere itmek istemesem de bir insanın dengesini kaybetme veya başı dönme olasılığı beni fazlasıyla korkutuyordu. Yok yok, ne gerek vardı kötü düşünmeye değil mi? Hadi be, ben kimi kandırıyorum. Sevdiğim birine veya bir şeye zarar gelme düşüncesi beni çıldırtırdı. Fatih'in gür sesi yankılandı ''Betül!!'' Hemen ardından bir kez daha bağırdı. Hiç bir karşılık gelmemişti. İkimiz de biraz sustuktan sonra bir ses daha yankılandı. Bana ait bir yankı. ''Betül!'' Gözlerim çevreyi dolaştıktan sonra Fatih'in gözleriyle buluştu. İkimizin de yüzüne endişe hakimdi. Sessiz kaldık. Sessizliği bozan Fatih'ti. Ve endişeli yüz ifadesinin yerini çarpık bir gülümseme almıştı. ''Sanırım nerede olduğunu biliyorum.'' Cümlesi bittiğinde yürümeye başlamıştık. Onu takip ediyordum sadece. Sonunda bir ağaç dalını önünden çekip bana da yol vererek bayır bir yerde durdu. Eliyle biraz ötemizdeki kayaları işaret ederek güldü.  ''Bir kere daha aynısını yapmıştı ve onu yine burada bulmuştum.'' Cümlesi bittiğinde içimi bir kıskançlık kapladı. Neden onun Betül'le ilgili bir çok anısı vardı da benim bilmediğim bir çok şeyi biliyordu? Bu düşünceyi gerilere itip Betül'ü bulmanın rahatlarıyla ben de yorgun bir gülümseme kondurdum suratıma. ''Ben hemen gidip evdekilere haber vereyim de daha fazla endişelenmesinler. Sen de Betül'ü alır gelirsin.'' Fatih, olumlu yanıtımı aldıktan sonra ellerini cebine sokup hiç bir şey demeden hızlı adımlarla uzaklaştı yanımdan. Ben de bir süre duraklayıp kayaların yanına doğru yürümeye başladım. Ağacın gölgesi onu gölgede bırakarak güneşten koruyordu. Başı hafifçe sağa eğilmiş, elleri kucağında duruyordu ve iki küçük çiçeği sımsıkı tutmuştu. Ne düşünmüştü ki uyumasına rağmen çicekleri hâlâ bu denli sıkı turuyordu?  Her biri hançer görevi üstlenmiş kirpiklerinin bulunduğu göz kapakları, kahverengi harelerini örtmüştü. Uyandırmaya kıyamayarak ben de yanına çöktüm ve sırtımı diğer kayaya yasladım. Ufak bir dal parçasını parmaklarımın arasına alıp onunla oynamaya başladım. Bir yandan da karşımdaki iç açıcı manzarayı izliyordum. Yanımdaki Betül'ün nefes alış verişi hızlanınca, kaçırdığım bakışlarımı ona yönelttim. Rüya görüyorsa eğer, bundan kaynaklanıyor olabilirdi. Zaten bir iki dakika sonra normal hâline dönmüştü. Etrafta kuşların cıvıldamaları haricinde bir ses olmadığından Betül'ün nefes alış verişini de rahatlıkla duyabiliyordum. Evdekilerin bekliyor olduğu aklıma gelince burada oyalanmak yerine Betül'ü uyandırmam gerektiğini kendime hatırlatıp ona doğru çevirdim başımı. ''Betül.'' İsmini seslenmek bana diğer isnanlara nazaran çok daha farklı geliyordu. Ne de salakça şeylerdi bunlar! Fakat kabul etmek zorunda kalmıştım artık.  ''Betül.'' İkinci kez ismi dudaklarımın arasından firar edince gözlerini bir kaç kez kırpıştırıp açtı ve varlığımı idrak etmiş olacak ki bakışlarını bana çevirdi. Burada ne yaptığımı veya neler olduğunu sormasını bekliyordum fakat hiç bir söz söylemeyerek gözlerime bakmaya devam etti. Biraz daha bakarsa, bağımlısı olduğum tek şey çikolata adlı yiyecek olmaktan çıkacak ve o bağımlısı olduğum şeyler listesine bir de 'bir çift çikolata rengi göz' eklenecekti. Biraz daha bana bakarsa, her şey daha zor olacaktı. Ondan uzaklaşmam, ondan kopmam kaçınılmaz son olmaktan çıkacaktı. Bunu yapabilecek miydim emin de değildim. Deniyordum, özellikle de Maraş'tan döndüğümden beri daha fazla çaba sarf ediyordum fakat inatmış gibi bir yanım uzaklaşırken bir yanım bağlanıyordu.  Gözlerimi onunkilerden ayırarak ayağa kalktım. ''Bizi bekliyorlardır. Gidelim.'' O da ayağa kalktığında hızlı adımlarla yürümeye başladım. Arkamdan geldiğini hissedebiliyordum. Ve adımlarıma yetişmeye çalışarak normalden daha hızlı yürüdüğünü de anlayabiliyordum. Aniden durup ona döndüğümde hemen karşımda kendini frenledi ve yürümeyi bırakarak bekledi. Neden birden durduğumu merak etmiş olmalıydı.  ''Bir daha asla bunu yapma.'' Anlamayarak soran gözlerle bana doğru baktı. ''Neyi?'' Bir süre sustuktan sonra içimden gelen ilk cümle yerine, arka plana attığım cümleyi yönelttim ona. ''Senin için endişelendik. İnsan türlü türlü senaryolar kurmaya yatkın bir varlıktır. Sevdikleri için endişelenmeye de oldukça eğilimlidir.'' Duraksayıp bir kaç cümle daha getirdim. ''Hem tencereler hiç bırakılıp gidilir mi? Ya yemekler yansaydı?'' Gözleri hafifçe açıldığında beyninde neler dönüyordu bilmiyordum ama arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Saçmala Affan. Aferin. Saçmalama.  ... ?? ... Sıcak bir duş almış ve temiz kıyafetlerimi de giymiştim. Fındık da bitmişti. Daha ne isteyecektim değil mi? Tabiki yemek ve uyku!  Miğdemde şimdiye dek görülmemiş yeni canlılar türediğini düşünüyordum, aksi takdirde şu son bir kaç gündür bu kadar obur olmazdım. Temiz köy havasının etkisiyle böyle bir şey olmuş olabilir miydi ki? Kesin olmuştur Affan, kesin. Bir içimizdeki doymak bilmeyen yeni canlılar eksikti zaten dimi? Akşam yemeği de yenmişti, tekrar nasıl yemek isteyecektim evdekilerden? Çekinirdim. Her ne kadar buraya ve onlara alışmış olsam da biraz da olsa yabancılık çekiyordum doğal olarak. Zaten saat de geç olmuştu ve herkes yorgun düştüğü için yatmıştı. Karşı koltukta Ertuğrul abinin derin nefes alışları duyuluyordu mesela. Yattığım yerden doğruldum ve ellerimin yardımıyla karanlıkta yolumu bularak odadan çıktım. Holde gece lambası takılı olduğu için daha net görebiliyordum. Zaten gözlerim karanlığa aşina olmuştu bile. Küçük mutfağa girip tezgahın başında dikilmeye başladım. Düşün düşün nereye kadar? Napsaydım acaba?  Arkamdan gelen adım sesleriyle kimin geldiğini görmek için kapıya döndüm. Neyse ki Betül'dü. Beni görünce irkilmiş, ''Sen napıyorsun burada?'' deyip bir su bardağına uzanmıştı.  ''Ben mi? Hiiç.'' deyip onun suyunu içmesini bekledim. Bardağı çarkaladı ve ters çevirip elbezinin üzerine bıraktı. ''Hayırlı geceler o zaman.'' deyip arkasına dönmüştü ki onu durdurdum. '' Betül. Dur, dur.'' '' Efendim?'' diyerek bana döndükten sonra meraklı gözlerle baktı.  ''Sanırım benim karnım doymamış.'' Alttan alttan sırıttıktan sonra ('hiiç' dememe gülmüş olacaktı) yanıtladı beni. ''Tamam, ben sana bir şeyler hazırlarım.'' Derin bir nefes alıp minnet dolu gözlerle ona baktım. Suratındaki gülümseme hâlâ yerindeydi. Yan tarafındaki pencerenin ardından suratına vuran sokak lambasının ışığı sayesinde mimiklerini ayırt edebiliyordum. ''Önümden çekilirsen daha çabuk olacak.''  Söyledikleri üzerine etrafa bakındım. Mutfak fazla dar olduğu için yanımdan geçerken zorlanacaktı ve yolu tıkıyordum. ''Ah, tabi.'' diyerek karşı tarafa doğru yürüdüm ve kapının eşiğinde dikilip seyretmeye başladım. Aynanda o da benim tarafıma yönelip çekmeceyi açtı ve dev bir kaşık çıkardı. O, kaşığı tezgahın üzerine koyduğunda ben de karanlıkta durduğumuzu hazmetmiştim. Sadece loş bir ışık vuruyordu mutfağa, o kadar.  ''Karanlıkta yapman zor olmayacak mı? Işığı açayım mı?'' Elindeki tavayı da tezgaha bırakıp bana doğru döndü. Ellerini tezgaha dayayıp düşünceli bir şekilde önce bana sonra da tavana doğru baktı. Eliyle duvarın üst kısmındaki pencereye işaret edip bir yandan da konuştu. ''Işığı açarsak anaannem kesin uyanır. Buranın ışığı yandaki odaya tam da şu pencereden vuruyor.'' ''O zaman açmayalım.'' diye atıldım. Kimsenin gece gece bir kez daha yemek yediğimi bilmesini istemiyordum doğrusu.  ''Açmazsak da, senin de dediğin gibi, karanlıkta bir şeyler yapmam zor olacak.'' ''Telefonumun el fenerini açayım ve sana tutayım.'' diye atılıp mantıklı bir çözüm önerisinde bulunduğumda kendimi tebrik ettim. Zekamın üstüne yoktu doğrusu. ''Bakıyorum da zor durumda kalınca hemen bir çözüm üretiyorsunuz Affan bey.'' diyen Betül tek kaşını havaya kaldırıp güldükten sonra tekrar ciddileşti. ''Ee hadi o zaman. Işığı şu tavaya doğru tutarak başla.'' Işık tutucu olarak Betül nereye yönelirse oraya ışık tutuyordum ve artık sıkıntı gelmişti içime. Lakin bir şey de diyemiyordum, sonuçta kız bana yemek hazırlıyordu başkasına değil. Beni sıkan da yaptığım şey değil, ona bu denli yakın olup da uzak olmaya çalışmak, adeta eriyen kalbimi sürekli katılaştırmaya çalışmaktı. Ve becerememek... Elindeki bıçağı tezgaha bırakıp arkasına döndü ve sebzeliğe yönelip üst çekmecesini açtı. Bir şeyler arıyordu belliki. Domates desem, zaten doğramıştı. Biberi de doğramıştı. Ne arıyordu? Ne aradığı değil de aradığını bulması da önemli diyerekten ona doğru yaklaştım. Arkasında dikilip telefonumu tuttuğum elimi öne doğru uzatmıştım ki Betül aniden arkasına döndü. Kaçınılmaz son olarak telefonum gevşeyen ellerimin arasından kaydı. Telefonu yakalayabilmek için öne atıldım ve sağ elimle telefonu tutarken, sol elimle de Betül'ün kolunu yakalayıp düşmemek için destek aldım. Ne güzel! Telefonu yakalamıştım ama resmen Betül'e de sarılmıştım. Başı omzum ve boynum arasında kalan Betül, refleksen düşmeyeyim diye elini sırtıma yöneltip tişörtümü kavramıştı. Çok değerli kalp ritimlerim almış başlarını gidiyorlardı son sürat. Niyetleri apaçık belliydi, beni öldürmek.  Hemen geri çekilip elimi başıma götürdüm ve mahçup bir edayla ona baktım. Ben, içimden geçen ve süratle koşan ritimlerim hakkında kendimi inandırmak istediğim nedeni farketmeden seslice söylemiştim. ''Bunların hepsinin sebebi temiz hava.'' Sonucunda da Betül şaşkın şaşkın bana bakıp küçük, kısık sesli bir kahkaha attı. Sakarlığım ve açlığım için böyle dediğimi sanıyordu oysa ben onun yüzünden aram bozulan kalp ritimlerimden dolayı demiştim bunu. Evet! İnanıyorum, bunların hepsinin sebebi temiz havaydı!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE