Gülen Adam

2053 Kelimeler
Nedendi bilinmez bugün onu gören herkes gülen yüzüne bakıp önce afallıyor sonra şaşkınca bakıyor ve halini de garipsiyordu. Oysa o da onların şaşkın tavırlarını garipsiyordu. Ne vardı canım Yiğit bugün gülmek istiyor ve gülüyordu. Bunu garip bulmuş olamazlardı, değil mi? Hiç gülmeyen biri olarak kabuldü o da bu durumu garipsiyordu. Omuz silkti. Kimin umurundaydı. Durun bir dakika, o omuz mu silkti? Dün aklına geldi. İslim ile aralarındaki o ufak yakınlaşma vardı. İslimin söylediği gibi onun kalbini sıcacık etmişti. İşin daha ilginci neydi diyecek olursanız da o onunla daha fazla yakınlaşmayı istemiyor ya da onu deli gibi cinsel bakımdan arzulamıyordu. Aksine bu hissi sevmişti ve onunla neredeyse bir ömür, onunla beraber aynı yerde, sabahlara kadar delice bir istekle öpüşürlerdi. Başka bir yakınlaşma da olmadan... Bu kadın ona her ne yapıyorsa hiç iyi şeyler yapmadığı da ortadaydı. Yine de aklından geçen buydu. Ötesini düşünmeden bir işe kalkışmıştı da, sonu hayır olsundu. "Yiğidom." bugün hastaneye erken gelmişti. Bir yarım saat kadar erken olabilirdi. İçeri giren; Yiğit odasındaydı ve odaya giren arkadaşına baktı. Farkında değildi ama hala İslimi düşündüğü için yüzünde de gülümsemesi vardı. Kalbindeki sıcaklık yüzüne yansıyor ve bunu yüzünden bugün silmek istemiyordu. Daha doğrusu silemiyordu. İçi bir hoştu. İslim... Adını söyledikçe bile tebessüm ediyordu. Bir kızın adı bile onu gülümsetiyordu. Efe onu görür görmez gülen yüzüne bakmış ve karşı tarafın gülümsemesi an be an solmuştu. Dudakları düz bir çizgi halini alırken Yiğit onu izlemişti ve hala farkında olmayarak gülüyordu. Bunu farkında olmayarak yapıyordu çünkü kalbinde bir ısı vardı ve bu ısı yüzünün solmasına ya da ciddi görünmesine izin vermiyordu. Bir kadın bir öpücüğü ile oraya sıcak ateş koymuştu. İçini de ısıttıkça ısıtıyor ve Yiğit kontrolsüz olarak gülüyordu. Efe'nin düşen yüzü bile soldurmadığına göre bence olan böyle olmalıydı. "Yiğit." Efe ile yıllardır arkadaşlardı ki onun ismini nadir zamanlarda söylerdi. İşte; o an da bunlardan biriydi. Yiğit kendini toparladı. Yüzü eski ciddiyetini aldı ve eski Yiğit gibi ciddi tonlamayla sordu. "Hayır olsun, Efe!" neden Yiğit sürekli gülmek istiyordu bilmiyordu. Gülüyordu. Ciddiyeti hepi üç saniye sürmesi normal değildi. Aklından sanırım İslim'i çıkarması gerekiyordu. Ancak bu şekilde normale dönerdi. İşte aklından çıkarmak istemiyordu. Sanırım bu duruma alışa bilirdi. Alışırlardı. Alışmaları gerekiyordu. "Abi sen, gülüyorsun." insandı ve gülerdi. Yani tüm mevzu bu muydu? O da biliyordu güldüğünü. Tuhaf olan insanlar neden onun gülümsemesini bu kadar yadırgıyordu. "Ne var bunda, Efe?" sesi arkadaşına sitemli çıkmıştı. Yüzü azcık asılsa da İslimin sıcak dudakları ve vücudunun sıcaklığını yeniden kendi bedeninde hissedince gülümsemesi daha çok genişledi. Bugün sanırım Yiğit böyle geçirecekti. İslim ile ayrılsalar da ondan ayrılmış gibi pek hissetmiyordu. Bu hissi sevmişti. "Abi, valla sen gülüyorsun! Bayram değil, seyran değil. Bu yüzünde ki gülümsenin sebebi ne? Yoksa memurlara zam mı geldi?" son günlerde doktorlar boykottaydı ve yüzlerini güldürecek kadar maaş zammı aldıklarını da Efe sanmıyordu. Başını salladı. Harbi doktor maaşları en son ne kadar olmuştu? Uzman hekimliğini de sayarsa umarım verdikleri zam yüzünü güldürürdü. Çünkü son günlerde art ardına her şeye zam gelirken en azından çalıştıkları emeklerine değsindi. "Bilmiyorum Efe, zam geldi mi gelmedi mi?" hem Efe ne demeye bugün erken gelmişti? Hadi o İslim yüzünden gelmişti. Efe ne demeye erkenciydi? "Baş hekim o zaman sana, aylık izin çıkardı!" o adam sürekli onu acilde nöbete atarken mi? Efe sanırım uyanmamış ve hayal görüyordu. Aklına Uğur ve asistleri geldi. O çocukların gelecekleri kararacaktı. Bak yine canı sıkılmıştı. Bundan Uğursuz uğurun etkisi büyüktü. Dişlerini sıktı. " Siktirip gitsene, sen Efe. " İslimi düşünmek istiyordu. En azından yarım saat onu düşünüp biraz daha içindeki ısıya tutunup ve kabuk bağlamak istiyordu. Efenin iyicene kafası karışmıştı. Onu bildi bileli Yiğit bildiğin sinir küpüydü. Ne zaman güldü deseniz Efe bilmiyor ve onu onca vakittir tanıyor olmasına rağmen, gülerken görmemişti ve ilk kez de görüyordu. Şerefsize de gülmek çok yakışıyordu. "Yiğidom, anladım zam yüzünü güldürecek kadar verilmedi. Baş hekimde tatil iznini uzatacak! O hal de, seni bu kadar gülümsetecek şey ne ola?" bilirse ona göre davranırdı. Daha doğrusu bu iti güldüren şeyi merak etti. Düğün değildi bayram değildi bu Yiğit niye gülüyordu. Yiğit dişlerini ortaya çıkaracak kadar güldü. Efe de dayanamamış onunla gülmüştü. İt herif madem bu kadar güzel gülüyordu da ne demeye senelerdir onlara gülmeyen yüzü ve sinirini çektirmişti, değil mi? Efe onun yabancısı değildi. Yakın arkadaşlardı ki Yiğit arkadaşına baktı. "Biri var! Yüzümü, güldüren birisi." hayatında bir kadın vardı ki İslimi tanıyalı hepi topu bir hafta bile olmamıştı. Gelin görün onu böylesine güldürecek kadar bir şey yaşamasalar da olanlar da ortadaydı. Yiğit yeni olmalarına rağmen yüzünü güldürmesi bile çok şey olduğunu doğrulardı ve onun kafasını da karıştıran diğer bir gerçekti. Peki hayatından geçen diğer kadınlar neydi? Cebindeki saat aklına geldi. Bu saati Efe almıştı. Yiğit; "Madem kendine alıyorsun bir tane de bana al." diye ona söylemiş ve ürünün parası neyse gözünü kırpmadan vermişti. Daha saatin garantisinin dolmadığını biliyordu. Tamire ihtiyacı vardı. "Efe, al şu saati tamire gönder. Bozuk lan, bu saat." Efe bir konudan diğer bir konuya atlayan arkadaşı ile, anlamayarak saate baktı. Bu saate az bez para dökmemişlerdi. Nasıl bozulurdu? "Neyi var?" aslında sormak istediği bu değil ve kız kim, demekti de Yiğit, ketum biriydi. Zaten arkadaşı onları tanıştırmak isterse tanıştırır ve yakında ona tanıtırdı. O yüzden üstelememeyi tercih etti. "Bir insan kalbi durduk yere bu kadar atım yapamaz. Kaldı ki, ben koşmuyordum bile." cidden arızalı olmalıydı. Uzanıp Efe masadaki saati aldı. "Koşu da kullanmıyor muydun sen bu saati? Nasıl koşmuyordun o vakit?" onunki sağlamca çalışırken merak etmişti. Koşmuyorsa cidden bozulmuş olmalıydı. Bir de ürüne yüzde yüz garanti vermişlerdi. Kandırıldıysa onda ki niye bozuk değildi? "Koşmuyordum. Ama saat koşuyormuşum gibi kalp atımım yüksekti. Fazlaca yüksek." Efe bu işten bir bok anladıysa çarkına tükürsünlerdi. Şunca yıllık hayatında okuyup anlamadığı gözün asimetrik anarşisi gibi Yiğit'in söylediklerinden şuan tek bir bok anlamıyordu. "Tamam." dedi. Saati cebine koymuştu. Yaptırınca Yiğit'e de geri verirdi. Efe kolundaki saatine baktı. Mesaiye başlamalarına beş dakikaları vardı. Az sonra tansiyon ve şekerin göze vurduğu yaşlı ve huysuz tayfa grubu neredesin doktor demeye başlarlardı ve onlar başlamadan burdan ayrılsa ve gitse iyi olurdu. Yiğit arkadaşının çıkması ile eline telefonu aldı. İslim kayıtlıydı. Önce adını tıkladı sonra aklına gelenlerle ismin üzerine tıklayıp, düzenle kısmına bastı. Onu İslim diye kaydetmişti de şimdi ona başka bir şekilde hitap etmek istiyordu. Sabah Güneşi.... Evet ona aydınlığım demek istiyor ve hitap şekli de aynen böyle olacaktı. Sabah Güneşi yazılı numaraya tıklayıp, Yiğit mesaj bölümüne girdi. Yiğit yazıyor... -Haklıydın. Yiğit koltuğuna yaslandı ve karşı tarafın ona cevap yazmasını bekledi. Çok vakti maalesef yoktu ve iki dakika sonra sanki bunu anlamışcasına, İslim'den cevap geldi. Sabah Güneşi -Hangi konuda? Yiğit deli gibi şuan onu görmek istiyordu. Elini kalbine koydu. Bu da neyin nesiydi? Kalbi garip bir şekilde hızlanmış ve anlamadığı şekilde heyecan yapmıştı. Sanırım uykusuzluğun verdiği garip bir tepkiydi. Dün saat, bugün de buydu. Üstünde bu durumun çok durmadı. Saat tamir edilecekti. Yiğit yazıyor. -Dudakların sıcacıktı. Tüm gün sanırım onların sıcaklığını hissedeceğim. -Haklı olduğun konuysa tüm gün sıcak tutacak hislerin yoluydu. Yiğit daha başka mesaj yazmadı. İçeri giren hasta ile ayağa kalktı. İlk hastasının küçük çocuk olması yüzünden ona doğru yürüdü ve aslan parçasını kendi, kucağına alıp sedyeye oturttu. Onu ameliyat eden oydu ve iyi olduğunu görmek de çok güzeldi. "Nasılsın Yiğit?" küçük çocuk onun adaşıydı. Onun sorusu ile yüzü aydınlanmış ve iyi olduğuna dair başını aşağı yukarı sallamıştı. Yiğit adaşının saçlarını karıştırdı. Çok karıştırmadı ki çocukken bu durum onu gıcık ederdi. "Baş ağrın görüşmeyeli hiç oldu mu?" Yiğit buraya gelmeden önce onun geçmek ve dinmek bilmeyen baş ağrısı ile gelmişti. Beyninde belki de yaşından büyük tümör vardı ki herkesin ölüme terk ettiği çocuğun kurtarıcısı o olmuştu. Evet onu ameliyat etmişti. Ailesine bunun teminatını vermiş ve şükür korkulan olmamış ve Yiğit de küçüğü iyi görmüştü. Annesi küçük çocuğun ona bakması ile onun adına konuştu. "Şükür, Yiğit hocam hiç baş ağrısı olmadı." Yiğit elindeki kağıdı doktor abisine uzatmıştı ki Yiğit, kağıttaki gülen yüzleri görünce sevindi ve güldü. Baş ağrısı olan hastalara bu çizelge verilir ve sık başı ağrıyan birinin gülen yüzleri işaretlemesi sevindirici olduğu gibi muhteşemdi. Verdiği tablo bir ağrı çizelgesiydi. Yiğit hiçbir şeyden değil çok ağrısı olduğundan agresifti. Kimse ağrıların sebebini bulamazken agresifliği hırçın oluşuna yormuşlardı. Baş ağrıları bile çoğunluk buna yorulmuştu. Çok can sıktığı için başı ağrıyordu. Oysa bunun tam tersiydi. Başı ağrıdığı için küçük çocuk agresifti. Ve tesadüf eseri Yiğit'in ağrılarının sebebi anlaşılmıştı. Anlamışlardı da aileyi çok daha kötüsü bulmuştu. Sonrası da ölümcül bir bekleyişti ki aile Yiğit ile karşılaşmışlar ve kimse yaşam garantisi vermezken bu hastanede ameliyata alınmıştı. Şuan sadece ağrı tablosu değil herkesin yüzü gülüyorsa bunun sebebi ameliyattan olumlu dönütler alınmıştı. Yiğit bilgisayar başına geçti. Son olarak ondan Mr çekimi isteyecekti. Sonrası zaten Yiğit'in mutlu mesut hayatına devam etmesi olurdu. Bu da onun istediği ve bunun için de ameliyata alınmıştı. "Artık kimse ile kavga etmiyorsun, değil mi aslan parçası?" bazen sağ elin verdiğini sol el görmezdi. Yiğit ameliyat parası olsundu kendi alacağı bıçak parasını bile almamış ve hastaneye kendi vermişti ve ilaçlarda dahil küçük çocuğun her şeyini kendi üstlenmişti. İlaç parası olsun dahasını da sağlarken küçük çocuğa o el uzatmak istemişti. Ailenin onu bulması bile büyük mucizeydi. Durumları olmasa da umut etmişlerdi. Bu umudun sonunda Yiğit duyar duymaz elini taşın altına koymuştu. Hem ameliyat etmiş ve ameliyat parasını da yolunu bulmuş bunu da kimse bilip, görmeden yapmıştı. "Buse ile barıştık Yiğit abi! Benim ameliyat olduğumu öğrenince yanıma geldi ve beni öptü. Bu arada buse demek, öpücük demekmiş. Biliyor muydun?" bazen isimler konusunda verilen kararları Yiğit kendi de sorguluyordu. Kim kendi kızının adını öpücük koyardı ki yine de bir şey demedi ve küçük Yiğide baktı. "Eminim şifa gibi gelmiştir o, öpücük." Yiğit ona göz kırptı. İsmi öpücük olan birinden öpücük almak her erkeğe nasipte olmazdı. Bu da Yiğitlere nasip oluyordu. İslimin adı öpücük anlamına gelmese de yüzünü güldürdüğüne göre onunki de şifa anlamı taşıyor olmalıydı. "Şifa, ne anne?" işte başlıyorlardı. Yiğit soru soran küçüğe baktı. İstemi yapmış ve annesinin eline kağıdı verirken küçük Yiğit onu, kucağına aldı. Dev gövdesi vardı bunu yalanlayacak değildi ve küçük Yiğit de onun kucağında öyle kötü durmuyordu. Hatta kucağına yakışmıştı. "Yiğit, git bu soruyu Şifa ablana sor." ona verse verse cevabı o verirdi. Tabi bu şekilde olayı da noktaladı. İşe bakın Mr çekinecek yer de görev yapan görevli kızın adı buydu. Yiğit yarım saat bir makinenin içinde dururken bu sorunun cevabını da öğrenirdi. Hem hepsinin işleri kolaylaşırdı. Kucağında Yiğit ile çıkınca kucağından indirip onu yere bıraktı. Yerinden doğrulmuş ve muayene sırası diğer bir hastada olmalı ki, Yiğit konuşan aksi adama yönüne döndü. "Sen küçük çocukla gevezelik ederken benim burda romatizmalarım azdı." Yiğit yaşlı adamın yanına gidip onun koluna girdi. "Ben nöroloğum... İstersen seni," demişti ki bastonun havaya kalkması ile sustu. "Fayzal dede hatırlatırım, sağlık çalışanına vurmak suç." homurdanan adam ile odasına gelmişlerdi ve sandalyeye oturttuğunda o da karşısında yerini aldı. Yiğit ekrana dönmek yerine karşısındaki hastasına baktı. İlk göz teması ve hastanın neyi olduğunu sorardı ki sonra kayda geçerdi. Bazen onların psikologu olduğu da yalanlamaz ve doğruydu. "Nasılsın görüşmeyeli, bakalım." yaşlı genç fark etmezdi nerdeyse hepsine üslübu aynıydı. Kısa bir süre evdeki huysuz eş sorununu ondan dinleyince en sonunda romantizmadan girmişler ve fokurdamaya meyleden kazan misali nörofizyolojik sorunlarını da ondan dinlemişti. Hasta susunca ekrana döndü. Fayzal dede hala konuşurken hasta kaydını doldurdu. Sonra birkaç istem isterken reçetesini yazıp ona uzattı. "Geçmiş olsun Fayzal dedem. 3 ay sonra yine gel kendini özletme. Neneme de, selam." deyince doğrulmakta sorun yaşayan adamı yanına varıp ayağa kaldırdı. Nene gelmemişti ama Yiğit birbirini bu kadar çok seven çifti ömrü boyunca unutmazdı. Fayzal dede şöyle böyle derdi de sonra ona döner, "Sevdiğinle kavga etmek için bu dünyadaki yaşam çok kısa evlat. Severim ve kavgalarımı da onunla cennete saklıyorum." derdi. Fayzal dede ömürlük dinlenmesi gereken bir adamdı. Onlar kendilerini onun gibi bir doktorları var diye şanslı hissederlerdi de bu durum Yiğit için daha çok geçerliydi. Hastalarına değer verdiği bir gerçekti ve onları hastalıktan tutun dertlerine kadar öncelik dinlerdi. Aralarında hasta doktor olmaktan öte yakın hisseden yakınlıkları olurdu. Aileden biri gibi. Yiğit bu hastanede seviliyorsa asıl sebebi bence buydu. Gün kendini böyle böyle devirdi. Bir hasta geldi ve bir diğeri gitti. Masada bıraktığı telefonuna ancak baktı. İslim onun sabahki mesajı ardından ona bir mesaj yazmıştı. Mesajın üstüne tıkladı. Sabah Güneşi -Başka hisler de biliyorum, doktor. -Mimar olabilirim ama inşa etmekte usta olduğum, hisler. (^_-) O, ona bir de, göz mü kırpmıştı? Bu kadın az değildi. ------------------------------ Bu mesaj sizce ne anlama geliyor, dersiniz? Mimar kızımız epey hızlı çıktı.:))) Bu arada bölümler nasıl? Daha doğrusu kitap hakkında düşünceniz nasıl diye sormalıyım? Ben bu kitabımı heyecanla yazdım. Umarım duygular benden size de geçiyordur. Geçmiyor ise cidden üzülürüm.:(((
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE