FIRTINA TİMİ 🥀
Fırtına timi
Gece yarısı, Kuzey Irak sınır hattının sıfır noktasında konuşlu 4. Hudut Tabur Komutanlığı’nda zaman, diğer yerlerdeki gibi akmazdı. Burada akreple yelkovan, namlunun ağzındaki barutun yanma hızıyla yarışır; saniyeler ya bir can alır ya da bir canı vatanın bağrına bağışlardı.
Yüzbaşı Alparslan Dağhan, harita odasının ortasındaki büyük masanın üzerine eğilmiş, loş ışıkta parmaklarını dağ geçitlerini gösteren kırmızı çizgilerin üzerinde gezdiriyordu. Gözleri kan çanağı gibiydi. Üç gündür uyumamıştı. Bölgeye gelen son istihbarat raporları, sınırın hemen ötesindeki Gara bölgesinde büyük bir hareketlilik olduğunu gösteriyordu. Hain örgüt, bahar yapılanmasını tamamlamak için kış uykusundan uyanmaya çalışıyordu. Alparslan, çenesindeki üç günlük sakalı sıvazladı. Tam o sırada odanın ağır demir kapısı sessizce açıldı. İçeri giren kişinin adımlarını, botlarının çıkardığı o kendine has ritmi yüz metre öteden bile tanırdı.
Üsteğmen Asena Yılmaz, elinde iki kupa buğusu tüten çayla masaya yaklaştı. Üzerindeki kamuflajın kolları dirseklerine kadar katlanmıştı, sağ bileğindeki siyah askeri saat gecenin üçünü gösteriyordu. Kupalardan birini Alparslan’ın parmaklarının hemen yanına bıraktı.
"Kendini helak ediyorsun, yüzbaşım," dedi Asena. Sesi, resmiyetin arkasına gizlenmiş derin bir şefkat taşıyordu. "Haritayı ezberledin artık. Nereden sızacaklarını da biliyorsun, bizim nerede pusuya yatacağımızı da."
Alparslan başını kaldırdı. Esmer, sert yüz hatları loş ışıkta daha da keskin görünüyordu. Gözleri, Asena’nın yeşil gözlerine değdiğinde, o katı komutan maskesi saliseler içinde eriyip gitti. Sadece Asena’nın görebileceği, sadece onun anlayabileceği o yorgun ama sevda dolu adam çıktı ortaya.
"Korkuyorum Asena," dedi Alparslan, sesi çatallı çıkmıştı. "Bu dağları ezbere bilmek yetmiyor bazen. Bir taş yerinden oynar, bir yaprak kımıldar, tüm plan altüst olur. Benim korkum ölümden değil... Benim korkum, bu masadan kaldırdığım adamları arkamda bırakmak."
Asena masanın diğer tarafına geçmedi. Alparslan’ın tam yanına, omuz omuza duracak şekilde yerleşti. Parmak uçları, masanın altından Alparslan’ın nasırlı eline hafifçe dokundu. Kışlanın içinde, hiyerarşinin göbeğinde bu kadarı bile büyük bir riskti ama onların kalbi artık bu kuralların dar kalıplarına sığmıyordu.
"Biz buraya yaşamak için gelmedik ki Alparslan," diye fısıldadı Asena. "Biz buraya, arkamızdaki yetimler, analar, bacılar yaşasın diye geldik. Fırtına Timi senin gözünün içine bakıyor. Sen sarsılırsan, dağ yıkılır."
Alparslan elini ters çevirip Asena’nın parmaklarını kavradı. Çelik gibi sert elinin içinde, Asena’nın eli hem çok narin hem de bir o kadar güvenliydi. "Benim dağım sensin Asena. Sen dik durduğun sürece, bu Alparslan’ı hiçbir kurşun deviremez."
Sabahın ilk ışıkları kışlanın beton zeminine vurduğunda, Fırtına Timi çoktan içtimadaki yerini almıştı. Dokuz adam, dokuz ayrı memleket, dokuz ayrı hikaye… Ama hepsinin göğsünde taşıdığı arma aynıydı: Ay yıldızlı bayrak ve Bordo Bere.Alparslan, timin önünde adeta bir heykel gibi duruyordu. Arkasında Asena, bir adım gerisinde duruyordu. Timin en kıdemlisi, Sivaslı Başçavuş Kürşat, kırlaşmış bıyıklarını düzelterek öne çıktı. Kürşat Başçavuş, otuz yıllık askerlik hayatında üç evlat büyütmüş ama dağdaki askerlerini kendi öz çocuklarından ayırmamış bir efsaneydi.
"Tim hazır, komutanım!" dedi Kürşat, sesi kışla bahçesinde yankılandı.
Alparslan timi süzdü. "Rahat, Fırtına," dedi. Tim gevşedi ama gözlerindeki o keskin dikkat kaybolmadı.
"Beyler," diyerek yürümeye başladı Alparslan, postallarının sesi beton zeminde ritmik bir şekilde duyuluyordu. "Gelen raporlar net. Kuzeydeki Lelikan ve Barazgir vadileri arasında kalan bölgede, hainlerin bir lojistik hat kurmaya çalıştığı kesinleşti. Bu gece sızıyoruz. Bölge sarp, hava sıcaklığı geceleri eksilere düşüyor. Kimse yanına yük edecek tek bir çöp bile almayacak. Sadece mühimmat, sadece su."
Erzurumlu Bekir, omuzundaki devasa makineli tüfeği hafifçe yukarı kaldırarak sırıttı: "Komutanım, benim oyuncak biraz ağırdır ama dağdaki çakallara şarkı söylemeye can atıyor."
Tim güldü. Trabzonlu Sıhhiye Murat, Bekir’in omzuna vurdu: "Ula Bekir, senin o oyuncağın çıkardığı gürültüden dağdaki ayılar bile kaçacak yer arıyor, az sessiz ol da istihbarat patlamasın."
"Kesin tıraşı," dedi Kürşat Başçavuş, sahte bir kızgınlıkla. "Komutan konuşuyor burada, gevşemeyin. Murat, sen ilk yardım çantana fazladan plazma at. Bekir, sen de o çeneni kapa, mermini hazır et."
Asena öne çıktı. Elindeki tabletten bölgenin üç boyutlu haritasını time doğru çevirdi. "Beyler, şakası yok. Hedef bölge tam bir kurt kapanı. Vadinin her iki yakası da yüksek kayalıklarla çevrili. Ben telsizci Ömer’le birlikte kuzey sırtındaki 2100 rakımlı tepeye yerleşeceğim. Siz vadi tabanından ilerlerken, benim vizörümün dışına çıkmayacaksınız. Ben görmeden bastığınız her taş, önünüze çıkacak her viraj tehlikedir."
Niğdeli Ömer, telsiz antenini sabitleyerek başını salladı: "Üsteğmenim doğru söyler. Ben ana karargahla bağlantıyı o tepeden sağlayacağım. Eğer sinyal koparsa, telsiz mandalına üç kere basmanız yeterli. Konumunuzu uydudan çekerim."
Alparslan, Asena’nın konuşmasını dinlerken içindeki o profesyonel askerin gururunu hissetti. Asena, timin içinde hiçbir ayrıcalık istemeyen, erkek meslektaşlarından daha fazla şınav çeken, tüfeğini temizlemeden uyumayan bir savaşçıydı. Ama aynı zamanda, kalbinin sahibiydi. Bu tezat, Alparslan’ın ruhundaki en büyük savaştı işte.
"Hazırlanın," dedi Alparslan kesin bir dille. "Güneş battığında, Fırtına kopacak."
Akşam karanlığı çökmeden önce, helikopter pistinin arkasındaki hangarda sessizlik hakimdi. Her asker kendi silahını temizliyor, son kontrollerini yapıyordu. Asena, "Barrett" marka keskin nişancı tüfeğinin mekanizmasını sökmüş, ince bir yağ tabakasıyla siliyordu.
Alparslan, hangarın loş köşesinden onu izledi bir süre. Sonra adımlarını oraya yönlendirdi. Asena, gelenin kim olduğunu bakmadan da biliyordu.
"Yine çok sert konuştun içtimada," dedi Asena, tüfeğin parçasını yerine takarken çıkan klik sesi hangarda yankılandı. "Timi germek istemiyorsan azıcık yumuşat yüzünü."
"Yumuşarsam ölürler Asena," dedi Alparslan, onun yanındaki mühimmat sandığına oturdu. "Dağ yumuşak adamı yutar. Sen de biliyorsun."
Asena tüfeğini kenara koydu, ellerindeki yağı yeşil bir bezle silerek Alparslan’a döndü. "Biliyorum... Ama bana da mı sertsin? İki gündür yüzüme doğru dürüst bakmadın."
Alparslan etrafı kontrol etti. Diğer askerler hangarın uzak ucunda, kendi aralarında şakalaşıyorlardı. Yavaşça elini uzattı, Asena’nın yüzüne düşen bir tutam saçı nazikçe kulağının arkasına itti. Parmakları, Asena’nın tenine değdiğinde titredi.
"Sana baksam, operasyonu iptal ederim," dedi Alparslan, sesi bir fısıltıdan ibaretti. "Sana baksam, kışla komutanına gider 'Ben bu kadını alıp buralardan gidiyorum' derim. Seni o vizörün arkasında, o soğuk taşın üzerinde düşündükçe içimdeki komutan ölüyor Asena. Sadece seni korumak isteyen o çocuk kalıyor."
Asena’nın gözleri buğulandı. Elini Alparslan’ın göğsüne, tam kalbinin üzerine koydu. Üniformanın altındaki o güçlü atışı hissetti. "O çocuk beni bu dağlara getiren şey, Alparslan. Babam şehit olduğunda, annem arkasından ağlarken ben bir söz verdim. Bu bayrak yere düşmeyecek, bu topraklara namert eli değmeyecek dedim. Sen o çocuğu öldürme. O çocuk bizim yaşama sebebimiz."
Alparslan cebinden küçük, kadife bir kutu çıkardı. Kutunun rengi solmuştu, aylardır hücum yeleğinin sol cebinde, tam kalbinin üzerinde taşıyordu onu. Kutuyu açtı. İçinde, üzerinde ince bir hilal ve yıldız işlemesi olan, sade ama zarif gümüş bir alyans vardı.
"Bu dağlardan sağ çıktığımız ilk gün," dedi Alparslan, gözlerinin içine bakarak. "Telsizleri kapatacağız. Rütbeleri sökeceğiz. Bu yüzüğü senin parmağına takacağım. Söz mü?"
Asena, alyansa baktı. Gözünden akan tek damla yaş, yanağından süzülüp yeşil kamuflajına düştü. "Söz," dedi. "Toprağa düşene kadar değil, gökyüzünde buluşana kadar söz."
Gece saat 22.00. Kara Şahin helikopterleri, Fırtına Timi’ni sınırın 30 kilometre derinliğindeki sarp bir vadi ağzına bıraktığında, pervanelerin yarattığı rüzgar dağdaki kuru otları savuruyordu. Helikopterler ışıklarını yakmadan, gecenin karanlığında birer hayalet gibi yükselip gözden kayboldular.
Artık sadece sessizlik vardı. Ve o sessizliğin içindeki tehlike.
Alparslan, gece görüş gözlüğünü indirdi. Dünyayı yeşil ve siyahın tonlarında görüyordu artık. Eliyle "İlerle" işareti yaptı. Öncü Gökhan, elindeki iz takip cihazı ve keskin gözleriyle öne düştü. Hemen arkasından Kürşat Başçavuş ve ağır silahçı Bekir ilerliyordu.
Asena ve telsizci Ömer, planlandığı gibi timden ayrılarak sağ taraftaki dik yamaca tırmanmaya başladılar. Kaya tırmanışı zordu, sırtlarındaki ağır yükle her adım bir işkenceydi ama ne Asena ne de Ömer tek bir ses çıkardı. Yaklaşık kırk dakikalık bir tırmanışın ardından, vadiye tamamen hakim olan 2100 rakımlı kayalık tepeye ulaştılar.
Asena, hemen yere uzandı. Tüfeğinin çatal ayağını sabitledi, vizörünü vadi tabanına çevirdi. Alparslan ve timi, yeşil birer nokta gibi aşağıda ilerliyordu.
"Fırtına 1, ben Fırtına 2. Mevzilendim. Gözüm üzerinizde," dedi telsizden Asena. Sesi buz gibiydi, hangardaki o aşık kadından eser kalmamıştı artık.
"Anlaşıldı Fırtına 2. İlerliyoruz," diye cevap verdi Alparslan.
Vadinin içi ölüm sessizliğine gömülmüştü. Ancak bu sessizlik, fırtına öncesindeki o tekinsiz bekleyişti. Tim, mağara girişlerinin yoğun olduğu dar boğaza girdiğinde, Öncü Gökhan birden elini kaldırarak timi durdurdu. Yere eğildi, toprağı inceledi.
"Komutanım," diye fısıldadı Gökhan telsizden. "Taze ayak izleri var. En az yirmi kişiler. Buradan geçeli yarım saat olmamış."
Kürşat Başçavuş hemen çevre emniyeti aldı. "Tuzak olabilir komutanım. Bu kadar bariz iz bırakmazlar normalde."
Tam o sırada, vadinin sol tarafındaki yamaçtan gökyüzüne doğru bir aydınlatma fişeği fırlatıldı. Gece, aniden gün gibi aydınlandı. Fişeğin çiğ ışığı vadiyi doldururken, tepelerden aşağıya doğru ağır makineli tüfek sesleri patladı.
BUM! BUM! BUM!
"Pusu!" diye bağırdı Alparslan. "Bekir, sol yamaca baskı ateşi! Kürşat, timi kayalıkların arkasına çek!"
Vadinin içi bir anda cehenneme döndü. Düşman, her iki yamaca da mevzilenmişti ve Fırtına Timi tam ortada, açıkta yakalanmıştı. Kurşunlar kayalara çarpıp kıvılcımlar çıkarıyor, havada uçuşan izli mermiler gecenin karanlığını yırtıyordu.
Yukarıdaki tepede, Asena’nın gözü vizörde sabitti. Aşağıdaki cehennemi gördüğünde yüreği ağzına geldi ama parmağı tetikte milim oynamadı. O, Fırtına Timi’nin koruyucu meleğiydi; ağlamaya ya da korkmaya hakkı yoktu.
Vizöründen, sol yamaçtaki bir kayanın arkasına gizlenmiş ve time doğru doçka ile ateş eden teröristi tespit etti. Mesafe: 850 metre. Rüzgar: Batıdan doğuya 4 knot.
Asena derin bir nefes aldı. Nefesini yarım bıraktı. Kalp atışlarının iki vuruşu arasında parmağını yavaşça geriye doğru çekti.
GÜM!
Barrett’ın namlusundan çıkan devasa alev, gecenin karanlığında parladı. 850 metre ötedeki doçka nişancısı, merminin göğsüne isabet etmesiyle geriye doğru savruldu. Silah sustu.
"Doçka imha edildi! İlerleyin!" diye bağırdı Asena telsizden.
"Sağ ol aslanım!" diye haykırdı Bekir aşağıdan. Kendi makineli tüfeğiyle karşı yamacı taramaya devam ediyordu. "Murat, Gökhan yaralandı! Ona bak!"
Sıhhiye Murat, kurşunların arasında sürünerek bacağından vurulan Gökhan’ın yanına ulaştı. "Dayan koçum, bir şey yok, sıyrık!" diyerek hemen turnike uygulamaya başladı.
Alparslan, elindeki piyade tüfeğiyle peş peşe ateş açarken bir yandan da durumu değerlendiriyordu. Düşman sayıca çok üstündü, pusu planlıydı ve mühimmatları sınırsız gibi görünüyordu. "Ömer!" diye bağırdı telsizden üsteki Ömer’e. "Karargahla bağlantı kur! Hava desteği iste!"
Ömer, telsiz cihazının başında çılgın gibi frekansları ayarlamaya çalışıyordu. "Komutanım, jammer (sinyal kesici) kullanıyorlar! Ana hat kilitli, karargaha ulaşamıyorum!"
"Lanet olsun!" Alparslan, siper aldığı kayanın arkasından fırlayıp el bombasını düşmanın yaklaşan öncü grubuna doğru fırlattı. Patlama vadiyi sarstı ama arkadan yenileri geliyordu. "Kürşat! Batı koridoruna doğru çekiliyoruz! Timi topla!"
Ancak batı koridoru da güvenli değildi. Düşman, vadiyi tamamen kapatmıştı. Fırtına Timi, adım adım bir ölüm çemberinin içine doğru sürükleniyordu.
Asena, yukarıdan timin hareket alanının daraldığını gördü. Düşmanın ana grubu, vadi tabanındaki büyük mağaranın içinden sürekli taze kuvvet çıkarıyordu. Eğer o mağara girişindeki ağır silah mevzisi yok edilmezse, Alparslan ve adamlarının oradan sağ çıkma şansı sıfırdı.
Ancak o mevziyi kendi bulunduğu noktadan göremiyordu. Açı kör noktada kalıyordu.
Asena telsiz mandalına bastı. "Alparslan," dedi. İlk defa resmiyeti tamamen bırakmıştı. "Mevzimi değiştirmem lazım. Mağara ağzını göremiyorum. Sizi sıkıştırdılar."
"Hayır Asena!" diye bağırdı Alparslan, sesi telsizden cızırtılarla geliyordu. "Orası tek güvenli nokta! Yerinden kıpırdama!"
"Güvenli nokta beni yaşatır ama sizi öldürür Alparslan!" dedi Asena, gözünden akan yaşları eliyle sildi. Tüfeğini sırtına doladı, belindeki beylik tabancasını kontrol etti. "Ömer, telsizi al ve benimle gel. Daha öndeki çıkıntıya geçeceğiz."
Ömer tereddüt etmedi. "Emredersiniz üsteğmenim."
İkili, kurşun yağmuru altında kayalıkların üzerinden daha açık, daha tehlikeli ama vadiyi tamamen gören o uç noktaya doğru ilerlemeye başladılar. Düşman, yukarıdaki hareketliliğin farkına varmıştı. Peş peşe roketler Asena’nın arkasındaki kayalarda patlıyordu.
Asena yeni mevzisine ulaştığında, nefes nefeseydi. Tüfeğini tekrar kurdu. Vizörden baktığında, mağara ağzındaki havan topu mevzisini gördü. Tam time doğru nişan alıyorlardı.
"Sizi seviyorum beyler," diye mırıldandı Asena kendi kendine.
Peş peşe üç atış yaptı. Havan mermilerinin saklandığı sandık vuruldu. Büyük bir patlama mağara ağzını havaya uçurdu, oradaki terörist unsurlar tamamen saf dışı kaldı. Vadideki Fırtına Timi rahat bir nefes aldı.
"Harikasın Asena!" diye bağırdı Kürşat Başçavuş.
Ancak bu başarı, Asena’nın yerini tamamen deşifre etmişti. Düşmanın elindeki tüm ağır silahlar, bir anda yukarıdaki o küçük çıkıntıya döndü.
BUM!
Bir roket mermisi, Asena ve Ömer’in hemen iki metre önündeki kayada patladı. Patlamanın şiddetiyle Ömer geriye doğru savruldu, telsiz cihazı parçalara ayrıldı. Asena ise şarapnel parçalarının etkisiyle yere yıkıldı. Sol omzundan ve bacağından kanlar sızıyordu.
"Ömer! Ömer cevap ver!" diye bağırdı Alparslan aşağıdan. Telsizden sadece statik bir hışırtı geliyordu.
Alparslan’ın yüreğine bir kor düştü. Gözü karardı. Komutanlığı, planı, her şeyi bir kenara bıraktı. "Kürşat! Tim sana emanet! Yukarı çıkıyorum!"
"Komutanım delirdiniz mi! Ateş altındayız!" diye bağırdı Kürşat ama Alparslan çoktan siperden fırlamış, dağ yamacına doğru tırmanmaya başlamıştı. Onun Asena’sız bir dünyada yaşamaya niyeti yoktu.
Asena, kulağındaki çınlamayla uyandı. Her yer duman altındaydı. Yanına baktı; Ömer hareketsiz yatıyordu. Nabzını kontrol etti; zayıf ama atıyordu. "Dayan koçum," diye fısıldadı acı içinde.
Aşağıya baktığında, Alparslan’ın tek başına yamaçtan yukarıya, kurşunların üzerine doğru koştuğunu gördü. Düşman askerleri Alparslan’ı fark etmişti ve ona doğru nişan alıyorlardı.
Asena, acısını unuttu. İçindeki o dişi kurt, Alparslan’ın tehlikede olduğunu gördüğünde canlandı. Yaralı bacağına rağmen ayağa kalktı. Barrett’ını eline aldı. Artık saklanmıyordu. Kayanın üzerine çıktı, ayakta, rüzgara karşı durdu.
"Bana bakın, buradayım!" diye bağırdı dağlara doğru.
Tüfeğini omuzladı ve peş peşe ateş etmeye başladı. Alparslan’a doğrulan namluları tek tek indirdi. Onu gören teröristler, ateşi tekrar Asena’ya çevirdi. Bir kurşun Asena’nın göğsünün sağ tarafına isabet etti. Geriye doğru sendeledi ama düşmedi. Bir kurşun daha…
Alparslan, tepeye ulaştığında gördüğü manzara karşısında dizlerinin bağı çözüldü. Asena, kayanın üzerinde, arkasında batan güneşin kızıllığıyla adeta parlıyordu. Üniforması kan içindeydi ama gözleri hala o vahşi, o mağrur ateşle yanıyordu.
"Asena!" diye haykırdı Alparslan, ona doğru koştu ve tam yere düşerken onu kollarının arasına aldı.
İkisi birlikte kayanın arkasına yuvarlandılar. Alparslan elleriyle Asena’nın göğsündeki yaraya bastırmaya çalışıyordu. Ellerinin arasından sıcak kan sızıyordu. "Hayır, hayır, hayır... Murat! Buraya gel! Murat!" diye çılgınlar gibi bağırdı.
Asena, kanlı eliyle Alparslan’ın yüzünü yakaladı. Gücü tükeniyordu ama yüzünde o huzurlu tebessüm vardı. "Bağırma... Alparslan... Tim kurtuldu mu?"
"Kurtuldu, kurtuldu sevgilim. Hepsi iyi. Sen de iyi olacaksın. Söz verdin bana, o yüzüğü takacağız!" Alparslan’ın gözyaşları Asena’nın yüzüne damlıyordu.
Asena, başını hafifçe salladı. Gözleri yavaşça kapanıyordu. "Ben... sözümü tuttum Alparslan. Bak... bayrak düşmedi. Vatan... sağ olsun..."
Asena’nın eli, Alparslan’ın yanağından yavaşça kaydı ve yere düştü. Göğsündeki o deli gibi çarpan kalp, son bir kez vurdu ve durdu. Yeşil gözleri, gökyüzündeki ilk yıldıza bakarak sabitlendi.
Alparslan, Asena’nın cansız bedenini göğsüne bastırdı. Dağların doruklarında, kurtların bile sustuğu o gecede, bir adamın feryadı yankılandı. Bu feryat, bir komutanın yenilgisi değil; bir aşığın, ruhunun yarısını toprağa verişinin çığlığıydı.
Fırtına Timi aşağıda selam durdu. Gökyüzünde hilal belirdi. Asena gitmişti ama adı, o dağların taşlarına, Alparslan’ın kalbine ve vatanın şanlı tarihine kanla yazılmıştı.