Van’daki askeri hastanenin yüksek tavanlı, steril ve tekdüze koridorlarında yankılanan tekerlekli sedye sesleri, Alparslan’ın zihninde geçmişin acı hatıralarını taşıyan birer savaş tamtamı gibi çınlıyordu. Havada asılı kalan o keskin antiseptik kokusu, Çukurca’nın, Haftanin’in o barut, donmuş toprak ve özgürlük kokan havasını acımasızca yırtıp atıyordu. Helikopter yolculuğu boyunca gökyüzünün griliğine bakıp dişlerini sıkan Yüzbaşı, sedyeden ameliyat masasına alınırken de tek bir kelime etmemişti. Gözleri, tepesinde dönen devasa ameliyat lambalarının soğuk, kör edici ışığına dikilmişti. O ışıkların yansımasında ne kendi geleceğini görebiliyordu ne de kurtulmak istediği o karanlığı; gördüğü tek şey, kışlanın zindanından bir yılan gibi sıyrılıp sislerin arasında kaybolan Agit’in o sinsi kara

