2. BÖLÜM: Tatil

3791 Kelimeler
Telefonumun zili odanın içini doldurduğu an gözlerimi hızla açıp, yerimden fırladım. Odanın karanlığında telefonu aramaya başladım. Neyse ki parıldayan ışığı sayesinde tuvalet masamın üzerinde buldum. Saat sabah altısı idi. Elbette ki saat ve alarm Türkiye saatine ve namaz vaktine göre kuruluydu. İskoçya'ya gelince düzeltmeyi akıl edememiştim. Aramızda iki saat olduğuna göre şu an saat sabahın dördü olmalıydı. Erken yattığım için erken kalkmak da sorun olmamıştı. Kendimi oldukça dinç hissediyordum. İyi dinlenmiştim. Esneyerek bedenimi açmaya çalıştım. Daha sonra pencereyi açarak sabah havasını içime çektim. “Çok güzel.” Yaz olmasına rağmen gündüz 20 dereceyi zor geçen bir ülkede, günün aydınlanmadığı bir saatte havanın daha sıcak olmasını bekleyemezdim. Üzerime bir şey almamam durumunda hava beni kesinlikle hasta edebilirdi ama yine de kokusu ve yüzüne çarptığında hissettirdiği duygu çok güzeldi. İlginçtir ki 20 derece, Antalya'daki kış mevsimiydi. Bu yüzden bana çok ters geliyordu. İskoçya da Birleşik Krallık gibi ters bir ülkeydi. O zaman Türkiye'ye yazın gelen İskoç turistlerin hali fena oluyordur? Hele ki bu yer Antalya ise. Zira güneş altında hava sıcaklığının 50 derece olduğu zaman oluyordu ki yerlisi için bile nemle birlikte bunaltıcı bir havaydı. O yüzden İskoçlar için en iyi ziyaret döneminin kış vakti olduğuna karar verdim ma o zaman da yağmura yakalanabilirlerdi. Belli ki alışıklar ama kendi ülkelerindeki mevsimin tersinde bir şeyi tecrübe etmeleri daha mantıklı olmaz mıydı? “Bayan mantık konuştu!” dedim kendi kendime. Kafamın içinde gereksiz yorumlar yapma huyumdan bir türlü vazgeçememiştim. Kendi kendime o kadar çok konuşuyordum ki bazen deli miyim acaba diye düşünmeden edemiyordum. Telefonumu alıp, namaz durumunu Edinburgh'a göre güncellemek için Diyanet uygulamasını açtım ve gerekli talimatları verdim. Saat 4:30 gibi güneş doğuyordu. Bu yüzden ilk işim tuvalete gitmek oldu. İhtiyacımı giderdikten sonra sabah namazına hazırlandım ve Kıble Pusulası ile yönümü tayin ettikten sonra sabah ibadetimi gerçekleştirdim. Adedim olduğu üzere namazı bitirdikten sonra şükür ettim ve kalktım. Doğruca tuvalete gittim. Bir banyo daha yapıp yapmamaya karar vermeye çalıştım. Yatmadan önceki sıcak su çok iyi gelmişti ve yeni güne yıkanarak başlamak tazelendirici bir etkiye sahip olacaktı. Saate baktığımda on beş dakika geçtiğini gördüm. Yapacak daha iyi bir şey olmadığı için kendimi yeniden sıcak suyun altına attım. Daha sonra saçımı tarayıp kurttum ve tekrar taradım. Kimi insan önce kurutur sonra tarardı belki ama benim saçımın yolunmasına neden oluyordu. Saçlarım ince telli olduğu için en iyi çözüm tara, kurut, tara yöntemiydi. Temiz iç çamaşırları giydikten sonra yatağımın üstüne fırlattığım tişört ve eşofman altını- benim pijamalarım- yeniden giydim. Saçlarımı at kuyruğu yaptıktan sonra banyonun lambasını kapatıp, odamdaki küçük lambayı yaktım. Hava aydınlanmıştı ama benim için yeterli değildi. Soğuk hava odanın içini doldurunca pencereyi kapatıp, yarım bıraktığım romanımı aldım ve tekrar yatağa girip, okumaya başladım. Ben bir librokübikülaristim. Yani yatakta kitap okumayı hastalık edinmişlerdenim. Gerçi buna tam olarak hastalık da denilmez. Alışkanlık demek daha doğru olur. Oturarak bir şey yapmayı sevmeyecek kadar rahatıma düşkün bir insanım. Anneme göre yatakta doğdum, yatakta büyüdüm ve yatakta yaşıyorum. Eh, muhtemelen de yatakta öleceğim. Gözümü kitaptan kaldırdığımda saat sabahın altısı olmuştu ve ben artık acıkmıştım. Kulak kabarttığımda ses seda duyulmuyordu. Bu yüzden kimsenin daha uyanmadığını varsaydım. Yazın güneşin batması 22'i bulduğu için güne bizden daha mı geç başladıklarını merak etmiştim. Gerçi Almanlar gün aydınlanmadan sokaklara çıkıyordu. Güneşin doğup doğmamasını pek takmıyorlardı. Muhtemelen ev ahalisi de bir iki saate kadar kalkardı. Sonuçta öğlen işe başlayıp akşamın dokuzuna kadar mesai yapacak halleri yoktu. Açlığa daha fazla dayanamayınca yataktan çıktım ve kitabımı düzgünce komodinimin üstüne koydum. Evden getirdiğim terlikleri çıkartıp ayağıma geçirdim. Batılıların evde ayakkabı ile gezme hastalıkları olduğu için burada bana bir terlik verilmesini beklemiyordum. Tüm gün ayakkabı ile gezmek hem bunaltıcı hem de rahatsızlık verici bir şeydi. Kesinlikle bana göre bir şey değil. Ayrıca dışarının trilyonlarca mikrobunu eve sokup, o evde yemek yemek ve yatağa, koltuğa ayak atmak oldukça sağlıksız bir hareketti. Nasıl oluyor da hastalanmıyorlar merak etmiyor değilim hani. Bünye mikroba alışmış demek ki ama bu bünye alışık değil! Yatağımı topladıktan sonra üzerime uzun bir hırka geçirdim ve yavaşça odamın kapısını açtım. Kimseyi uyandırmak istemiyordum. Tam adımımı atmıştım ki ayağım bir şeye çarptı. Beyaz renkte, üzeri puanterli ince kare bir kutu, hediye paketi yapılmış bir halde, ayaklarımın dibindeydi. Üzerinde “Do bheatha dhan dùthaich!” yazıyordu. Yani “Ülkeme hoş geldin!” gibi bir şey. Birkaç sene evvel bu isimde bir de TV programı vardı. İnternetten birkaç bölümüne bakmıştım. Biraz da oraya gönderme olduğuna eminim. Keltçe bildiğimi iddia edemem ama birkaç kelime ve cümleye aşinalığım vardı. Bunun için eniştem Jim'e teşekkür etmem gerekir. Tabii hediye için de! Çünkü ondan başkasından gelmiş olamazdı. Muhtemelen uyandırmamak için kapımın önüne koymuştu. Kutuyu yerden alıp yatağımın üstüne koydum ve kurdelesini çözdüm. Kapağını açmam ile gülmem bir oldu. İçinde MacGregor klanına ait tartan etek vardı. Eniştemin asıl şakası buydu. Bir İskoç ile kilt ve etek tartışmasına girerseniz, damarlarına basmış olduğunuzu bilmelisiniz. Emin olun tecrübe konuşuyor. Bir tane de bitki rozeti vardı. İskoçya'da her klanı temsil eden bir bitki vardı. MacGregor'ı da İskoç çamı ağacı temsil ediyordu. Benim dilimde ise bu ağaç türüne sarıçam deniyordu. Avrupa ve Anadolu'da oldukça yaygın bir türdü. Türkiye'de de Karadeniz bölgesinde bolcana vardı. Aslında araştırmamın bir parçası olarak bu ağacın, İskoçya'da olması ilgimi çekmiyor değildi. Bilhassa da Karadeniz bölgesindeki bir ağacın burada olması. Belki dünyada yaygın bir tür olması, tezimin bir parçası olmasına engel olabilirdi ama yine de tamamen göz ardı etmemeyi tercih etmiştim. Tarih mezunu olarak yüksek lisans Arkeoloji bölümü 2.sınıf öğrencisiydim. İskoçya'ya gelme sebeplerimden biri de zamanında Karadeniz civarında hüküm sürmüş İskit Türklerinin izini sürmekti. Bunun benim için özel bir anlamı vardı. Rozeti alıp havaya kaldırdım ve iyice baktım. Türkçe'ye doğrudan İskoç Çam'ı olarak çevirirsem bağlantı kurmakta zorlanılmasına neden olabilirdi aslında. İngilizcesi Scots Pine olan bu ağacın Scots kelimesi önem arz ediyor aslında. İskitlerin İngilizcedeki ismi Scythian. Scottish kelimesi ile ciddi bir benzeşmesi var ki zamanında İskoçların tarihteki kendi bildirilerine göre İskit soyundan geldikleri kesinleşmiş durumda. Gerçi ben sadece ciddi bir akrabalık bağı olduğunu düşünüyorum. İskitlerin yoğun bir nüfus ile bu adaya gelip, Keltler ile evlendiğini ve bir zamana kadar kültürlerini korumaya başardığını gördüm. Hali ile Scots Pine'ı İskit Çam'ı olarak da çevirmek pek tabii olağan bir şeydi. Rozeti yerine koyup, kutuyu da bir köşeye koyduktan sonra odamdan çıkıp kapıyı yavaşça kapattım ve neredeyse parmak ucuma basarak, bu sefer merdivenleri kullanarak, aşağı kata indim. Evin tam ortasına denk gelen mutfağa girdiğimde hala kimsenin olmadığını gördüm. Saati göz önüne aldığımızda birilerinin artık uyanıp kahvaltı hazırlamaya başlamasını beklemiştim ama böylesi daha rahat hareket edebilmem için iyiydi. Farklı kültür, farklı yemek de demekti. Kısmete bakın ki İskoç kahvaltısı da Türk kahvaltısı gibi zengindi. Tamam, belki bizimkiler kadar zengin değildi, kimse olamaz zaten ama en azından zevk alacağımdan şüphem yok. Buzdolabını açar açmaz zengin bir menü beni karşıladı. Her şey düzenli bir şekilde yerleştirilmişti. İlk işim peynir çeşitlerini çıkartmak oldu. Daha sonra reçelleri çıkarttım ve en son da domates ve hıyar soydum. Hıyara, salatalık diyerek hakaret etmeyi reddediyorum! Ve asıl olaya geldik! Birkaç yumurta, bir şişe süt, un ve tuzu tezgaha koydum. Niyetim akıtma yapmaktı. Yani krep. Çok kişi bilmiyor ama aslen Anadolu yiyeceğidir hatta bazı yerlerde cızlama da deniyor lakin ilk önce çay demlemeliydim. Batıda çay, sabah kahvaltısında içilen bir şey değildi fakat teyzemin hüküm sürdüğü bir evde muhakkak öyle olmak zorundaydı. Kendisi tam bir çaykoliktir! Aynı ben! Neyse ki çayı bizim memleketten getirtiyordu. İyi bir Türk çayı demlemenin püf noktası; sıcak suyu, dikkatinizi çekerim kaynar su demiyorum, demliğe döküp, üzerine çayı dökmektir. Yavaş yavaş kendisi suyu emdikçe dibe çöküp, demlenecek. Böylece hem rengi hem de tadı daha bir leziz oluyor. On beş veya yirmi dakika sonra demlenir. O zaman posasını çıkartıp atmanızı tavsiye ederim çünkü bu sayede tazeliğini daha uzun süre koruyabilirsiniz. Çay demlenedursun ben de hemen akıtmamın hamurunu hazırladım ve tek tek hepsini kızarttım. Masanın kalan eksiklerini de tamamladıktan sonra çayın posasını döktüm ve kendime bir bardak çay koydum. Rafta duran ve bana resmen 'buradayım!' diye bağıran sürme çikolatamı da masaya koyduktan sonra kendime bir ziyafet çektim. Kahvaltım bitmeden önce orta yaşlı bir kadın alelacele içeri girdi. Her halinden mutfaktan sorumlu kişinin bu bayan olduğu belliydi. “Günaydın.” dedim kadına sevecen bir şekilde. Kahvaltıyı hazırlanmış görünce yüzü mahcup bir şekilde kırıştı. “Günaydın hanımım. Özür dilerim, uyuyakalmışım.” “Önemli değil, bugün erken kalmıştım. Ben her şeyi hazırladım. Sen de kahvaltını et.” Kadın başını sallayıp sessizce mutfaktan dışarı çıktı. “Nereye gidiyor bu?” “Kim?” Başımı çevirince 1,75'lik boyu ile eniştemi gördüm. Kumral güzeli bir adamdı. Güzeli diyorum çünkü cidden adam bu yaşına rağmen hala dinç ve yakışıklıydı. Bir gram fazlalığı yoktu. Teyzemin gönlünü kaptırmasına şaşmamak gerekirdi. Üzerinde spor kıyafetleri vardı. Demek ki çoktan kalmış ve koşuya çıkmıştı. Hayret, nasıl olur da uyandığını duymam? Bilseydim ben de peşine takılırdım. “Mutfaktan sorumlu bayan. Kahvaltısını etmesini söyledim ama başını sallayıp mutfağı terk etti.” Gözlerimi kısarak eniştemi baştan aşağı süzdüm. “Zalim beylerden misin yoksa? Odalarında falan mı yedirtiyorsun?” Jim küçük bir kahkaha attı. “Görevliler aşağı kattaki mutfakta yiyorlar.” “Aşağı katta da mı mutfak var?” Jim başını salladı. “Niye yukarıda yok?” Eniştem iki elini havaya kaldırdı. Bu onun pes ettiğinin göstergesiydi. Bana daha fazla laf yetiştiremeyecekti. “Hediyemi aldın mı?” “Almaz mıyım? Çok ince düşünülerek hazırlanmış bir hediyeydi. Teşekkür ederim.” “Ne demek. Uzunca bir süre ne alsam diye düşündüm. Hediyeyi bir ay önce hazırladım. Sabırsızlıkla takdim etmeyi bekledim.” Baş parmağımı kaldırdım. “Harikasın adamım!” Jim beni sıkıca sarıp başıma sıcak bir öpücük kondurdu. “Hoş geldin güzellik. Sonunda seni yeni evimde ağırlamaktan mutluyum. Tatilinin tadını çıkart.” “Ben de mutlu oldum... Kahvaltı?” “Önce banyo yapayım. Görüşürüz.” Eniştem de mutfağı terk edince yeniden yalnız kaldım. Derin bir iç çekip çayımın kalanını içtim ve kirlileri makineye yerleştirdim. Masayı biraz düzenledikten sonra teyzem ve eniştem için tamamen hazır hale getirmiştim. Daha sonra arka bahçeye çıktım. Biraz yürüyüp temiz hava almak gibisi yoktu. İskoçya'nın en güzel yanlarından biri de buydu; bol yeşillik ve temiz hava. Kasvetli ve soğuk oluşu da olumsuz yanıydı. Eh, babamın dediği gibi; iki güzel bir arada olmuyordu. Aslında İskoçya'ya daha önce birkaç kez gelmiştim fakat en son gelişimde 11 yaşındaydım. O zamandan beri de hiç gelmedim. Şimdi ise 23,5 yaşındayım. Aradan geçen onca zaman hafızamı silikleştirmişti. Belki günlük tutmalıydım. Okumaya bayılıyordum ama iş düzenli bir şekilde yazmaya gelince, yapamıyordum. Birkaç denemeden sonra günlüğümü odamın derinliklerinde bir yere terk ettim. Arada bulunca devam etmediğime pişman oluyorum çünkü gerçekten de unuttuğum bir çok şeyi yeniden okumak ilginç bir his doğuruyordu. Belki de yeniden yazmaya başlamalıydım? Aslında evet! Kesinlikle başlamalıydım. İskoçya tatilim oldukça önem arz ettiği için, her anımı veya özel anımı yazıp çizmem gerekirdi. O zaman bugün ilk işim bir kırtasiyeden günlük almak olacaktı. Günümün kalan kısmını evin bilinmeyen yerlerini keşfetmek, televizyon izlemek, eniştem ve teyzem ile sohbet etmek ile geçirdim. Teyzem İngilizcemin biraz bozuk olduğuna kanaat getirip, Türkçe konuşmamı yasakladı. Yahu İngilizcemi geliştirmek istesem, İngiltere'ye tatile giderim! Gerçi kadın haklı. Az bir aksanım var o da Türk, Amerikan ve İngiliz karışımı. Yazın sonunda bir de İskoç aksanını ekleyeceğim herhalde. Hoş, eniştem bunu %100 İskoç aksanına çevirecektir, eminim hatta bir de Kelt dilini de öğretecektir. Hiçbir fırsatı kaçırmıyor. Birkaç sene evvel kral, İskoç dilini tüm ülkede yeniden canlandırıp, hakim dil haline gelmesi için dilde yenilenmeyi teşvik etmiş. İskoçya başbakanı ve parlamentosu da kralı desteklemiş. Eniştem de yenileme hareketinin öncülerinden biri. Benim de canıma minnet. Hoş bir dil olduğunu düşündüğüm için faydalanacağım. Hem belki araştırmama da katkısı olur. Diller iki kültür arasındaki bağı en iyi yansıtan şeydir. Maalesef dillere büyük bir yeteneğim yok. Bu yüzden kapabildiğimle yetineceğim. Çardakta otururken, saat 13'e geliyordu. Öğle yemeğini kaşarlı tost ve çay ile geçiştiriyordum. Sabahki kahvaltım oldukça doyurucuydu fazla bir şey yemek istememiştim. Eniştem çayını içerken, teyzem de enişteme ikinci bir tost yapmak için mutfağa gitmişti. “Eee? Tüm gün pinekleyecek misin?” dedi. “Elgin gelmeyecek mi?” “Ancak akşama doğru gelebilecek. Maalesef ha deyince onu göremiyoruz.” “İşte bu yüzden kızımı asla kraliyet ailesi ile evlendirmeyeceğim.” Eniştem gülümsedi. “Sen önce evlen de.” “Ailemden kurtuldum derken teyzeme bodosluyorum. Bir de sen başlama enişte!” “Kaçınılmaz bir şey...” Teyzem elinde bir tabak tost ile geldi. Tabağı enişteme verdikten sonra yanıma oturdu. Beni yine şöyle alıcı gözü ile süzdükten sonra derin bir iç çekti. “Eninde sonunda evlenmek zorunda kalacaksın.” “Allah Allah! Sebep?” “Çünkü insan olmanın doğası bunu getirir. Bilhassa bir kadınsan. Vakit geldi. Hayatının aşkını araman gerek. Aşk, kadının güzelliğine güzellik ekler. Aşksız kadın olmaz. Aşk ile kadın birdir.” “İşte bu kadına bu yüzden aşığım.” dedi eniştem. Hayran hayran teyzeme baktı. “Seviliyorsun hatun!” dedi beni taklit edip, bozuk Türkçesi ile. “Sen de beyim.” Maalesef teyzemin radarından kurtulamamıştım. Tekrar bana dönüp tek kaşını kaldırdı. “Ece!” dedi sonunda, ben daha fazla cevap vermeyince. “Anladımmmmmm.” Çok beklersin. dedim içimden elbette ki. Aşk ve ben mi? Ben aşk filmi izlemeyi geçtim, romanını bile okumam. O kadar sıkıcı ve heyecansız ki! İnsanlar nasıl aşk kitabı okumaktan ve aşk filmi izlemekten zevk alıyor, anlamam bile. Aşk diye bir şey yok demiyorum ama benim hayatımda buna yer yok! Ben heyecanın en dibini yaşamak zorundayım. Bunun içinde gizeme yöneldim. Tarihin tozu altında kalmış hikayeleri merak ediyorum. Bilinmeyeni bulmak, görmek, anlamak istiyorum. Bunu bana verebilen şey de aşk değil, tarih. “O zaman ben hazırlanayım.” dedim, zengin kalkışı yaparak. “Nereye?” dedi hem eniştem hem teyzem. “Tüm gün pineklemeyeceğim. Dolaşayım.” “Seni arabayla istediğin yere bırakayım mı? Hatta daya iyisi istersen ben gezdireyim?” dedi eniştem. “Yok, teşekkür ederim. İşinden olma enişte. Bugün sadece evin çevresini gezeceğim. Bir iki eksiğimi de alır, akşam olmadan dönerim.” “Sen bilirsin. Pijamalarınla gitmeyeceksin, değil mi?” “Nereden çıkartın, Allah aşkına?” dedi teyzem. “Ne bileyim, doğduğundan beri hep pijamasının içinde. Başka bir şeyle görmedim.” “Pijama bir hayat tarzıdır, enişte. Sen anlayamazsın.” Eniştemi gürültülü bir kahkaha ile arkamda bırakıp, giyinmek için odama çıktım. Teyzemi yeniden delirtmek istemediğim için olabildiğince uyumlu giyinmeye özen gösterdim. Yanları taşlı siyah bir tayt ve üzerine de beyaz, oldukça şık polar üst giydim. Ayağıma da mavi kalın tabanlı converse giydim. Saçlarımı en tepeden sıkı şekilde bağladım. Bu şekilde gözlerim haddinden fazla çekik duruyordu. Boynumdaki küçük madalyonumu düzelttim. Bir Türk lirası büyüklüğünde ve altındı. Üzerinde birbiri ile savaşan iki ejderha vardı. Baba tarafımdan aile yadigarı, çok eski bir kolyeydi. Ailem Karadenizliydi. Dedem kolyenin İskit zamanındaki atalarından geldiğini söylemişti. Yani antikaydı. Biri bunu bilse beni soyar, paraya para demezdi. Muhtemelen boynumda taşımak akıllıca değildi ama hem manevi sebeplerden hem de başka bir özel sebepten dolayı çıkartmaya kıyamıyordum. Bu yüzden ne giyersem giyeyim, takar ama saklardım. Kısacası İskit Türklerine kafayı takmamın sebebi tamamen duygusaldı, akademik değil lakin iş ve aşkı birleştirmekte bir beis görmüyorum. Hele ki herkese nasip olmayan bir şey olduğunu düşünür isek. Telefonumu ve paramı ceplerime koyup, fermuarı iyice kapattım. Doğruca aşağı indim. Teyzem beni bekliyormuş herhalde ki kapının önünde duruyordu. Beni alıcı gözü ile süzdükten sonra başını salladı. “Sportif de olsa şık olmuş.” “Teşekkür ederim. Beğenmene sevindim.” “Çantan yok mu?” “Spor giyiniyorum, ne çantası?” “Olur mu öyle şey? Bir kadın çantasız çıkar mı? Bekle, bende spor çanta var, tam buna uyar.” “Dur! İstemiyorum. Sevmiyorum çanta falan.” “Kızım sen niye böylesin? Anan bile bu kadar değildir. Bakımlıdır, çantasız çıkmaz.” “Ama ben anam değilim.” dedim gülümseyerek. Hızlıca teyzemin yanağına bir öpücük kondurdum ve itiraz etmesine fırsat vermeden, “Ben kaçtım!” deyip evden çıktım. Yolu takip ederek, ağaçlıkların arasından ana yola çıktım. Bu caddeye Craigcrook Yolu deniyormuş. Aynı kalenin ismi gibi. Bizim evin yan arsasında bir de bakımevi var. Eniştem sınırı çalıdan duvarlarla çekmiş. Diğer evlere bakınca onların da çalıdan duvarları ağırlıkta tercih ettiğini gördüm. Zaten İskoçya, doğayı elinden geldiğince korumayı amaç edinmiş. Uçakla üzerinden uçarken bunu daha net görmüştüm. Keşke başta Türkiye olmak üzere tüm ülkeler bunu yapsaymış! Taş binalar ve fabrikalar ile nereye kadar devam edecekti? İnsan doğadan uzaklaştıkça özünden de kopuyordu. Sağıma ve soluma baktım. İşte burada tıkandım, diyebilirim. Bilmediğiniz bir yerin, neresini gezeceğini nasıl bilirsiniz? Elinizde daha önceden işaretlenmiş bir harita falan olur, değil mi? Ben hazırlık yapmamıştım. Yani genel olarak İskoçya'da nereleri gezeceğimi ayarlamıştım ama ara noktalar için bir şey planlamamıştım. Caddenin hemen sağında ilkokul vardı. Teyzem okulun aşağısında The Corner Shop diye bir yer olduğunu söyledi. Birkaç mağaza orada toplanmıştı. Belki aradıklarımı orada bulurum diye aşağıya doğru yürüdüm. Birkaç dakika sonra teyzemin bahsettiği yere vardım. Küçük kare bir binaydı. Mecmua satıyordu. Onun yanında kuaför ve onun yanında da kafe vardı. İyi, kahve falan içmek için buraya gelebilirdim. Etraftaki insanlar kendi hallerinde görünüyordu. Buradaki en yakın mağazanın burası olduğunu düşünür isek, en azından şu ana kadar gördüğüm, daha yoğun olmasını beklerdim. Birkaç çocuk ve aile güneşin tadını çıkartıyordu ama umduğum kadar insan yoktu. Belli ki yakınlarda başka bir yer vardı. Strachan caddesine sapıp, yol boyunca yürüdüm. Her yerde ev vardı ve başka bir şey görünmüyordu. En az 15 dakika yürüdükten sonra sonunda Blackhall'un merkezine varmıştım. En azından merkezi olduğunu düşünmem için ciddi bir sebep vardı. Burada daha fazla mağaza vardı hatta hemen solumda kalan kütüphaneyi bile görebiliyordum. Benim ilk dikkatimi çeken yer, Crescent Foods mağazası olmuştu. Hilal Yemekleri olarak çevirmek mümkündü ki bu bile kendini ele vermeye yetiyordu. Tepesinde 'Taze Helal Et' ve 'Asya Manavı' yazıyordu. “Tamamdır! Burada yaşayabilirim!” dedim yüksek sesle. Biraz fazla ses çıkartmış olacağım ki yanımdan geçen bir kadın meraklı gözlerle bana baktı. Tebessüm edince o da gülümsedi ve yoluna devam etti. Herhalde buraya ait olmadığımı daha farklı bir şekilde ifade edemezdim. Badem gözlerim çok yaygın olmasa da ender de değildi. Açık kumral saçım ve ela gözlerim buranın insanını arasında kaybolmama neden olabilirdi. Tabi onlara göre koyu bir tenim olmasaydı. İlginç. Aslında Türkiye'de oldukça beyaz tenli kabul ediliyorum. Annem ve babam bile benden daha koyudur, dalga geçerler. Beyaz peynir yiye yiye tenimin de peynire döndüğünü söylüyorlar. Evet, biraz peynire düşkünlüğüm vardır. Dükkana baş parmağımı kaldırarak göz kırptım. Demek Müslüman nüfusun yaşadığı bir bölgeydi. Teyzemin buraya taşınmak için hevesli olmuş olmasına şaşmamak gerekirdi. Hemen karşısında da hastane vardı. Güzel. Yolun hemen karşısında bir başka kuaför vardı. Anlaşılan bu konuda sıkıntı çekmeyeceğim. Zaten ben sadece kaşlarımı aldırmak için kuaföre ihtiyaç duyuyorum. Hiç beceremiyorum almayı. Saçlarımın ucunu da senede bir kere ya kestiriyorum ya kestirmiyorum. Pek kuaför kızı değilim, anlayacağınız. Kuaförün hemen yanında da Blackhall Mosque yazan bir tabela gördüm. Helal et satan bir bakkaldan sonra bir de camii harika bir his doğurmuştu. Bu yaz kesinlikle sıkıntı yaşamayacaktım; ne yemek konusunda ne de cuma namazları konusunda. Mutlu bir şekilde kollarımı havada salladım ve camiye biraz daha yaklaştım. Aslında biraz hayal kırıklığına uğradığımı söylemem lazım zira ne kubbesi ne de minaresi vardı. Buraya camiden çok mescit demek daha yerinde olurdu. Tabela olmasa cami demek için bin şahit isterdi. Yine de yoklukta bunu bulduğuma şükretmem lazımdı. Birkaç saat daha bölgeyi gezdim. Genel olarak bulduğum mağazalar; oto lastik dükkanı, badanacı olarak tabir edebileceğim bir yer, bebek mağazası, bistro, veteriner, daha fazla kuaför ve birkaç pansiyon buldum hatta canım sıkılırsa bovling oynayacağım bir yer bile vardı. Asıl turnayı gözünden vurduğum yer; evden yürüyerek 20 dakikalık mesafede olan alışveriş mağazası olmuştu. Yani asıl aradığım yer. Bütün alışveriş mağazaları falan buradaydı. Ağzına kadar tıklım tıklımdı. Demek ki insanlar buraya geliyordu. Eh, dünya böyleydi. Herkes büyük alışveriş mağazalarına akın ediyordu. Kendime günlük almak için bir kırtasiye bulup içeri girdim ve kısmetime bakın ki oldukça otantik görünen; açık kahverengi deri kaplamalı bir günlük buldum. Daha koyu kahverengi deri kemer ile bağlanmıştı. “Harika!” dedim, elime alarak. Kokusunu içine çektim. Üzerinde bir şey yoktu. Oldukça sade duruyordu ama buraya koyabileceğim ve oldukça uyumlu olacak bir şeyim vardı; ay yıldızlı bir rozet. Kalem bölümünde de tüylü pilot kalemi buldum. Ondan da bir iki tane aldıktan sonra kasadan ödemesini yapıp, doğruca eve döndüm. Saatlerdir yürüyordum ve hali ile yorulmuştum ama günüm oldukça güzel geçmişti. Blackhall 'u sevmiştim. Daha insanları ile kaynaşma imkanım olmamıştı lakin genelde tatile gittiğim ülkelerde sık imkan bulduğum bir şey değildi. Bilhassa batı ülkelerinde insanlar yabancılara karşı gerektiği kadar sıcak değiller. Belki kendilerine göre oldukça sıcak olabilirler ama bizim için değil. Yine de teyzemden duyduğuma göre İskoçlar diğer Avrupalılara göre oldukça sıcak insanlarmış. Öğlenki kadını hatırlayınca haklı olabileceğine kanaat getirdim. Amerika'ya gittiğimde az önce ki gibi bir tepki verdiğimde adamın biri ters ters bakıp arkasını dönüp gitmişti. Ayrıca eniştem de çok sıcak kanlıydı. “Döndün mü? Ne aldın?” Teyzeme günlük ve kalemlerimi gösterince kafasını salladı. “Başka bir şey beklemem hata.” dedi. Muhtemelen bir düzine elbise ve ayakkabı almamı bekliyordu. Her defasında nasıl böyle bir yanılgıya düşebiliyordu ki? Umut işte. Mutfağa girdiğimde eniştemi yemekleri didiklerken buldum. “Jim!” diye bağırdı teyzem. Eniştem hemen ellerini çekip aldıklarıma baktı. “Çevreyi keşfedebildin mi?” “Evet. Baya güzel bir bölge. Karar verdim, buradan ev alacağım.” “Gerçekten mi? O kadar mı sevdin?” dedi teyzem.” Ay, ne güzel! Her sene gelirsin o zaman?” “İmkan buldukça, elbette. Enişte bana ev bul.” “Burası ne güne duruyor?” “Sağ olasın ama çevremde hizmetçi sevmiyorum.” “Kovarız.” Ben de teyzem de dik dik enişteme baktık. İnsanlara takılmayı seven biri olsa da bazen şaka ile karışık ciddi konuştuğu oluyordu. Teyzem ciddi olduğunu düşünmüş olmalı ki, “Koca evi sen temizlersin artık.” dedi. Eniştem sadece omuzlarını silkmekle yetindi. “Sağ ol enişte ama benim yüzümden kimsenin kovulmasını istemem. Karşından bul bir ev işte.” “Yaparız arka bahçeye bir kulübe dert etme.” Anlaşılan benimle uğraşmak istiyordu. İyi o zaman. “Tamam, o zaman. Sen de Türkiye'ye geldiğinde köpeğimin kulübesini sadece sana özel tahsis eder, köpeği de kovarım. Oldukça büyüktür, merak etme.” “Rahatsa sorun yok.” dedi ve yüzünde tebessümle masaya oturdu. Sofranın hazır olduğunu o zaman gördüm. “Yemek salonunu hiç kullanmıyor musunuz?” “Çok ender kullanırız. Yemekli davetlerimizde falan.” diye açıkladı teyzem. “Geç otur. Enişten sana özel yemek yaptırdı.” Ellerimi yıkayıp masaya oturduğumda, adının Bayan Silver olduğunu öğrendiğim, kadın önüme koca bir tabak koydu. Saçının gümüş gibi olduğunu düşünürsek oldukça uyumlu bir isimdi. Tabağın ortasında deve kuşu yumurtasına benzer bir şey vardı. “Haggis mi bu?” “Evet!” dedi eniştem neşeyle. “Ye, ye.” Sakatatlardan yapılma bir yiyecek olduğu dışında hakkında çok bilgim yoktu. Enişteme baktığımda göz kırpıp gülümsedi. Bakışları, 'hadi tadına baksana!' der gibiydi. Çatal ve bıçağı alıp tam ortasından kestim. Zaten bağırsak zar gibi olduğu için zorlanmamıştım. Nar gibi ikiye açılınca dumanı yükseldi ve baharatlı kokusu etrafa yayıldı. Kokusunu içine çektim. “Baharatları çok iyi.” Kıyma gibi görünüyordu. Zaten içinde soğan falan da vardı. Çatalı haggis'e daldırıp ağzıma attım. Güzeldi! “Beğendim. Damak tadımıza uyuyor.” “Güzel elbette!” dedi eniştem gururla. “Ama kokoreç kadar değil.” “Kokoreç de fena değil.” dedi. Pekala, bu tartışmanın kazananı olamazdı. Herkes kendi mutfağını en iyisi kabul edecekti şüphesiz. “Sanırım buraya temelli taşınsam kokoreç dükkanı işletirim. İskoçlar buna bağımlı ise ona hasta olur.” Eniştem gülümsedi. “Olabilir. Denemek lazım.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE