1. BÖLÜM: Yolculuk
“Derin nefes al... Bir... İki... Üç...”
Gözlerimi sımsıkı kapayıp, başımı koltuğa dayadım ve kıpırdamamaya özen göstererek öylece oturdum. Hata benimdi. Ne olacağını bildiğim halde umursamayıp yapmamam gereken bir şey yapmıştım. Birkaç derin nefes alışverişinden sonra gözlerimi açıp kucağımdaki kitabı, ayracını koyarak, kapattım ve çok hareket etmemeye çalışarak çantama geri koydum. Tekrar sırtımı yaslayınca son bir kez daha derin nefes aldım. Maalesef midem çok hassastı. Çalkantılı bir yolculuk geçirdiğim an mide bulantılarım başlıyordu. Bu durum çocukken daha sık başıma geliyordu ama artık başta şehirler arası otobüsler olmak üzere ulaşım araçları oldukça rahat olduğu için bu sorunla neredeyse hiç karşılaşmıyorum. Fakat hareket halinde iken bir şey okumaya kalkar isem tetikleniyordu. Uçakla beş saat uçmak zorunda kalınca sıkılmıştım. Müzik de bir yere kadardı. Ayrıca romanım çok akıcıydı ve en heyecanlı yerinde bırakmıştım. Bu yüzden bitirmek için de sabırsızlanıyordum. Ben de son bir saati kitap okuyarak geçirme kararı almıştım. Maalesef birkaç sayfa okuduktan sonra bulantılarım başlamıştı. Gözüm arada bir karşı koltuğun arkasında yer alan beyaz kese kağıdına takılıyordu. Aslında ona ihtiyacım olmayacaktı. Çünkü kusmayacağımı biliyordum. Yine de mide bulantısı rahatsız ediyordu ve geçmesi için muhakkak uzanıp kıpırdamadan beklemek zorundaydım.
“Of ya!”
Elim koltuğun hemen yanındaki düğmeyi aramaya başladı. Bulur bulmaz arkadakini umursamadan bastım. Sonuçta bu benim en doğal hakkımdı, değil mi? Kullanmak için yapılmadı ise ne işi vardı orada? Ayrıca kusmamı izlemek istemiyor ise katlanmak zorundaydı. Zaten istediğim kadar yatmadığı için yararı da çok olmamıştı ama hiç yoktan iyiydi. Gözlerim kapalı, hayallere dalarak, aklımı midemden uzaklaştırmaya çalıştım. Bir süre sonra karnım bir garip olunca gözlerimi açtım. Genelde kalkarken veya inerken olan o garip ama hoş hissi yaşamıştım. Pencereden dışarı baktığımda bulutlardan başka bir şey göremiyordum. Sonra pilotun sesini duydum.
“Sayın yolcularımız, Türk Hava Yolları TK1345 numaralı Ankara...”
Devamını dinlemeden telefonumu çıkarttım ve kulaklığımı takıp müzik dinlemeye başladım. Anlaşılan gelmiştik. Son bir saat sandığımdan da hızlı geçmişti. Kafamı çevirip pencereden dışarıyı izlemeye başladım. Birkaç dakika sonra bulutlar dağılınca şehri görmeye başladım. İlk dikkatimi çeken şey bir büyük bir de küçük iki ayrı limandı. Sonra bir tepe ve birkaç yeşillik...
Şehirler yukarıdan bakınca hep insanın gözüne dağınık görünüyordu. En azından benim gözüme. İyice alçaldığımızda artık Edinburgh Havalimanına gelmiştik. Gözetleme Kulesi hemen dikkatimi çekti. Hayal gücü yüksek bir insan olarak söylemem gerekir ki karabiberi öğütmek için kullandığım el değirmenimize benziyor. Hatta daha da zorlar isem el karıştırıcımızın ucuna. Hatta ikincisine daha çok benziyordu. Görevlilerin olduğu kısmı, robotun motor kısmı ile birleştiği vidası gibiydi. Böyle bir benzetme de ancak benden çıkardı.
Uçak yere iner inmez, her zaman yaptığım gibi, ilk işim kemerimi çözmek, çantamı almak ve elime, annemin zorla tutuşturduğu, hırkamı almak olmuştu. Fakat acele etmedim. Sadece fırsat kolladım. Koridor, dışarı hızla kendini atmak için bekleyen yolcularla doluydu. Bir iki dakika sonra fırsatını buldum ve ayağa kalkarak kendimi koridora atıp, doğruca çıkış kapısına yöneldim. Yüzümde şapşal bir gülümseme ile dışarı adımımı attım. Daha doğrusu köprüden havalimanına girip, doğruca pasaport denetimine geldim ve siyah pasaportumu verdim. Çok geçmeden pasaport denetiminden çıktım ve valizlerimi de çok beklemek zorunda kalmadan alıp, dış hatlar terminalinden kendimi dışarı attım. Bir sürü insan yakınlarını bekliyordu. Bazıları filmlerdeki gibi isimleri kağıtlara yazmıştı. Gözlerim benimkileri aradı. Sonunda koyu kumral, beyaz tenli bir kadın gözüme çarptı. Beni görünce neşeyle elini sallayıp gelmemi işaret etti. Koşarcasına kadının yanına gittim ve sımsıkı sarıldım.
“Hoş geldin canım benim!” dedi teyzem.
“Hoş bulduk teyze.”
Ayrılınca teyzemi baştan aşağı süzdüm. Her zamanki gibi kalitesinden ödün vermemişti. Baştan aşağı marka giyinmiş, şıklığını yansıtmıştı. Annemin dediğine göre doğduğundan beri hep böyleydi. Yani İskoçya'nın aristokrat ailelerinden birinin oğlu ile evlenmesi ile ilgili değildi. Kısacası benim teyzem tam bir kokoştur. Sosyete herkes bana göre kokoştur. Kadınları böyle yetiştiriyorlar herhalde diye düşünmeden edemiyorum.
Ayperi teyzem de şöyle bir beni süzünce içimden 'eyvah' dedim. Yine söylenecekti. Üzerimde salaş bir pantolon ve tişört vardı. Saçlarım da dağınık bir şekilde toplanmıştı. Derin bir iç çekti ve kaşlarından birini kaldırarak bana baktı.
“Beni anam değiştiremedi, sen mi değiştireceksin, kadın!” dedim.
“Seni bir gün adam edeceğim kızım!” dedi Ayperi teyzem.
Bir kahkaha atıp başımı iki yana salladım. “Hiç sanmıyorum.”
“O zaman başka biri seni adam edecektir.”
“Kimmiş o baba yiğit?”
“Göreceğiz... Haydi, yorgunsundur. Hemen eve gidelim; yemek yeyip, dinlen.”
“Oh, evet, lütfen. Uçakta midem bulandı.”
“Ah! Artık bulanmıyor sanıyordum?”
“Benim hatam. Kitap okumaya kalktım.”
Teyzem gülüp kolu ile beni sarıp kendine çekti. “Valizini ona ver.”
O zaman hemen arkasında duran takım elbiseli adamı fark ettim. Muhtemelen ailenin görevlilerinden biriydi. Adam hiç bir şey demeden iki büyük valizi alıp ilerlemeye başladı.
“Hayır, hiç giyinmeyi de sevmiyorsun ki ne var o iki koca valizde?”
“Biri sırf kitap dolu. Diğeri de kıyafetlerim ve kişisel bakım zımbırtılarım işte.”
“Hayret bir şeysin kızım. Senin gibi koca bir valiz kitap ile seyahat eden başka biri yoktur herhalde.”
Sadece gülümsemekle yetindim. Dışarı çıkar çıkmaz temiz havayı içime çektim ve gülümsemem anında yüzümde dondu. Birkaç saniye sonra da soldu gitti. Günlük güneşlik, sıcak bir hava beklerken; kapalı ve hafif rüzgarlı bir hava beni karşıladı.
“Bu ne ya?” Hemen hırkamı üstüme geçirdim.
“Eh, burası İskoçya. Yaz vakti en fazla 20 derece oluyor. Merak etme birkaç saate kadar açar.” dedi teyzem.
“Yaz vakti yağmur mu yağıyor?”
“Temmuz ve Ağustos dönemleri çok yağış alabilir. Biraz Karadeniz iklimine benzer.”
“Neyse ki bavulumu annem hazırladı. Yoksa kolsuz tişörtler ile gezerdim.”
Teyzem gülüp sırtımı sıvazladı. Beni gri bir arabaya sokana kadar çok yağmur yağmaması için Allah'a dua ettim. Zira tüm yazımı burada geçirecek ve araştırma yapacaktım. Yağmurlu bir hava bana pek yardımcı olmazdı.
Araba koca bir evin önünde durdu. Daha doğrusu kale gibi bir şeyin. Her halinden tarihi bir mekan olduğu belliydi. Güney batı bölümünde yuvarlak bir kule ve kuzeyinde kare bir kule vardı. Sayısız penceresi ve geniş bir arka bahçesi ile oldukça hoş görünüyordu. Teyzemin söylediğine göre birkaç yıl öncesine kadar hemen yanında korkunç görünümlü bir ek bölüm varmıştı ama yıktırmışlardı. Şimdi onun yerine, ana binaya daha uyumlu bir garaj yapılmıştı. Ayrıca hizmetlilerin kalması içinde yapılan bir başka ek bina mevcuttu. Craigcrook Kalesi, Edinburgh'un varlıklı ailelerin oturduğu Blackhall bölgesindeydi. Üç yıl önce kral tarafından bizzat enişteme ve ailesine hediye edilmiş. Onlar da bir senelik tamirattan sonra taşınmışlardı. Eh, eğer kızınız kraliyet ailesinin bir ferdi ile evlenir ise kral da size hediyelere boğardı elbette!
Kuzenim, İskoç bir baba ve Türk bir anneden doğmadır. Ona Elgin ismini vermişler. Elgin, İskoçya' da Moray şehrine bağlı bir ilçeydi. Onların dilinde eril bir isim iken, bizde dişi bir isimdi. Tahminlere göre İrlanda'nın kelt isminden türemişti. Ama Elgin, bizde 'gurbette yaşayan' anlamına gelen bir isimdi. Dünya'nın bir çok yerinde Elgin ismi verdı. Hali ile ister istemez Alp Dağları gibi bir durumun ortaya çıkmış olabileceğini düşünmüştüm. Teyzemler de ortak bir kültür olsun diye bu ismi vermişti.
Teyzem gençkken benim gibi dünyayı gezmeye bayılıyormuş. Bir gün İskoçya'ya geldiğinde eniştem ile tanışmış ve aşık olmuş. Dedemler pek hoş karşılamamış ama evlenmelerine de ses çıkartmamış. Belki bunun sebebi eniştemin MacGregor klanının başı olduğu içindir. Veya teyzemin istediğini yapmayı seven yapısındandır. O da benim gibi bir şeyi yapmak istiyor ise yapar, başkalarını pek kaile almaz. Belli ki bu yönlerden ona çekmişim. Ama kesinlikle kokoşlukta çekmemişim. Bu kısmımı baba tarafımdan almışım. Sevgili kuzenim de kısmete bakın ki kral'ın küçük kardeşi ile evlendi. Zaten tarihte MacGregor klanı, MacAlpin klanı ile akrabaymış. Klanın iddiasına göre MacGregor'lar Kral Alpin'in soyundan geliyormuş. Bu yüzden şimdiki kral bu evliliğe ve bu klana oldukça sıcak bakmış.
Evin girişindeki hol, sizi arzu ettiğiniz yöne çıkartan bir dizi uzun koridordan oluşuyordu. En sağı yemek salonuna çıkıyordu. Burası sırf koca bir yemek masası ve antika eşyalar ile süslenmişti. Bir iki oturacak koltukta vardı ama ana amacın bu olmadığı aşikardı. Hemen karşısında oturma odası ve oradan da başka bir kapı ile ortak çalışma odası vardı. Burası benim burca benzettiğim yuvarlak kuleydi. Tuvalet, mutfak ve misafir salonu gibi diğer odalar da hemen solumda kalıyordu.
Teyzem beni doğruca koridorun solundaki asansöre götürdü. Evet, evde bir asansör vardı! Merdivenleri tercih ederdim ama belli ki teyzem, merdiven çıkamayacak kadar yorgun olduğumu düşünüyordu. Üst kat, olağan olarak, ağırlıkta yatak odalarının bulunduğu yerdi. Yuvarlak kulenin hemen üstünde ikinci ama enişteme özel bir çalışma odası daha vardı. Zaten bu oda da teyzem ve eniştemin yatak odasının olduğu yerdeydi. Bu katın sağ kısım tamamen eniştem ve teyzeme tahsis edilmiş; ana banyo ve giyinme odasından oluşuyordu. Yani eniştemin mecburi olarak burasını özel çalışma odası olarak seçtiğini düşünüyorum. Bana göre mantıken doğrudan evin giriş katındaki odayı seçmesi gerekirdi. Ama hey, benim mantığım başkalarına hep ters geliyor!
Teyzem beni asansörün hemen karşısındaki yatak odasına götürdü. “Sana özen banyosu da var.” diye ekledi. Bunun için minnettar olduğumu söylemem gerekir. Ortak banyo kullanmaktan nefret ediyordum. Bilhassa yabancı bir ortamda iken. Tamam, sonuçta teyzemin eviydi ve eniştem ile de yakındım ama ülke ve ev bana yabancıydı. Havası bile yabancıydı. Bu yüzden rahatlayana kadar bir süre zaman geçmesi gerekliydi. Hem ben bu kadar büyük evleri de sevmezdim. Kutu gibi yerler daha sıcak geliyordu.
Odama girip teyzem beni yalnız bıraktığında, ilk işim pencereyi açıp manzaraya kısa bir göz atmak oldu. Arka bahçe çiçeklerle donatılmıştı. Teyzem tam ortasına da Türk işi bir süs havuzu kondurmuş. Topkapı sarayındaki havuza benziyordu. Zaten görebildiğim kadarı ile her yerde Türk esintileri geziyordu. Kadın bahçeye çardak bile koymuş! Gerçi görmedim ama en alt katta da bir odayı Türk köşesi olarak düzenlemiş. Orası da onun çalışma odasıymış. En yakın dostlarını orada ağırladığını söyledi. İlk fırsatta ziyaret edeceğim bir oda. Alışma aşamasında iken evimden tanıdık manzaralar görmek beni rahatlatmaya yardımcı olacaktı. Kitaplarımı dizip, elbiselerimi astıktan sonra, kişisel bakımımla ilgili eşyalarımı da tuvalet masasına dizdim. Aynadan kendime bakınca teyzemin neden çok yorgun olduğumu düşündüğünü anlamıştım. Yüzüm o kadar renksiz ve solgundu ki ela gözlerimin parıltısı bile sönmüştü. Açık kumral saçlarım bile cansız duruyordu. Kendime gelmek için sıcak bir banyo yaptım. Hayat tarzım olan pijamalarımı üstüme geçirdikten sonra kendimi çift kişilikli rahat yatağa fırlattım. Hemen uyumak istiyordum çünkü sabah namazı vaktinden beri ayaktaydım. Heyecandan yeniden uyumam mümkün olmamıştı. Zaten akşam olmasına bir iki saat vardı. Fakat karnımın gurultusunu duyunca ilk önce yemek yemeye karar verdim. Bunun için ayaklanmıştım ki kapı çalındı.
“İçeri gelin.”
Teyzem elinde bir tepsi ile içeri girdi. Hizmetlisi yerine kendisinin getirmesine memnun oldum. Çünkü en nefret ettiğim ikinci şey yabancı birinin yatak odama girmesiydi. Sanırım çok fazla şeyden nefret eden bir yapım var.
“Hafif şeyler hazırlattım. Yedikten sonra hemen uyursun dedim. Rahatsız etmesin.”
Minnetle tepsiyi elinden alıp masaya koydum. “Harikasın hatun!”
“Haydi afiyetle ye. Boşları almaya yine ben gelirim.” dedi göz kırparak.
Teyzem çıktıktan sonra afiyetle yemeğimi yeyip, bolcana suyumu içtikten sonra Allah'a sağ salim yolculuğumu tamamladığı için şükür edip, yatağa bodoslamaya atladım. Mümkünse bir sonraki güne kadar odamdan çıkmaya niyetim yoktu. Gerçekten yorulmuş olmalıyım ki başımı yastığa koyar koymaz rüyalar alemine dalmıştım.