1.Bölüm
"Cavidan düşeceksin. İn artık!"
"Sus sen Asude! Bana bir şey olmaz."
"Olacak ama..." demeye kalmadan bir çatırtı, ardından da bir çığlık sesi duyuldu. Daha ne oluyor anlamadan Asude'nin gözleri önünde kiraz ağacının dallarına çarpa çarpa ağacın altındaki dikenlerin arasına düşen Cavidan'ın yanına koştu genç kadın. Dikenlerin içine giremeyince endişe ile seslendi.
"Cavidan iyi misin? Ses ver!"
"Asude şuradan çıkayım senin o şom ağzını yırtacağım." diyerek ayağa kalkmaya çalıştı Cavidan. Her yerine deve dikenleri batmıştı ve kalçası ağrıyordu. Kalçasını ovuşturup ayağa kalktı, kendisine şaşkın bir yüz ifadesi ile bakan Asude'ye döndü. Korkmuştu genç kadın. Cavidan birden tüm sinirini unutup onun bu haline güldü kahkaha atarak. Dikenlerin arasından sanki hiçbir şey olmamış gibi geçerek Asude'nin yanına vardı genç kadın. Sağına soluna baktı. Kolları, bacakları ve muhtemelen acısına bakılırsa yüzü gözü çizilmişti ama alışkındı o bunlara.
"Cavidan ne dedim ben? Bak gördün mü? Düştün yine. Annene ne diyeceksin şimdi? Yirmi üçüne geldi, koskoca kızlar milletin bahçesinden kiraz çalıyor, diyecekler bize." Cavidan omzunu silkti. O böyle sözleri umursamazdı ki. Vız gelir tırıs giderdi milletin sözü. Ne vardı sanki? Dünyaya bir kere geliyordu. Gönlünce yaşayamayacaksa yaşamanın anlamı olmazdı onun için.
"Sen yine bir kenarda durup beni uyardın kibarcık. Aman ağaca çıkarsan bir yerin incinir." diyerek koluna batan bir dikeni tutup çekti, acıyla yüzünü buruşturdu. O sırada neredeyse kalçasına kadar yırtılmış olan elbisesinin halini görünce derin bir nefes aldı. Ağaçtan düşmek neyse de bu hiç iyi olmamıştı. Daha geçen gün babası ilçedeyken beğenip almıştı kızına ama şimdi ne hale gelmişti. Hem böyle eve nasıl giderdi?
"Elbisem yırtılmış Asude. Hem de popoma kadar... Kıçı çıplak diye lakap takarlar bana köyün içinden böyle geçmeye kalkışırsam."
"Dur sana hırkamı vereyim de arkana bağla. Şu haline bak Cavidan. Her yerin yara bere içinde. Değdi mi şimdi? Bir günün de vukuatsız geçsin be arkadaşım!"
"Alamadım ki bir şey daha. Bak ne güzel duruyor kirazlar. Kırmızı kırmızı! Of, canım çekti!"
"Abimi ararız, akşam gelirken alır sana kiraz. Hadi, bırak! İlla bir yerin mi kırılsın?" Cavidan, Asude'nin sözleri ile gözlerini devirdi. Onun o gıcık, kendini beğenmiş, kibarcıktan bozma abisinden kendisine kiraz isteyeceğine ölürdü daha iyiydi. Kırk yıl başına kakardı hem o aldığı kirazları. Ağaca baktı, kalçasının sızısıyla içini çekip kirazdan daha kırmızı, küçük dudaklarını büzdü sıkıntıyla.
"Ama benim istediğimi söyleme. Kendine istemiş gibi yap... Hem sen de istiyorsun değil mi? Ben toplasaydım sen de yiyecektin o kirazlardan." diyerek genç kadının gözlerinin içine baktı Cavidan. Asude güldü, hırkasını çıkartıp Cavidan'a uzattı.
"Ben kiraz sevmem Cavidan. Abim de bunu biliyor. Ama annem istedi filan derim merak etme. Hadi, gidelim artık."
Köye doğru yürüdüler köyün dışındaki meyveliklerden yola çıkarak. Hala kalçası ağrıyan Cavidan yürümekte zorluk çekse de Asude üzülmesin diye bir şey çaktırmamaya çalışıyordu. Yürüye yürüye köy meydanına vardıklarında cami önünde toplaşan birkaç genç adamın kendilerine doğru baktığını fark etti Cavidan. Başını eğip hızla uzaklaşmak isteyen Asude'ye rağmen inadına başını kaldırıp hayırdır dercesine başını salladı genç adamlara. İçlerinden gülüşenler, cami bahçesinin duvarının üzerinde oturmuş sakallarını sıvazlayan Kenan'ı dürtenler oldu.
"Kız Cavidan yaramaz bir kız çocuğu gibi olmasan köyün en güzel kızısın ama işte..." diyen Kenan'ın sözleri ile birden sinirleri gerildi, dişlerini sıktı. Gözlerini kısıp olduğu yerde durdu.
"Cavidan bırak Allah aşkına, gidelim!"
"Kenan bırak lütfen. Köyün delisini başımıza musallat mı edeceksin? Hadi, ilçeye gidelim." diye araya giren bir adamın sözüyle ayaklanıp sırıtarak uzaklaşan adamların ardından baktı Cavidan. Asude kolundan çekiştiriyordu sürekli.
"Kibarcık Asude sen olmasaydın ben sorardım ama hep sen korkarsın diye bir şey yapamıyorum ben bunlara. Bana bak, bir daha peşime takılırsan seni paralarım..." diyerek yürümeye başladı Cavidan ama bu burada kalmazdı. O da Cavidan ise bu sözlerin acısını o Kenan denen adamdan çıkarırdı.
Eve vardıklarında üç evin ortak bahçesinden gelen sesler ile iki genç kadın da oraya doğru yöneldiler. Babaanneleri ve anneleri oturmuş mantı açıyorlardı bahçede. Bir yandan da köyün dedikodusunu yapıyor, gülüşüp duruyorlardı. Cavidan ve Asude bahçede onların kadrajlarına girdiklerinde bir çığlık koptu. Cavidan'ın annesi Gülbeyaz Hanım ayağa fırladı.
"Kız, Cavidan! Allah kahretmesin seni emi! Kız bu ne hal?"
"Sakin ol Gülbeyaz yenge. Bir şeyi yok. Ağaçtan düştü." diyerek araya giren Asude'nin kolundan çıktı Cavidan ve kalçasını tutarak az ilerideki masaya geçip oturdu sızlanarak. Her iki genç kadının babaannesi olan Pamuk Hanım'ın cıklamaları duyuluyordu bahçede.
"Gülbeyaz bir öğretemedin şu kıza edebiyle oturmayı! Adı Köyün Delisi'ne çıktı. Hele şunun haline bak, her yeri yara bere içinde. Kız! Evlenecek yaşa geldin hala ağaç tepelerinde geziyorsun! Bak bir gün alırım seni elime evire çevire döverim koskoca kız oldu demem." diyerek kızdı Pamuk Hanım ama Cavidan omzunu silkti. Yıllardır aynı içi boş tehditleri dinlemekten sıkılmıştı. Biliyordu ki babaannesi ne kadar kızarsa kızsın bugüne kadar bu üç evden kimsenin kimseye vurmasına izin vermemiş, kimseye de bir fiske vurmamıştı.
"Cavidan, kızım git de üzerini değiştir yengem. Asude de sana yardım etsin, yaralarına bir pansuman yapın." Cavidan hayır anlamında başını salladı Vildan yengesine. Yerinden kalkacak hali yoktu. Başını geriye yasladı, bir süre öylece gökyüzüne baktı. O süre içinde diğerleri de zaten alışkın oldukları bu durumu göz ardı ederek mantılarının başına döndüler. Asude'yi de aralarına aldılar. Zavallı kuzeni diğer üç kadına katılırken kendisi de ayağa kalkıp hamağa uzandı, gözlerini kapattı. Güneşin sıcaklığı ile mayıştı. En sevdiği şeydi güneş altında şu hamakta yatıp uyumak. Elinden doğru düzgün bir iş gelmediğinden kimse kendisine dokunmazdı da zaten, rahattı.
Akşam üzeri üstünü değiştirip bahçeye kurulan büyük masaya doğru yürüdü. Herkes sofradaydı, Gülbeyaz ve Vildan Hanım servis yaparken babası Kemal ve amcası Hamit Bey işten daha yeni gelmiş, yorgun argın önlerine konan çorbalarını kaşıklıyorlardı. Gözleri Vildan Hanım ile Hamit Bey'in oğlu, Asude'nin abisi olan Ali'yi aradı ama göremedi. Asude kiraz istemişti, geç gelirse kirazlar yalan olurdu. Üzülerek içini çekti. Geçip masadaki her zamanki yerine oturdu. Asude yanındaki kardeşinin ağzına ekmek vermeye çalışıyordu.
"Bırak şu bücürü kendi yesin! Bebek mi sanki?" diyerek kızdı Cavidan. Kendisine ters ters bakan küçük çocuğa dilini çıkardı. Ufaklığın gözleri dolarken istemsizce güldü, ellerini ağzına kapattı.
"Cavidan ne istiyorsun çocuktan? Selim sen bakma Cavidan ablana!" diye bir ses duyunca dönüp öfkeyle sesin geldiği tarafa baktı. Tam arkalarında ellerinde poşetler, takım elbisesinin kravatını yarıya kadar indirmiş kendisine bakan genç adamı gördü.
"Aha geldi Alinazik!" deyince tüm herkes dönüp Cavidan'a baktı. Annesi kaşlarını kaldırdı sus dercesine ama Cavidan umursamadı. Herkesle uğraşmayı kendine huy edinmişti ama Ali ile uğraşmak ona ayrı bir zevk veriyordu çocukluğundan beri. Söylediği şeyle genç adamın yüzü düşerken o gülümsedi.
"Cavidan artık bırak şu huylarını kızım. Ali abine hele şöyle şeyler söyleme. Büyük senden, saygı duysan biraz." diyerek araya girdi babası. Cavidan bir babasına bir de amcasına ses etmezdi. Tamam anlamında başını salladı, sonra önüne konan çorbaya baktı.
"Tamam baba. Demem bir şey Ali'ye..."
"Hasbinallah! Bu kız kime çekti böyle? Kızım senden büyük diyoruz, saygı göster diyoruz, sen abi bile demiyorsun. Ayıp!"
"Babaanne ya! Büyük büyük de ne kadar büyük sanki?" diyerek çorbasından bir kaşık alıp ağzına götürdü gözleri ile Ali'yi seyrederken. Genç adam elindeki poşetlerle beraber evlerine doğru yürürken kendi erkek kardeşi Kerem araya girdi.
"Beş yaş var. Seninle benim aramda da beş yaş var. O zaman ben de sana abla demeyeyim?"
"Aaa! Küstaha bak!" diye kızdı Cavidan, herkes güldü onun bu çıkışına. Başkasına ağzına geleni söyleyen Cavidan, söz konusu kendisine gösterilmesi gereken saygı olunca değişiyordu. Herkese istediğini yapabilirdi ama kimse ona saygısızlık yapamazdı. Yapmayı da göze alamazlardı çünkü Cavidan burunlarından getirirdi, herkes biliyordu bunu.
Biraz sonra herkes masada yemeğini yerken Ali de üstünü değiştirmiş masaya gelip Cavidan'ın karşısına oturmuştu. Gülbeyaz Hanım ona da çorba koyarken o dönüp Cavidan'a bakmıştı. Uzun zamandır söylemediği o lakabı tekrar söylemesine bozulmuştu. Halbuki üstünden epey zaman geçince bir daha söylemez sanıyordu. Cavidan'ın gözleri kendisine bakan Ali'nin siyah gözlerini bulduğunda güldü ama gülümsemesi sevecenlikten uzak, şımarıkcaydı. Genç adam gözlerini ondan kaçırırken Cavidan onun bu üzgün haline şaşırdı, kızmış mıydı gerçekten yıllardır söylediği şeyi bugün de söyledi diye? Yanaklarının içini ısırıp uzun uzun genç adama bakıp birden sinirlenerek ayağıyla sert bir şekilde genç adamın bacağına vurdu. Kimse ona trip atamazdı. Genç adam kaşlarını çatıp çorbasından bir kaşık aldı ve genç kadının yaptığı şeyi görmezden gelerek kaşığı ağzına götürdü.
"İslerin nasıldı oğlum?" dedi masadaki sessizliği bozarak Hamit Bey. Ali babasına bakıp gülümsedi.
"İyiydi baba. Bu arada bugünlerde güzel haberler bekliyorum, size söylemek için de sabırsızlanıyorum."
"Allah Allah? Neymiş bu güzel haberin Ali? Merak ettik şimdi oğlum?"
"Daha erken söylemek için amca. Hele bir ben alayım da haberi size söylerim sonra." Cavidan kaşlarını çatıp genç adama baktı, bir parça ekmek kopartıp ağzına attı ve çiğnemeye başladı.
"Kız meselesi mi oğlum?" diye soran babaannesinin sesiyle ağzında çiğnediği ekmek bir anda boğazına kaçtı Cavidan'ın. Öksürerek suya uzanırken genç adama baktı. Ekmek yemek borusunu sanki parçalamıyormuş gibi bir acı bırakırken içinde, kalbinde de bir sızı hissetti. Bu eve, bu bahçeye bir yabancı girme ihtimali kötü yapmıştı onu. Buna alışabilir miydi, emin değildi.
"Kim bunu koca diye koluna takacak Allah aşkına babaanne? Kız gibi bu!" diyerek kalbindeki sızıyı bastırmak için güldü genç kadın. Meydan okurcasına Ali'ye baktı. Dişlerini sıkıyordu, her zaman traşlı olan pürüzsüz yüzünden, kasılan çenesinden bunu anlayabiliyordu. Onu sinirlendirirken içinin rahat ettiğini hissetti Cavidan.
"Sen kendine bak Cavidan Hanım. Beni koca diye koluna takmak isteyen kırk tane kız bulurum ben ama sen umutsuz vakasın! Evde kaldın şimdiden haberin yok. Şu elinin yüzünün haline bak! Yine ağaç tepelerinde dolanmışsın belli! Dolanmasan da hoş, bu çirkinlikle bu beceriksizlikle zor!"
"O önündeki çorbayı ben karıştırdım. Hem çorbamı ye, hem de bana beceriksiz de! Hem güzelim ben! Güzelim değil mi? Söyle, güzelsin de bana yoksa... Yoksa... Yoksa seni fena yaparım!"
"Hı, hı! Güzelsin..." dedi Ali dilinin ucuyla. Bu sefer dalgavari bir şekilde gülümseme sırası genç adamdaydı. Karşısında kızarıp bozaran genç kadını süzdü.
"Bu evde bir kıza nasıl davranılır kimse bilmiyor! Hele bu! Bu... Bu Ali! Beni deli ediyor." diyerek ayağa kalktı. Gözleri dolmuştu, sinirleri bozulmuştu. Herkes ona çirkin desindi ama Ali ona demesindi. İstemsizce öfkeleniyordu.
"Otur yemeğini ye Cavidan. Saçmalama!"
"Yemem ben bu adamla aynı masada yemek baba! Ayrıca bu eve yabancı birisi girmesin, o gitsin buradan!"
"Karımı senin gibi delinin yanına getirecek kadar henüz kafayı yemedim, merak etme Cavidan. Hem çocuklarım da senin gibi bir delinin yanında korkarlar..."
"Evlenip üzerine bir de çocuk yaptı. Evlenemezsin sen kimseyle!"
"Cavidan!" diye bağırdı annesi söylediği sözler üzerine. Genç kadın söylediği sözlerin saçmalığını fark edince kendine şaşırdı. Sahi ne ilgilendirirdi Ali'nin birisi ile evlenip evlenmemesi onu? Bir şey söylemeden masadan uzaklaşıp kendi evlerine girdi. Koşup yatağına yatarak sanki sabah az uyumuş gibi yorganı üzerine çekip gözlerini kapattı. Büyümek çok kötü bir şeydi. Ali evlenip giderse her ne kadar onu sevmese de kendini kötü hissederdi. Sonuçta onunla beraber büyümüştü ve çocukluğunu geçirdiği birisi hayatından çıkarsa içinde bir yerlerde bir boşluk olacakmış gibi hissediyordu.
*********
Sabah gün ışımadan ayağa dikildi genç kadın. Sorulması gereken hesapları vardı ve en iyi intikam herkes uyurken alınan intikamdı. Yatağından kalkıp üstünü giyinerek kendini evden dışarıya attı, sessizce bahçeyi geçip kendini sokağa bıraktı. Keyifle sekerek sokakta yürürken uzaktan gelen köpek havlamalarını takmayarak Kenan'ın evine doğru ilerledi. Kapılarının önüne gelince durup Kenanların evine ve etrafına baktı. Evden çıkmadan önce aldığı çivileri evin önünde park edilmiş arabanın lastiklerinin altına sıkıştırdı.
"Sen kimsin de bana laf atıyorsun acaba?" diyerek geriye döndü işini bitirip. Tekrar seke seke evlerine doğru uzanan sokağa saptı. In cin top oynuyordu dışarıda ama Cavidan'dı bunun burası, korkmazdı ki bir şeyden. Evlerinin bahçesine gelip bahçenin ortasında durdu. Ani bir kararla amcasının evine doğru yürüdü. Ali'nin yattığı odanın penceresinin önünde durup derin bir nefes alarak eliyle cama vurup tıklattı. Bir iki dakika bekledi, cam açılmayınca tekrar vurdu. Ellerini cebine koyup etrafına baktı. Birisi şu yaptığını görse Allah bilir ne düşünürdü. Tam tekrar vurmak için elini cama doğru uzatırken perde aralandı, camın ardından kendisine şaşkın şaşkın bakan Ali'ye camın kulpunu gösterdi. Genç adam uzanıp camı açtı ve gözlerini ovuşturup Cavidan'a baktı.
"Ne yapıyorsun sabahın köründe burada Cavidan?"
"Çirkin miyim gerçekten?" genç adam uykulu gözleriyle Cavidan'ın yüzüne, kahverengi gözlerine, saçlarına ve çizik çizik olan beyaz tenine baktı. Çirkin demek ayıp olurdu ona ama yine de Cavidan'ın yüzüne güzel olduğunu ciddi bir şekilde söylemek istemiyordu. Söylese onun saçma sapan şakalarına maruz kalırdı, bundan çekiniyordu.
"Git Allah aşkına Cavidan. Sabah sabah bunun için mi dayandın camıma?"
"Güzelsin de Ali, yoksa gitmem."
"Dedim ya akşam."
"Hayır, ciddi söylemedin. Ciddi ciddi güzelsin Cavidan de." diyerek beklentiyle genç adamın gözlerine baktı ama genç adamdan beklediği şeyi alamayacağını anlayınca ellerini yumruk yapıp tırnaklarını avucunun içine batırdı.
"Benim sözümün senin için bu kadar önemli olduğunu bilmiyordum Cavidan. Senin için bu kadar önemli miyim?"
"Lafını bil de konuş! Ne benim için önemli olacaksın be? Bana kimse çirkin diyemez! O yüzden yoksa... Yoksa beni ne ilgilendirir senin benim hakkımda ne düşündüğün? Güzel demeyecek misin sen şimdi bana?" Ali gülmemek için dudaklarını sıktı. Cavidan'ı böyle karşısında kıvranıyor olarak görmek gururunu okşamıştı. O burnundan kıl aldırmayan kız şimdi kedi yavrusu gibi gözlerinin içine bakıyordu beklentiyle.
"Demeyeceğim. Yalan söylemek istemiyorum." diyen Ali'nin yüzüne birden bir tokat patlattı genç kadın öfkeyle ve fırlayıp kaçtı. Ali bir an durup az önceki tokatın şokunu atlatmaya çalışırken bir yandan da Cavidan'ın bu güzellik meselesine neden bu kadar takıp sinirlenmesini idrak etmeye çalıştı. Cavidan'ın vurduğu yeri ovuşturup derin bir nefes alıp verdi, kalbinde anlamlandıramadığı bir sızı oldu. Herkese iyi davranırken Cavidan'a bu kadar kötü davranmak vicdanını sızlatıyordu belli ki.
Nasıl evden sessizce dışarıya süzülmüşse aynı şekilde sessizce eve sızmıştı Cavidan. Odasına geçip yatağına oturdu, sinirden zangır zangır titriyordu. O kim oluyordu ki kendisine çirkin diyebiliyordu?
"Küstah! Kendi kızlardan bile güzel! Kız gibi! Nazik Ali! Kız gibi Ali!"
Herkes sabah kahvaltıda masada buluşurken Cavidan önündeki tabağında bulunan zeytinleri bir ileri bir geriye çatalı ile yuvarlıyor, sessizce oturuyordu. Halbuki normalde konuşmadan duramazdı. Birilerine sataşır, dalga geçip gülerdi ama şimdi susuyordu. Bu susması Ali de dahil herkesin dikkatini çekmişti. Ali sebebini biliyordu ama yine de şaşırıyordu. Cavidan'ın kendi sözüne bu kadar önem vermesi ona garip geliyordu.
"Öğlen Fatmalar babasının kırkı için mevlit okutacakmış. Ben gelinlerle kızları alıp oraya gideceğim öğleden önce yardım etmek için. Siz de öğlen gelirsiniz..." dedi Pamuk Hanım. Beyaz yaşmağını düzeltti yaşlı kadın ve sonra dönüp Cavidan'a baktı.
"Cavidan seni uyarıyorum, bir edepsizliğini görürsem..."
"Yok babaanne, yapmam edepsizlik filan."
"Inşallah Cavidan bir yanlışını görmem! Şu Asude'nin tırnağı kadar bile olamadın. Örnek alsana biraz kuzenini..." Cavidan dönüp Asude'ye baktı, gülümsedi ona içten bir şekilde. Kendisini Asude ile kıyaslayacak değildi herhalde. Asude kardeşi gibiydi. Kızardı, dalga geçerdi ama kendisini onunla kıyaslayamazdı. Şimdi yukarda Allah vardı, Asude çok güzeldi, becerikliydi, elinden her iş gelirdi. Hem o kendisi gibi okulu da bırakmamıştı, okuyordu.
"Doğru babaanne, Asude kadar olamam ama hakkımı da yeme! Bende de iş var. En azından çorba karıştırabiliyorum." diyerek babaannesine göz kırpıp güldü. Yaşlı kadın da onun bu çocuksu haline gülümseyerek baktı. Kızıyordu, ediyordu da Cavidan olmasa bu evin neşesi olmazdı. O ne kadar büyürse büyüsün bu evin yaramaz kız çocuğuydu. Onu ağır başlı bir şekilde düşünemiyordu ama şımarık hareketlerine de çanak tutacak değildi.
Öğleden önce Pamuk, Gülbeyaz, Vildan Hanım, Asude, Asude'nin küçük kardeşi Selim ve Cavidan evden çıkarak Fatma Hanımların evine doğru yürüdüler. Selim Cavidan'ı zorlayarak küçük elleriyle genç kadının elinden tutup zıplaya zıplaya yürürken Cavidan da daha fazla dayanamayıp onun gibi sekmeye başladı. İkisi birlikte en arkadan kahkaha atarak gelirken önden yürüyen diğer kadınlar kendi aralarında konuşuyorlardı. Asude de onlarla beraberdi. Bir ara dönüp kendisine bakan Pamuk Hanım'ı bile takmadı Cavidan. Takmak istemiyordu, ciddi olmak, büyümek istemiyordu. Hep çocuk kalsaydı, olmaz mıydı? Bir istisna olsaydı kendi için...
Fatma Hanımların evine geldiklerinde hem dışarıda hem de içeride hummalı bir çalışma olduğunu görünce sıkıntıyla yanaklarını şişirdi Cavidan. O hazırlık yapmasını değil yemek yemeyi severdi. Belki sandalye, masa taşımak daha iyi olabilirdi onun için. Zira diğer işleri eline yüzüne bulaştırır, bir ton azar işitir, kadınların onaylamaz bakışları ile karşılaşırdı.
"Cavidan, sen Selim'e bak kızım. Çocuk ayak altında dolanmasın. Sen de dolanma, otur bir köşede." dedi Gülbeyaz Hanım ona yaklaşarak. Annesine o an minnetle baktı. Selim'in elini tutup bahçede bir köşeye oturdu. Tutup yanaklarını kızarana kadar sıktı çocuğun. Selim elinden kurtulmak için çırpınsa da bırakmadı çocuğu.
"Seni anneme söyleyeceğim Cavcav..."
"He, Cavcav'ını git söyle de daha çok sıkayım senin bu şişko yanaklarını!"
"Bırak beni! Kötü kadın!" Cavidan küçük bir kahkaha attı onun sözleriyle. İşte şimdi kötü kadın olmuştu. Çocuğu tutup kendisine çekerek kolunu ısırdı hafif bir şekilde. Kolunda iz bırakırken Selim ciyaklamaya başladı, bu Cavidan'ı daha da keyiflendirdi. Selim'in ciyaklamalarına Cavidan'ın kahkahaları karıştı. Bahçeye her çıkan onlara bakıyor, bazıları başını olumsuzca iki yana sallayıp cıklıyordu.
"Kız Cavidan! Kız! Kime diyorum ben?" diye bağıran babaannesine baktı. Ellerini beline koymuş, çiçekli eteğini bir kat yukarı katlamış, bluzunun kollarını dirseklerinin üzerine sıyırmış kendisine bakıyordu.
"Efendim babaanne?"
"Niye ağlatıyorsun çocuğu? Bırak yanıma gelsin?"
"Ee ben ne yapacağım o zaman?"
"Otur orada. Bir şey yapma! Gönder Selim'i." Cavidan çocuğu bıraktı ve poposuna bir tane vurdu. Selim koşarak babaannesine giderken Cavidan dudaklarını büzüp omuzlarını silkti.
"Aman, bücür! Hemen de mızmızlanıyor. İki dakika gülecektim şurada, çok gördüler." diyerek yerden bir çiçek koparıp ileriye doğru fırlattı. O sırada gözü Fatma Hanımların bahçesinden öfkeyle giren Kenan'a takıldı. Kenan'ın gözleri kendisini bulurken yutkundu Cavidan. Şeytan adam hemen nasıl da anlamıştı çivileri onun koyduğunu. Ayağa fırlayıp eve koşmak için yeltendi ama Kenan yoluna çıktı. Cavidan derin bir nefes aldı. Olduğu yerde durdu.
"Nasılsın Kenan?" diyerek sanki bir şeyden haberi yokmuş gibi ama yine de genç adamın yüzünde bir yumuşama olmadı. Aksine daha da sinirlendi.
"Cavidan kız olmasan senin kemiklerini kırardım!" Cavidan rahat bir nefes alıp verdi. En azından Kenan'ın ona vurma gibi bir girişimi olamayacaktı demek ki. Güldü genç adamın sözleriyle.
"Özür dileyeceğimi bekliyorsan yanılıyorsun! Hayatta dilemem! Laf attın, bedelini de ödedin işte! Ödeştik! Hadi şimdi naş naş!"
"Ödeşmedik Cavidan! Sırf güzel olduğunu söyledik diye arabamın bütün tekerlerini patlattın! Ama yine de sana kızamıyorum o kadar Cavidan."
"Bana kimse kızamaz zaten Kenan. Bu tatlı kız çocuğuna kim kızabilir ki? Hadi tamam, bunu dün için özür olarak kabul ediyorum. Bekleme yapma, burada şu an kadınlar var." diyerek işi dalgaya vurdu genç kadın gülerek. Kenan'ın bir anda değişen yüz ifadesinin farkında bile değildi. O öfkesi uçup gitmiş, yerine karşısındaki genç kadına olan hislerinin verdiği şefkat yerleşmişti. Halbuki buraya gelene kadar ona nasıl kızacağını tasarlamıştı aklında.
"Cavidan..."
"Ne? Ne istiyorsun? Bak para filan istiyorsan tekerlekler için hayatta vermem! Kendi suçunun bedelini ödedin. Öyle her önüne gelene de laf atmazsın bundan sonra."
"Her önüme gelene laf atmıyorum Cavidan. Sapık mıyım ben? Ben sadece güzel olduğunu bil diye şey ettim..."
"Bak hala... Kimse bana güzel diyemez Kenan efendi! Senin ne haddine bana güzel diye hitap etmek! Bak benim yine sinirlerimi tepeme çıkarma, uza git şuradan!"
"Cavidan hemen bir hiddetlenmesen olmaz mı?" diyerek etrafına bakındı genç adam. Yüzü kızarmıştı, mavi gözlerinin içi titriyordu.
"Cavidan!" diye bir tanıdık bir ses duyunca genç kadın sesin geldiği tarafa baktı. Ali bahçe kapısının önünde durmuş sorgularcasına ikisine bakıyordu. Cavidan panikleyerek birkaç adım gerileyip Kenan'dan uzaklaştı Ali'yi görünce.
"Efendim Ali?"
"Hayırdır?"
"Bir şey yok Ali abi. Cavidan'ı gördüm de bir halini hatırını sorayım dedim." diyerek araya giren Kenan'ın üzerinde gezindi Ali'nin bakışları. Derin bir nefes alıp verdi.
"İyi, öğrendin mi, nasılmış?"
"İyiymiş abi. Neyse ben gideyim? Öyle bir anneme bakmaya gelmiştim zaten. Hani sandalye masa taşınacaksa yardım edeyim diye ama gerek yokmuş." diyerek yalan söyleyen ve bahçe kapısına doğru ilerleyen Kenan'ın ardından bakakaldı Cavidan. Kenan kapıdan çıkarken Ali kolundan tutup kulağına eğilip bir şey fısıldayınca Cavidan tek kaşını kaldırıp merakla onlara baktı. Kenan geriye çekildi, yüzü düştü.
"Yok, yanlış yapmam abi." deyince Ali gülümsedi ve hafifçe sırtına vurdu genç adamın. Kenan başıyla selam verip uzaklaşırken Ali tekrar kendisine merakla bakan Cavidan'a döndü.
"Sen ne arıyorsun dışarıda? Girsene içeriye!" diye kızan genç adama baktı öfkeyle. Hala sinirliydi ona, hala gözlerinden ateş saçıyordu.
"Sana ne?"
"Beceriksiz! Almadılar seni içeriye dimi?"
"Seni alırlar içeriye. Girsene, sırıtmazsın da bu güzellikle. Kimse erkek olduğunu anlamaz..." diyerek dilini çıkartıp güldü Cavidan. Hayattaki en büyük eğlencesi, erkek güzeli Ali'yi sinirlendirmekti. Ne yapabilirdi ki? Ali de bu kadar güzel olmasaydı.
"Sen beni erkek olarak görsen ne olur görmesen ne olur Cavidan? Beni erkek olarak gören görüyor..." Cavidan'ın kaşları çatıldı. Eğilip yerden bir taş aldı eline ve Ali'ye fırlattı. Taş Ali'yi ıskalayıp yanından geçerek yola düştü.
"Pislik! Sapık!"
"Çiroz!"
"Çiroz mu? O ne be?"
"Güzel bir şey değil, merak etme..." diyerek güldü Ali ve yerden ikinci taşı alıp bu sefer bacağına isabet ettiren genç kadına baktı yüzünü buruşturup bacağını ovuşturarak.
"Seni var ya! Seni bir kaşık suda boğarım Alinazik!"
"Ali, oğlum! Şşt! Ne yapıyorsunuz siz? Koskoca insanlar... Kazık kadar oldunuz!" diyerek yanlarına koşup geldi Vildan Hanım. Başını iki yana salladı hareketlerini onaylamadığını belli etmek için. Sonra Ali'nin koluna girip Fatma Hanımların evine doğru çekiştirdi.
"Gel şöyle gör kızı Ali. Çok güzel kız! Hem edepli, saygılı da... Tam bize layık bir gelin olur." diyen yengesinin sözleri ile Cavidan'ın ağzı bir karış açıldı. İlk şoku atlatır atlatmaz eve doğru yürüyen anne oğulun peşine takıldı.
"Yenge Alinazik'i bir kıza vereceğini söyleme bana! Yazık değil mi kıza?" Ali onun sözleri ile kahkaha attı. Panik haline de şaşırdı bir yandan da genç kadının.
"Kızı alıyoruz Cavidan, oğlumuzu vermiyoruz."
"Yenge ya, bizim eve bu güzel Ali için kız mı alacaksınız? Bu yetmiyor bir de bundan olan ufak çocuklar mı masamızı saracak? Yapmayın, etmeyin! Bana acıyın!"
"Cavidan kızım, çekil! Allah Allah! Ne garip kızsın sen? Az rahat dur da Ali abine göstereyim şu kızı?" diyerek tutup Cavidan'ı durdurdu Vildan Hanım ve Ali'nin koluna girerek tekrar ilerlemeye başladı.
"Aha! Alinazik gitti valla!" diyerek olduğu yerde durup eve giren Vildan Hanım ile Ali'ye baktı şaşkınlıkla. Bir yandan da nefesinin daraldığını hissedip derin bir nefes aldı. Elini kalbini götürdü.
"Ben de panik atak var diyorum kimse inanmıyor. Ay, ölüyorum galiba! Neyse ben de gireyim, bakayım bari!" diyerek sekerek eve yürüdü, ayakkabılarını çıkardı. Girişte babaannesi ile karşılaştı, içeriye girebilmek için yeltendi ama yaşlı kadın koluna yapıştı.
"Nereye?"
"İçeriye. Alinazik'e kız bakıyorlar. Ben de bakıcam!"
"Edepsiz kız! Sen ne yapacaksın Ali'ye bakılan kızı? Çık dışarıya! Elin ayağın bir rahat durmuyor, bir şeyleri dökersin filan, Allah korusun!" diyerek elini kulağına götürüp çeken ve duvara vuran babaannesinin yüzüne baktı kendini acındırmak ister gibi ama babaannesi yemedi.
"Hadi, hadi!"
"Tamam bari nasıl oluyor bu işler onu görseydim babaanne. Bıraksana ya! Of! Ben meraklıyım, çatlarım biliyorsun. Hem biz görmeyecek miyiz kızı? Bizim fikrimizin bir önemi yok mu?"
"Cavidan şöyle uzaktan bir bakacak kıza. Sen girme araya kızım. Kızın da bir şeyden haberi yok, belli eder ürkütürsün kızı!"
"Ne demek kızın haberi yok? Hem ürkütürsün de nasıl bir tabir Pamukçum? İnek mi bu kız da ürkecek?"
"Bak bak! Benimle nasıl konuşuyor? Kız şu dilindeki maharet elinde olsa kırk kişi kapında kuyruk olmuştu. Bu gidişle başımıza kalacaksın. Sen Ali'nin değil kendi derdine düş azıcık! Koskoca kız oldun, elin bir iş tutmuyor. Okudun, elinde bir mesleğin var desek o da yok!"
"Kalbimi kırıyorsun babaanne."
"Kalbin mi var da kırıyoruz! Arsız! Bak hala gülüyor! Kız ne günah işledik de senin gibi bir deliyi Allah bize gönderdi?"
"Hala ne günah işledik diyorsun? Meraktan çatlıyorum da beni içeriye salmıyorsun! Kötü yaşlı bir cadı gibisin şu an gözümde!" diyerek güldü ve kolunu babaannesinin kurtarıp dışarıya kaçtı. Ayakkabılarını giyindiği gibi fırladı. Koşarak sokağa, oradan köyün deresine doğru ilerledi. Bir yandan gülüyor bir yandan da gözünden süzülen yaşları durdurmaya çalışıyordu. Alinazik nasıl kendisine kız bakabilirdi, aklı almıyordu.