6.BÖLÜM

2565 Kelimeler
Fiyasko tanışma yemeğinin üzerinden tam dört gün geçmişti ve o günden beri Samantha ve Deanna'nın arasında soğuk rüzgârlar esmekteydi. Sam'in misafirlerin önünde küçük düşürücü ve pervasızca konuşması yüzünden her ne kadar ona kızgın olsa da, aslında içten içe kızına hak veriyor ve ona yapılan bu hakareti kendisi de asla affetmiyordu. Ancak, nasıl olup da Samantha'nın gönlünü alabileceğini bilemiyordu. O gün akşam yemeğini dışarıda eski arkadaşlarıyla birlikte yemiş ve eve geç saatte dönmüştü Sam. Deanna ile mümkün olduğunca karşılaşmamaya özen gösteriyordu. Peder Agosto ile yaptığı konuşma sürekli hafızasındaydı. "Bu kızın üzerine fazla gidiyorsun Deanna." demişti sert bir sesle. " O yetişkin biri ve hayatıyla ilgili kararlara müdahale edilmesine ihtiyacı yok. Ayrıca bunu yapmamanı senden defalarca kez rica etmişti." "Haklısın ama korkuyorum Agosto. Onun da mutsuz bir evlilik yapmasından, hayatını mahvetmesinden korkuyorum." "Böyle yaparak da onu kaybetmekten korkmalısın. Geldiği günden beri huzursuz ve bunun tek suçlusu sensin." "Evet! Ama Adrian çok iyi bir genç adam. Aralarında iyi anlaşırlar diye düşünmüştüm. Küçük çocuğunun da sorun olacağını sanmıyordum. Sam çocukları çok sever, bilirsin. Oysaki Bayan Felix'i hesaba katmalıydım." Deanna, çok üzülüyor ve yaptığının bir hata olduğunu anlıyordu. Keşke zamanı geri alabilse ve kızının zor duruma düşmesini engelleyebilseydi. Yine de Samantha, neşesinden hiç bir şey kaybetmemiş gibi her gün Sue ile oyunlar oynayıp güzel vakit geçirmeye devam ediyordu. Tıpkı bugün olduğu gibi. Sergio, kamyonetiyle önce Carmen'i yardım etmesi için kendi kuaför salonuna, ardından da Sam ve Sue'yi şehir merkezine bırakmıştı. Kapıda onları karşılarken, Sam kamyonetten inmemiş, hatta yüzüne bile bakmamıştı. "İyi eğlenceler çocuklar." diye seslense bile bakmamıştı. Samantha, ailesine oldukça fazla değer veriyor ve her bir üyesini ayrı ayrı çok seviyordu. Ancak annesi Deanna, bu kez çok ileri gitmişti. 27 yaşında genç bir kadının evlenme kararına müdahale etmeye hiç mi hiç hakkı yoktu. Üstelik her ne kadar da bunu iyi niyetle yapmak istemiş ve başka bir çocuğuna yapmamışken. Bu dersi hak etmişti ve ailenin geri kalanı olmasaydı, daha o gün valizini alıp çoktan geri dönmüştü. Sergio, onları hurda kamyonetiyle Less caddesine bıraktıktan sonra iş için gitmesi gerektiğini söyleyerek yanlarından ayrılmıştı. Küçük Sue ile ilgilenmek Samantha'nın hoşuna gidiyordu. Sevgili küçüğünün şu sıralar ilgiye daha çok ihtiyacı olduğunu düşünüyordu. "Bugün ne yapmak ister siniz senorita?" Sue, son sözü üzerine güzel dişlerini göstererek gülümsedi. Elini tuttuğu Samantha'ya bakarak kaldırımda renkli dükkânların önünden geçiyorlardı. "Bana dondurma sözü vermiştin. Unuttun mu?" "Ah! Hayır tabii ki unutmadım. Ama önce sana güzel bir elbise almaya gidelim, ne dersin?" Sue, gözlerini üzerindeki rengi güneşten solmak üzere ve bazı yerlerinde tamir dikişleri olan, mavi eski elbisesine çevirdi. "İyi ama, babam bana doğum günümde zaten yeni bir tane alacak." Ah, bu küçük kız tam babasının kızıydı. Nasılda gururlu ve tok gözlüydü. Sam, onun bu davranışını içten içe takdir etti. "Doğum gününde yanında olamayacağım için bu elbiseyi sana ben almak istiyorum. Ne dersin? Baban da onun yerine sana başka bir şey alır." Sue, mahcup bir şekilde başını yere eğdiğinde, Samantha'nın içi burkuldu. Ellerini dizlerine koyup ona doğru yavaşça eğildi. "Sorun ne fındık faresi?" Sue, iri kahverengi gözleriyle ona dolu dolu bakarak, "Peki o zaman dondurma almaya paramız kalacak mı?" dedi. "Ah! Elbette." "Tamam o halde." Gülümseyen küçük kıza aynı şekilde karşılık verdi Samantha. Sue, çok tatlı ve akıllı bir kızdı. Sergio, böyle duyarlı bir evlada sahip olduğu için gerçekten çok şanslıydı. El ele yürümeye devam ederken, camekânlı dükkânlardan birinden aniden çıkan kişiyle bir anda karşı karşıya geldiler. Adrian, hayranlıkla onu tepeden tırnağa süzdükten sonra elindeki paketlerle yanlarına geldi. Kahretsin! "Selam!" "Selam" dedi Samantha. Bu karşılaşmadan hoşlanmadığını belirterek bakışlarını kaçırmaya çalışıyordu. Nereden çıkmıştı şimdi bu adam? "Nasılsın Samantha?" "İyiyim teşekkürler." "Alış verişe mi?" "Hı-hı!" diye mırıldandı Sam. Genç adam gözlerini bir saniye bile ondan ayırmıyordu. Ve bu Samantha'nın hiç ama hiç hoşuna gitmiyordu. Huzursuzca yerinde kıpırdandı ve gitmek için hareket edeceği sırada, "Şey, " dedi Adrian onu kolundan tutarak. Samantha önce tuttuğu eline ardından da yüzüne kaşlarını çatıp baktığında, elini çekmek zorunda kaldı. "Iıı. Senden geçen gün için annem adına özür dilemek istiyordum. O... O bazen pek ne dediğini bilemez." Adamın konuşurken kekelemesi komiğine gitmişti ama bunu belli etmemek için, yüzünü hiç değiştirmedi. "Önemli değil. Bilirsin ebeveynlerimizi kendimiz seçemeyiz. “diyerek omuz silkti. "Bu senin suçun değildi." "Haklısın." diyerek başını önüne eğdi Adrian ve hafifçe gülümsedi. "Belki seninle tekrar -" "Hiç sanmıyorum," Samantha ne söyleyeceğini anlamıştı ve bu yüzden ona fırsat vermeden hızla sözünü kesmişti. Onunla tekrar buluşmak istemiyordu. Onunla buluşmak demek, ona ümit vermek demekti. Bu, isteyeceği en son şeydi. Küçük Sue'nin şaşkın bakışları arasında, "Üzgünüm ama bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum. Bir kaç gün içinde iznim bitiyor ve Los Angeles'a geri dönüyorum. Seninle karşılaşmak güzeldi. Ve...olanları dert etme. Bizim biraz acelemiz var, gitmek zorundayız. İzninle." diyerek hızla sözlerini sıralayıp yanından ayrılırken, genç adam "Pekâlâ" der gibi bir şeyler mırıldandı ve salına salına yürüyen güzel Samantha'nın arkasından iç geçirerek baktı. Ne olursa olsun onu tekrar görmeliydi ve bu sefer kesinlikle yanlarında Sonia olmadan. Çocuklar için hazırlanmış rengârenk mağazaların birinden, pembe, etekleri fırfırlı ve belinin arkasında kocaman bir fiyongu olan güzel elbiseyi aldıklarında, Sue çok mutlu olmuştu ve Samantha'ya teşekkür etmek için, boynuna sarılıp defalarca onu öpmüştü. Sonrasında ellerinde büyük çikolata parçacıklı enfes dondurmalarla gezintilerine devam etmişlerdi. Görkemli bir kilisenin önünden geçerken duraksadıklarında Sue, Samantha'nın büyük binanın çatlamış duvarlarına neden dalgın gözlerle baktığına, bir türlü anlam verememişti. Samantha, babası Peder Agosto'nun eskiden görev yaptığı kilisenin mimarisini incelerken derin bir iç çekti. Renkli vitray camları ve mermer taş duvarlarıyla yıllara meydan okurmuş gibi güçlü ve heybetli görünüyordu. Kilise adını, şehrin 11 kez cumhurbaşkanı ve diktatörü olan, 19. Yüzyılın başlarında doğu A.B.D halkının Texas henüz Mexica sınırları dâhilindeyken şehre yerleşip, topraklarına göz dikerek halka direniş gösterirken, İspanyol halkına destek sağlayan Antonio Lòpez de Santa Anna'dan almıştı. Antonio Lòpez'in idaresindeki halk, bu direnişle başa çıkamayınca, 2 Mart 1836'da Texas, Meksika'dan bağımsızlığını ilan etmek zorunda bırakılmıştı. Bu kilise, o dönemden sonra şehre yerleşen İspanyol Misyonerleri tarafından yaptırılarak günümüze kadar ulaşmıştı. Kiliseye bağlı bir de yetimhane vardı. Sue'nin annesi Maria da bu yetimhanede büyüyen çocuklardan biriydi. Annesizliği yaşayan birinin çocuğunu annesiz bırakabilmesi kadar kötü bir ironi olamazdı. Sue'nin tuttuğu elini çekiştirmesi ile kendine geldi. "Ben yoruldum, Sam." "Tamam canım, hadi gidip bir yerlerde oturalım." Aralarında geçen diyalogdan sonra bir kafede dinlenmek için, tarih yatan binanın önünden hızla geçip gittiler. ...... Akşam yemeğinden sonra üst katta tam bir kız kıza parti vardı. Müzik son ses açılmış ve çalan çılgın şarkılarla birlikte Carmen ve Samantha ellerinde birer tarakla sözlerine eşlik ederek delicesine tepinmeye başlamışlardı. Küçük Sue yatakta bağdaş kurmuş, iki dans eden kadını el çırparak neşeyle izliyordu. Mutlu ve kaygısız görünüyorlardı. (Müzik için tıkla ==>) "Hadi Sue, sende gel!" Don Omar'ın yerinde oturtmayan şarkısına dayanamayıp eşlik eden Sue, minik kalçasını da Samantha gibi kıvırmaya ve sallamaya çalışırken oldukça eğleniyordu. Bir sağa, bir sola, sonra dön ve tekrarla. Yüksek volüm ve bas kulaklarının zarını tekmelerken, oldukları yerden tüm enerjileriyle zıpladılar. Hem şarkı söyleyip hem de dans etmek ne kadar yorucu olsa da hepsi saf mutlu görünüyorlardı. Gerçekten mutlu. Ta ki, bir kaç dakika sonra Samantha arkasını dönüp de Sue'yi yerde dizlerinin üzerine çökmüş öksürürken bulana kadar. Dansı bırakıp, elindeki tarağı bir kenara fırlatarak hızla yanına koştu ve küçük kızı kollarının arasına aldı. "Hey! Sue iyi misin?" Carmen, hemen müziği kapatarak yanlarına koştu. Yüzü ve gözaltları morarmaya başlayan kızı dehşet içinde izledi. Sue, öyle sık öksürüyordu ki artık nefes alamaz hale gelmişti. Tıpkı bir astım hastası gibi sürekli hırlıyor ve iki eliyle boğazını tutarken, gözlerinden yaşlar gelmeye başlıyordu. "Lanet olsun neler oluyor?" dedi Carmen. Samantha ise onu duymazdan gelerek hızla küçük kızı kucağına aldı ve ayağa kalktı. Carmen kapıyı açmakta ona yardım etti ve yüksek sesle bağırmaya başladı. "ANNE! BABA! SERGİO!" Samantha merdivenlerden inerken, Sergio başta olmak üzere ailenin hepsi ayaklanmıştı. "Sue!" diye seslendi Sergio, Samantha'nın kollarında öksürükten hırlayan kızını görünce. "Çabuk ol Sergio! Buzluğu aç hemen!" "Ne?" dedi genç adam anlamamış gibi afallayarak. "Soru sorma Sergio, dediğimi yap!" Genç adam dediğini yaparak, buzdolabının dondurucu bölümünün kapağını açtı ve Samantha'ya yardım ederek Sue'nin minik bedenini havaya kaldırdı. Dolaptan gelen saf soğuk ve karlı hava dalgası küçük kızın morarmış yüzüne vururken Samantha seslendi. "Hadi Sue! Nefes al! Derin derin, hadi!" Küçük kız bilincini yitirmediğinden dediğini yapmaya çalıştı bir kaç başarısız denemeden sonra, yavaş yavaş ciğerlerine soğuk havayı çekmeyi başardığında öksürüğü hafiflemeye ve düzenli soluk alıp vermeye başlamıştı. "Tanrıya şükür!" dedi Deanna. Peder Agosto'nun kollarının arasında korkudan titreyerek. Zavallı yaşlı büyük baba Adolfo da çaresizce küçük kıza yapılan müdahaleyi izliyordu. Samantha ile bir kez daha gurur duymuştu. Ailesinin bir üyesinin ilk yardım konusunda bilgili olması gerçekten de iyi bir şeydi. Sergio'nun, korkudan yüzü bembeyaz olmuş, kendine gelmekte olan kızını kollarının arasına alarak, sakinleşmesini beklerken bir bebek gibi sallayarak saçlarını öpüp, okşuyordu. Samantha da en az Sue kadar yorgun düşmüş, olduğu yere çökmüştü. Tüm aile büyük bir facianın eşiğinden dönmüş kadar şaşkın ve bitkindi. Hayatı umursamaz görünen Carmen'in gözlerinde bile bu endişeyi görmek mümkündü. Nasıl öyle olmasındı ki? Küçük kız neredeyse ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide gidip gelmişti sanki. Uyuyan kızını, sessizce yatağına yatıran Sergio, kapıya yaslanmış onu izleyen Samantha'nın farkındaydı. "Onun nesi var Sergio?" "Ne?" "Hadi ama..." dedi Sam, kavuşturduğu kollarını çözerek odadan içeri girip. "Bana yutturabileceğini mi sanıyorsun?" Sergio, başını yere eğdi ve küçük kızının huzurla uyuduğu yatağının kenarına çöktü. "Geçtiğimiz kış, okulda beysbol seçmelerine katılmak istemişti. Bende buna izin vermiştim. Bu akşamkinden daha kötü olmuş koşarken. Okul revirine ve oradan da hastaneye kaldırılmış. O sıralar Maria ile aramız bozuktu yine ve bir arkadaşında kalmaya gitmişti. Bu yüzden okul direk olarak beni aradı. Bende işi gücü bırakıp hemen hastaneye koştum. Sue, yapılan müdahaleden sonra nihayet kendine gelmişti... Neyse ki gelmişti." Genç adamın gözleri bulutlanınca Sam, yatağın karşısına çökerek onun yüzüne dikkatlice baktı. "Sebebi neymiş?" Sergio başını kaldırıp da ona baktığında gözyaşları akmamak için göz pınarlarında tutunmakta zorlanıyor gibi titriyordu. "Kalbinde delik varmış. Hem de üç tane." Yüce Tanrım! "Olamaz!" dedi fısıltıyla Samantha, elini küçük kızın saçlarında gezdirdi. "Ameliyat gerekiyor Sergio, bunu neden bana daha önce söylemedin?" "Doktorlarda öyle söyledi. Ama bu biraz pahalı bir ameliyat Sam. Sigortam yok biliyorsun. Ayrıca çocuk fonu masrafların yalnızca bir kısmını karşılıyor. Bunu sana söylemedim çünkü senden yardım isteyemezdim.. Zaten aldığın maaşın hemen hemen yarısını her ay bize gönderiyorsun. Daha fazlasını istemek haksızlık olurdu." "Şimdi saçmalıyorsun işte! Ben bir hastanende çalışıyorum unuttun mu? Sana bu konuda benden daha fazla kim yardım edebilirdi ki? Hem Sue'nin benim için ne kadar değerli olduğunu bilmiyor musun? Onun bu şekilde yaşamasına izin verir miyim sanıyorsun? Derhal ameliyat için araştırmaya başla ve en iyi doktorları bul Sergio. Para işini de dert etme! Bir şekilde hallederiz." Sergio, Samantha'nın elini tutarak, ona minnet dolu gözlerle baktı. "Sen bir iyilik meleğisin Sam. Gerekirse kamyonetimi satar, yine de onu iyileştirmek için elimden geleni yapardım. Tabi o hurda yığını para etseydi. " Samantha, buruk bir şekilde gülümsedi. "Sen de harika bir babasın Sergio. Sue, senin gibi bir babası olduğu için gerçekten çok şanslı." "Keşke" dedi Sergio, "Keşke annesi tarafından da şanslı olsaydı." "Maria'nın bu hastalıktan haberi var mı?" Samantha bunu merak ediyordu. Çünkü her ne olursa olsun, hiç bir anne evladını böyle hastayken bırakıp gitmezdi. Sergio'nun rahatsız olmuş halinden biraz şüphelendi. "Ona anlatmadın, öyle değil mi?" Kafasını olumsuz olarak salladığında Samantha, ağzından küçük bir küfür savurdu. "Bunu nasıl yaparsın Sergio? Kızının durumunu bilmek Maria'nın en doğal hakkı." Sergio, bir fısıltıyı andıran sesiyle, "Asla!" dedi. "O, kızımı hak etmiyor!" "Kızınız Sergio." diye düzeltti Samantha. "Sue ikinizin kızı. Bu haksızlığı ona yapmış olduğuna inanamıyorum." "O günden sonra bir daha hiç böyle bir kriz geçirmemişti ve bir kaç ilaç tedavisiyle artık daha iyiydi. Sadece fazla koşmaması ve yorulmaması gerekiyordu, hepsi bu." "O küçücük bir çocuk. Ondan bunu yapmasını beklemek bile büyük haksızlık. Bir daha ne zaman bu yaşında olabilecek ve koşup oynayabilecek söylesene bana? Üstelik her an hayatı pamuk ipliğine bağlı." "Haklısın!" dedi Sergio, eğdiği başını kaldırmayarak. Kızının hastalığına daha çok önem vermeliydi. Ne yapıp edip bu ameliyatı yaptırmalıydı. Lanet olasıca para! Hayatındaki her şeyi mahvetmekte üstüne yoktu. Karısını ondan aldığı gibi kızını da almasına asla izin vermeyecekti. Ne pahasına olursa olsun buna izin vermeyecekti. ..... San Antonio'nun sakinliğinden, şehrin keşmekeşliğine giriş yapmak pek de hoş sayılmazdı. Los Angeles trafiği her iş günü olduğu gibi, bugünde yoğundu. Aklı hala ailesindeydi. Dönüş yolu boyunca küçük Sue ve Sergio'yu düşünmediği tek bir an bile olmamıştı. Ondan yakın zamana kadar iyi bir haber almalı ve o zamana kadar da bir yerlerden para bulmalıydı. Annesi Deanna ile de dargın ayrılmamış, dönüşte ona sıkı sıkıya sarılmıştı. Deanna yaptığı hatayı anlamış ve sarılırken defalarca özür dilemişti. Hayat öyle kısaydı ki, sevdiklerinizi en son ne zaman göreceğinizi asla bilemezdiniz. Küçük, pembe renkli vosvosunu hastanenin kapalı otoparkına park ettikten sonra, hızlı adımlarla merdivenleri çıkarak ana giriş kapısına yöneldi. Gördüğü herkese selam vererek neşesinden en ufak bir şey kaybetmemiş halde büyük dönen kapının yanındaki danışmaya doğru yürüdü. Bankonun arkasında, sadece kafasının üst kısmı görünen ve saç topuzundan tanıdığı Patricia'yı korkutmak için birden öne doğru eğildi ve yüksek sesle bağırdı. "Günaydın Pat!" Evrakların arasına gömülmüş olan Patricia, sandalyesinde zıplayarak irkildi ve gözlüklerinin üzerinden ona dik dik baktı. "Tanrı aşkına Sam, öyle pat diye gelinir mi? Sayende ömrüm kısaldı." Samantha kahkahalarla gülerek yaslandığı bankodan ona doğru uzanıp yanaklarını sıktı. "Korkuttum mu seni?" Patricia, bozulmuş gibi numaradan bir bakış attı fakat sonra gülümsedi. "Seni özlemişim." "Bende!" "Şu an sana sarılmayı çok isterdim ama, mola saatini beklemek zorundayız. Cadı Sharon her an bir yerlerden çıkabilir diye ödüm kopuyor. Sabah sabah yediğim çöreğin üzerine bir de fırça yemek istemiyorum." Samantha, etrafına bakınıp acaba şu Sharon denen kadını görebilir miyim diye bir göz gezdirdi. Ama sonra umursamadı. "Al bakalım," dedi Pat. "Bugünkü ameliyat listen." Samantha, eline aldığı listeyi incelerken teşekkür edip ayrılacağı sırada, Patricia kulaklığından yeni bir haber almış gibi heyecanla ona döndü. "12 numaralı ameliyathanede acil kurşunlanma vakası." "Tamam." dedi Sam ve hızla yanından ayrılıp üzerini değiştirmek için soyunma odasına koşturdu. İşte başlıyoruz, dedi kendi kendine. Hayat dışarıda nasıl akarsa aksın kesinlikle hastanelerde daha hızlı akıyordu. Zamana karşı olan yarış, tüm doktor ve personelin üzerindeki baskıyı sürekli arttırıyordu. Yetişmeleri gereken bir parti ya da sıradan bir iş değildi. Onlar Azrail’in gerisinde kalmamak için adeta zamanla savaşıyorlardı. Mavi ince kumaştan oluşan, pantolon ve kısa kollu V yaka gömleğini giydikten sonra çağrı cihazını beline ve bonesini topladığı saçlarını içine alacak şekilde başına yerleştirdi. Ayağındaki topukluları çıkararak beyaz Converselerini giydi. Telefon ve anahtar gibi şahsi eşyalarını da dolabına giysilerinin yanına koyup kapısını kilitledikten sonra, personel asansörüne binerek hızla on iki numaralı ameliyathaneye ilerledi. Yakasına taktığı S.SİMPSON rozetinin yanında, boynunda sallanan giriş kartını kapıya okuttuktan sonra, buz gibi ameliyathanenin girişine adım attı. İşte, ölümle kalım arasındaki savaşın cephesine gelmişti. Burada insan ya kazanırdır, ya da ilelebet kaybederdi. Sterilize olmak için ellerini özel solüsyonla yıkadıktan sonra, mavi anti-bakteriyel ışıktan geçerek galoşlarından çıkan hışırtı sesleriyle ameliyathaneye girdi. Doktorlar, yardımcı hekimler ve intern(stajyer)lerden olduğunu tahmin ettiği bir kaç meraklı bakışın arasında hastaya yaklaştı. Operasyonu gerçekleştirecek olan doktorun arkası dönüktü ve onu henüz görmemişti. Herkes gibi oda ağzını, sadece gözlerini ortada bırakacak şekilde sıkıca örttü ve vereceği ilaç dozunu ayarlamak için elindeki çizelgesine bakarken bir yandan doktorla sorumlu hekim arasındaki konuşmayı dinliyordu. "Hastanın durumu?" "24 yaşlarında yetişkin erkek. Soygun sırasında, polislerle girdiği çatışmada göğüs kafesine aldığı üç kurşunla aşırı kan kaybetmiş. Kurşunlardan biri sağ akciğerinde, diğer ikisinden biri kalbe yakın boşlukta. Öteki ise kalbinde." "Hâlâ yaşadığı için şanslıymış," dedi doktor, oda kadar soğuk sesiyle. "Kan grubu?" "0(Sıfır) Negatif" "Kan takviyesi?" "Hazır!" "Nabız?" "Düşük" "Hadi başlayalım!" dedi doktor. Sam'in bu sesi nereden hatırladığını düşündüğü sırada. "Ne duruyorsunuz hastaya gerekli narkozu verin hadi." "Ah! Elbette efendim!" Samantha bir anlık şaşkınlığı üzerinden attıktan sonra, hemen işine odaklandı ve hastanın, açılan damar yoluna ilaç vermek için sedyeye yaklaştı. İşte o anda çakıştığı yeşil gözlerle olduğu yerde kala kaldı. Aman Tanrım bu o!
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE