Shakira'nın Whenever şarkısının nakaratı, büyük bir tempoyla çalmaya başladığında Samantha, zorlukla tek gözünü açmaya çalıştı. Sabahın köründe arayan kişiye söylenerek etrafına bakınmaya ve telefonunu koyduğu komodine uzanmaya uğraştı, fakat vücudunda hissettiği ağırlıkla yerinden dahi kıpırdayamıyordu.
Bu da ne?
Carmen'in bacağının büyük bir kısmı, karnının üzerinde duruyordu ve neredeyse kulakları sağır edecek melodilere karşı bile bir ölü kadar tepkisiz yatıyordu. Diğer eliyle onu rahatsız etmeden bacağını üzerinden kaldırmayı denedi.
"Of! Lanet olsun Sam, kapat şunu!"
Genç kızın homurdanmasını duymazdan gelerek, parmak uçlarıyla titreyen ve son ses çalan telefona uzanmak istedi.
Ah! Hayır olmuyor
"Şu bacağını çeker misin üstümden?"
Carmen, oflayarak bacağını çekip, başını yastığın altına gömdüğünde, nihayet evi ayağa kaldıracak zil sesini susturmayı başarmıştı.
"Dilerim, beni bu saatte uyandıracak kadar önemli bir şeydir, Patricia"
Patricia, Los Angeles’ta High Quality Medical Hospital santralde görevli, kendi halinde bir sekreterdi. Girişin hemen yanında danışma adı verilen ve gelenlere Hoş geldiniz derken bile kendinizi tepeden bakılmış gibi hissettiren yerlerden birinde dururdu. Gerçekte böyle şeylere aldırış eden ve aşağılık kompleksi olan kızlardan biri değildi. O, daha çok işini severek yapan ve en güncel dedikoduları alabileceğiniz adeta ayaklı bir gazete gibiydi.
"Günaydın Sam."
Sinirlenmişti ve gözlerini pencereden vuran ışığa siper etmek ister gibi tek koluyla kapatarak konuşuyordu, güneşin çatı katını kavurmasıyla oda daha da ısınmış, dönen tembel vantilatör bile küçük odayı serinletmekte yetersiz kalmıştı.
"Ne vardı?"
"Ah! Sabahları çekilmez olduğunu unutmuşum, ancak saat öğlene gelmek üzere,"
"Olabilir. Tanrı aşkına Pat, şu an tatildeyim."
"Hastane satıldı, belki bilmek istersin diye düşündüm"
Uzun bir süre sessizlik olunca, Patricia şüphelenmişti.
"Sam! Uyuyor musun?"
"Hıı?"
"Hastane diyorum, hani şu çalıştığımız yer. Sa-tıl-dı."
"Hı hı."
Hastanenin canı cehennemeydi, şu an tek düşündüğü şey, tatlı uykusunda kaldığı yere geri dönmekti.
"Böyle bir haber karşısında hâlâ uyuyor olamazsın öyle değil mi?"
Samantha, sıkıntılı bir nefes vererek yatağın içinde doğrulmaya çalıştığında, Carmen pikeyi kendi üstüne çekince zavallı Sam'in üzeri açıkta kalmıştı.
"Anlaşıldı. Uyku yok bana. Ne var bunda Pat? Bu söylenti uzun zamandır ortalıkta dolaşıyordu zaten," diyerek yataktan baygın gözlerle ayağa kalktı. Ahşap zemine değen ayak parmaklarını gevşetmek için bir kaç kez oynattı. Boğazı kurumuştu. Bir şeyler içmeliydi.
"Ortaklardan birinin oğlu ve yeni ekip bu sabah geldi. Tanrım, hepsi birbirinden garip tipler, ama ben en çok hastane sahibinin oğlu, Dr. Clark Robinson'u beğendim. Adam çok eğlenceli bir tip Sam, çok da yakışıklı" derin bir iç çekti Patricia.
"Hı. Hı"
Sam, bir elinde telefonla yarı uykulu bir halde odanın kapısını açtı, düşen geceliğin askısını omzuna çekip, esneyerek merdivenleri inmeye başladı.
"Anladım Dr. Clark. Eee?"
"Bir de Sharon adında bir kadın, o da aynı adamın kızıymış, kadını bir görsen burnu Kaf dağında sanki, kendini beğenmişin teki. Ayrıca çok suratsız biri. Bizim kızlar onun bir estetik mucizesi olduğunu düşünüyor, bence de fazlasıyla yapmacık,"
Şu an yüzünü buruşturduğuna adı üstüne yemin edebilirdi.
"İlk günden tüm personeli haşladı resmen. Hastanenin halkla ilişkiler ve muhasebe bölümünden sorumlu olacakmış ve gerekirse tüm ekibi yenileyeceğiyle ilgili bir sürü tehditler savurdu. Abisiyle yakından uzaktan alakası yok, çok gıcık bir kadın."
"Anlıyorum" basamakları inerken gözleri bulanık görüyordu ve hâlâ esniyordu. Bir ara ayağı takıldı ve son basamaktan düşmemek için ahşap tırabzana sıkıca tutunurken bacağını çarptı.
"Ah! Demek öyle," ayağını ovalıyordu.
"Evet, ve bir de şey, eee yeni bir kalp cerrahı var. Onunda Sharon denen sürtükten aşağı kalır bir yanı yok aslında, yani çok soğuk. Adam tam bir buzmatik, fakat bir film yıldızı kadar da karizmatik."
Merdivenlerin bitiminde, sola mutfak tarafına doğru döndü ve lavabodaki musluğu açarak, akan sudan avucuyla su içmeye başladı. Bu iyi gelmişti işte. Boğazından aşağı inen soğukluk onu biraz kendine getirmişti. Musluğu kapattıktan sonra, elinin dışıyla ağzının kenarını sildi.
"Morgda çalışması daha iyi o zaman" dedi Sam, poposunu kaşıyarak. Gece, açık kalan pencereden içeri sızan bir kaç sivrisinek onu rahat bırakmamıştı anlaşılan.
Lavabonun yanındaki tezgâhta, yeni pişmiş çörekleri görünce acıktığını hissetti ve bir tanesini alarak ısırdı. Bu midesindeki gurultuya iyi bir cevap gibiydi.
"Ciddiyim Sam, burada her şey çok karıştı. Geldiğinde şaşırma istedim"
O anda arkasını dönen Samantha, Deanna, Agosto ve iki çift yabancı gözün onu izlediğini görünce, yarı açıkgözleri şaşkınlıktan yerinden çıkacak kadar büyümüştü.
"Aman Tanrım!"
"Eh bu tepki için biraz geç oldu tabi ama, değdi doğrusu." dedi, Patricia alaylı bir sesle.
"Ben seni sonra ararım Pat, şimdi kapatmam gerek"
Karşı taraftan yanıt beklemeden, telefonu hızla kapatarak çiğnediği lokmayı güçlükle yuttu.
Annesinin gözleri onu öldürecekmiş gibi bakıyordu, babası ise daha çok acır gibiydi. Tanımadığı kişilerden küt ve siyah saçlı kadın, tepeden tırnağa kadar katı ve soğuk bir şekilde onu süzünce, Sam nasıl göründüğüne bakmak için kafasını eğdi ve ne durumda olduğunu görünce, başını kaldırarak tekrar yutkundu. Beyaz üzerine kırmızı öpücük baskılı bir gecelik vardı üzerinde, ip askılı ve üstelik dizlerinin bir karış üstünde ayrıca oldukça açık bir göğüs dekoltesi olan. Ve en kötüsü de içine sutyen giymemiş olmasıydı sanırım, göğüs uçları ereksiyon halindeydi. Saçları ise uyandığında oldukça berbat durumda olurdu.
Hepsi şok olmuş gibi onu izliyordu ki, Deanna hemen yerinden kalkarak hızlıca Samantha'nın yanına geldi ve önüne geçerek sanki görüntüsünü gizlemeye çalışır gibi dikildi.
"Tatlım, misafirlerimiz var. Yukarı çıkıp üstünü değiştirirsen iyi edersin." fısıltılı sesi duyulmuş olacaktı, misafirlerden erkek olanı gülüşünü saklamak için elini kullanmıştı.
Bu gelenler, Deanna'nın akşam yemekte bahsettiği Felix ailesi olmalıydı. Sergio kahvaltıya geleceklerini söylediğinde şaka yapıyor sanmıştı. Ağzında özür diler gibi bir şeyler geveleyerek, hızlıca geldiği merdivenlerden yukarı çıktı. Basamakları birer ikişer koşarak odasına girdi ve sesli bir şekilde kapıyı kapattı.
"Ne oluyor ya? Uyumaya çalışıyorum burada."
Kapının arkasına yaslanmış halde "Lanet olsun! Lanet olsun!" diye mırıldanıyordu Samantha. Şu an hiç de Carmen'i umursuyormuş gibi görünmüyordu. Daha çok hortlak görmüş gibiydi.
Başını yastıktan kaldırarak, kısık gözlerle ablasının beyaza dönmüş yüzünü inceledi.
"İyi misin sen?"
"Hayır değilim, hiç iyi değilim"
Şimdi de odanın içinde kendi kendine konuşarak dolanmaya başlamıştı.
"Sam, ne oldu?"
Carmen, yataktan doğrularak ablasının bu saatte odanın içinde deli danalar gibi dolaşmasının sebebinin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Gelmişler, aşağıdalar."
"Kim gelmiş?"
"Sam?"
"O işte, Deanna'nın yemekte bahsettiği adam, yanında da bir kadın var."
Carmen, duyduklarından sonra kahkahalarla gülmeye başlamıştı. Ve bu gülüş, Samantha'nın gerilen sinirlerine hiç iyi gelmiyordu.
"Kes şunu!"
"Ne yani?" dedi Carmen kahkahasının arasında işaret parmağını ona doğrultarak.
"Onların karşısına bu vaziyette mi çıktın sen?"
Gülmekten, karnı ağrımış gibi elleriyle göbeğini tutmuş yatağa uzandı genç kız. Hâlâ hız kesmeden gülmesi, Sam'i çılgına çevirmişti.
"Sana kes şunu dedim Carmen, kahretsin nefret ediyorum bu işten. Deanna neden benimle bu kadar uğraşıyor ki?"
Carmen, yanıt veremeyecek durumda olduğu için seviniyordu aslında. Onun saçma teorilerini dinleyecek durumda değildi. Ama bu duruma düşmesinde onun da bir payı olduğunu biliyordu. Sergio gibi, onunda talihi evlilikten yana gülmemiş, on sekiz yaşında yaşıtları gibi üniversiteye gitmesi gerekirken, koca yolu bekleyen bir miskine dönüşmüştü. Deanna da bundan korkuyordu.
O gülmeye devam ederken Sam, üzerindeki gecelikten kurtuldu ve savurarak yatağa gömülmüş kıkırdayan kardeşinin üzerine fırlattı. Carmen bundan hiç etkilenmişe benzemiyordu. Valizin içinden kısa bir kot şort üzerine de ekoseli kırmızı bir kısa kollu gömlek geçirdi. Ayağına giydiği sandaletlerle banyo aynasının karşısına geçti. Yüzünü yıkadı ve saçlarını gelişi güzel taradı.
Odaya döndüğünde Carmen hala yataktaydı.
"Kalkmayacak mısın?"
"Niye ki?" diyerek omuz silkti Carmen.
"Benim için gelmediler."
Samantha gözlerini devirerek, ona daha fazla laf yetiştirmemek için hızla odadan çıktı. Kapıyı örttükten sonra merdivenlerin başında derin bir nefes aldı ve aşağıya inmeye başladı.
Cam kenarındaki masanın akşamdan kalır yanı yoktu ve Deanna'nın fazlasıyla özenerek hazırladığı belliydi. Az önce inerken dikkat etmemişti ama her şey çok önceden hazırlanmış görünüyordu. Bir kaç basamak sonunda koltuklarda yan yana oturan Felix ailesini ve onu hayranlıkla izleyen Bay Felix'i gördü ve istemese de nezaketen gülümsedi.
Deanna ve Agosto da karşılarındaki tekli koltuklarda oturuyorlardı. Aralarında eski, kapakları camlı bir ahşap tabak dolabı duruyordu ve önlerinde ise uzun mermer bir sehpa. Belki Samantha'dan bile daha yaşlı olan eşyaların arasında ona bakanları selamlayarak yanlarına gitti. Çay servisi erken başlamışa benziyordu.
"Ah! İşte güzel kızım Sam, kolay kolay uyanamadığı için az önce kendinde değildi." dedi Deanna, "Şimdi harika görünüyor öyle değil mi?"
"Harika!" gibi bir fısıltı duyuldu genç adamdan. Samantha ona dönüp baktığında adamın ona iç geçirerek bakmasından hiç hoşlanmamıştı.
Esmer, ensesine uzanan saçları ve gür sık kaşları vardı. Oldukça genç bir adama benziyordu. Otuzdan fazla değildi. Alnı saçlarıyla tamamen örtülüydü ve hiç sakalı yoktu. Oturduğu yerden belli olduğu kadarıyla uzun boylu ve zayıf bir vücut tipi vardı. Hani şu üfleseniz yıkılacakmış gibi duran tiplerden.
"Sizleri tanıştırayım" dedi Deanna, yüzündeki en masum gülümsemeyle.
"Bu büyük kızım Samantha, bunlarda Bayan Sonia ve oğlu Adrian Felix."
"Memnun oldum." diye kibarca ellerini sıkarken Bayan Felix'in," Bende! " demesi pek içten gelmemişti.
"Carmen nerede Sam?" diye sordu Agosto.
"Dün gece uykusunu alamamış sanırım, kahvaltıyı geç yapacakmış"
"Peki, o halde biz sofraya geçelim."
Deanna'nın direktifiyle herkes masa başındaki yerini alırken, Samantha bu kahvaltı ile ilgili hiç sıcak şeyler düşünmüyordu.
"Sergio ve Sue yok mu?"
"Onlar erken kalktılar ve birlikte çiftlikte at binmeye gittiler. Büyük baban da ahırı temizliyor."
Bu kötü olmuştu işte. Aklı başında birilerinin bu yemekte olmasını istiyordu. En azından Sergio olsaydı belki, her şey daha kolay olurdu.
Peder Agosto'nun yaptığı duaya Tanrım bu yemek bir an önce bitsin diye içinden kendi duasını da ekledi Sam, zira Bayan Felix ona hiç de iyi bir gözle bakmıyordu. Sanırım oğlu Adrian için pek uygun bulmamıştı onu. Bu isabet olurdu çünkü bu evliliği kendisi de onaylamıyordu zaten.
Elinden geldiğince önündeki yiyeceklere odaklanmaya çalıştı. Güveçte pişirilmiş, peynir ve özel soslarla hazırlanan Meksika Omleti ve harika pan kekler. Bitki çayı ve karışık meyvelerden hazırlanmış içecek de seçenekler arasındaydı. Sofradaki her çeşitten tabağına doldurarak iştahla yemeye başladı. Şu an yalnız başına kahvaltı yaptığını düşünmesi, yapabildiği en iyi şey olacaktı. On dakika boyunca çatal bıçak seslerinin hâkim olduğu sofrada ilk konuşan Sonia oldu.
"Deanna senden çok bahsetti Samantha,"
"Öyle mi?"
Bayan Felix söze girdiğinde ağzındaki yumurtayı çiğnemekle meşguldü. Fakat yine de göz temasını kesmedi.
"Los Angeles’ta bir hastanede çalışıyor muşsun. Hemşire misin?"
"Hayır." dedi Samantha, ağzındaki lokmayı yutmayı beklemeden. "Anestezi teknikeriyim. Yani ameliyatlarda hastaların doğru oranda narkoz almalarını sağlıyorum."
"Hmm." dedi yaşlı kadın tek kaşını kibirle havaya kaldırarak, "Demek işin insanları uyutmak."
"Anne!" diyerek onu uyardı Adrian. Bu cümle altında çok ağır bir uyarı barındırıyordu.
Samantha ve ailesinin keyfi kaçmıştı. Peder Agosto, yemeyi yarıda bırakarak müsaade isteyip sofradan kalkınca Deanna ve diğerleri arkasından şaşkınlıkla baktılar. Ama en ürkütücü bakış hiç şüphesiz, Agosto'nun karısına attığı öfkeli bakıştı. Deanna, bu bakıştan sonra zoraki gülümsedi ve yemeğine devam etmeye çalıştı. Sam, ise bu aşağılamaya oldukça içerlemişti ve ilk fırsatını bulduğunda bu lafları kadına tek tek yedirecekti.
"Sen ne iş yapıyordun oğlum" diyerek ortamı yumuşatmaya çalışan Deanna'ya tabağındakileri öldürmek ister gibi çatalını batırarak kulak verdi Sam.
"Oğlum babasıyla çalışıyor. Büyük bir şirketimiz var. Petrol firmalarına ekipman sağlıyoruz. Alfred, merkez fabrikada, Adrian ise buradaki büroyu idare ediyor."
Oğlunun hayatına da sözlerine olduğu gibi bodoslama dalan bir kadın olduğu her halinden belliydi. Zavallı genç adam tek bir kelime bile söyleyememişti. Samantha, ölen eşine acımaya başlıyordu artık.
"Demek öyle! Bu ne kadar harika, öyle değil mi Sam?"
Samantha, duymamış gibi yaparak çayından bir yudum aldı. Deanna, bozuntuya vermeden sohbete devam etmeye çalışıyordu, ancak işler hiç de beklediği gibi sıcak bir ortamda ilerlemiyordu. Oysaki en samimi ortamlar hep kahvaltı sofralarında olur düşüncesiyle bu işe kalkışmıştı. Yine de elinden geleni yapmaya kararlıydı.
"Eşin için üzüldüm Adrian, bir de oğlun vardı değil mi?"
"Evet. Torunum üç yaşında çok zeki ve tatlı bir çocuktur. Onu emin olmadığımız kişilere asla emanet edemeyiz. Öyle değil mi Adrian?"
Adrian, annesinin müdahalelerinden sıkılmış gibiydi, ancak saygı gereği sözünü kesmesine bir şey söylemedi. Sözün ona gelmesiyle konuşmak istedi, ancak asıl istediği Samantha ile yalnız konuşmaktı. Çünkü ondan gerçekten çok hoşlanmıştı. Merdivenlerden paldır küldür inmesi ve onların varlığından habersiz yaptığı saçmalıklar ona çok doğal gelmişti. Üstelik bir ahu kadar güzeldi. Eşini kaybetmişti. Onu seviyordu ancak âşık olarak evlenmemişti. Annesinin isteği olan, iyi bir ailenin kızıydı. Oysaki Samantha, adı kadar güzel üstelik tam da âşık olunacak bir kadındı. Bir kaç dakika baş başa kalmaları ona derdini anlatmaya yeterdi. Hem can yoldaşı hem de sevgili oğluna iyi bir anne olacağını düşünüyordu. Ama geldiğinden beri onu istemediğini belli eden annesi işleri gittikçe zorlaştırıyor gibiydi.
"Evet, tabi ki" bu güzel mavi gözlere bakarken konuşmak imkânsızdı.
"Aha!" diye sahte bir kahkaha attı Samantha,
"Demek konuşabiliyor dunuz? Bende dilinizi yuttunuz sanmıştım?" diyerek gülmeye devam edince masadaki herkes bozulmuştu. Tekrar dalgın dalgın yemeğine odaklandı.
Bayan Felix oğluna yapılan bu saldırının altında kalacak bir kadın değildi. Samantha'yı gördüğü ilk andan itibaren çok bayağı ve ukala bulmuştu. Ölen gelininin yakınından bile geçemezdi ve kesinlikle biricik oğluna ve torununa göre uygun değildi. Buraya ortak tanıdıkları bir komşularının tavsiyesiyle gelmiş olsalar bile, yemeği yedikten sonra, ilk fırsatta gitmeyi planlıyordu.
"Elbette konuşabiliyor. Adrian yüksek lisans mezunudur. Yurt dışında da özel eğitim aldı. Çok disiplinli ve özverili çalışır. Onu kolay kolay kimselere veremem."
"Ah! Samantha da üniversite okudu. İşinde de oldukça başarılı. Biz de onu güvenmediğimiz kişilere veremeyiz."
"Ben verdim!" dedi Samantha, bir anda bu saçma konuşmanın arasına girerek.
Aman Tanrım!
Samantha'nın sözleri sofraya bomba düşmüş etkisi yaratırken, Deanna ne söyleyeceğini bilememişti. Bayan Felix eliyle ağzını kapattı. Sam, gözlerini önce karşısında oturan, sürekli bakışlarıyla onu ezmeye çalışan kadına daha sonra da yalvarır gibi bakan annesine çevirdi.
"Yani bir karar verdim."
Derin bir oh! Çekmişti Deanna.
"Özür dilerim ama henüz evlenmeyi planlamıyorum. Önümde yaşayacağım uzun bir hayat var. Oğlunuza ve torununuza başka bir dadı bulun. Ya da kendinize uygun iyi bir köle. Ben bu işte yokum. Ve Deanna, eğer bana bir daha böyle kötü sürprizler hazırlayacak olursan, yemin ederim ki San Antonio'ya bir daha adımımı atmam. Size afiyet olsun."
Sandalyesini büyük bir gürültüyle geriye iterek, yerinden kalktı ve hiç bir cevap beklemeden kapıdan hızlıca dışarıya çıktı.
Adımını attığı verandada ciğerlerine temiz havayı çekerken, yaptığının ne kadar yanlış bir şey olduğunu bile sorgulamadı. Belki kabalık etmiş olabilirdi ama Bayan Felix ve annesi bu konuşmayı çoktan hak etmişti. Oğlu Adrian, için söylenebilecek tek söz, kendi kelimeleri olmayan bir zavallı oluşuydu.
Evin arka tarafındaki ahıra giderek biraz büyük babasıyla sohbet etmek istedi. Onun esprili ve sıcak sözlerine ihtiyacı vardı. Bir haftalık ziyaretinin daha kısa sürmemesi için, birileri onu ikna etmeliydi.
..............
Büyük babasıyla yaptığı sohbet ona iyi gelmişti ancak yine de içini daraltan düşüncelerden bir türlü uzaklaşamamıştı. Böyle zamanlarda burada yaptığı tek bir şey vardı. Evin arka kısmındaki büyük yeşil tepenin ardındaki, ucu Peder Agosto'nun görev yaptığı kiliseye kadar uzanan alanın ortasında akan küçük akarsuyun başına gelmek. Çevrede tek bir ağacın bile olmaması onun, tamamıyla yalnız hissetmesini sağlıyordu.
Suyun aşağıya doğru meyilli akışını izlemek huzur vericiydi. Sanki tüm sıkıntılarını görünmez küçük kâğıtlara yazıp suya atıyormuş ve akıntıyla birlikte uzaklaşıp gidiyormuş gibi hissediyordu.
"Burada olduğunu tahmin etmiştim."
Sergio'nun sesiyle gözlerini saatlerdir baktığı sudan çevirdiğinde havanın karardığını yeni fark ediyordu. Cevap vermedi.
Sergio elinde küçük bir kese kâğıdı ve dışındaki nem damlacıklarından soğuk olduğu belli olan iki kutu bira getirmişti. Suyun ve akşamın serinliğini kutulara bakınca hissetti ve kollarını biraz ısınmak için ovaladı.
"Tanışma iyi geçmedi anlaşılan"
Kafasını olumsuz anlamda iki yanına salladı Samantha.
"Aslında Adrian iyi bir adamdır. Fakat annesiyle ilgili kulağıma pek hoş söylentiler gelmemişti."
"Lütfen Sergio, bana şu kadından bahsetme!" Samantha'nın sesi oldukça sert ve netti.
Sergio elindeki biralardan birini açarak Sam'a uzattı ve diğerini de kendisi aldı.
"Kahvaltıdan beri bir şey yememiş olmalısın. Üstelik sabahki karşılaşmadan sonra pek iştahla yemediğine eminim. Sana jambonlu sandviç getirdim." diyerek elindeki kese kâğıdını da ona uzattı. Samantha buruk bir gülümsemeyle uzattığı yemeği aldı, fakat önce biranın tadına bakmak istiyordu.
"Sorunum Adrian ya da bir başkasıyla değil. Beni kimse anlamıyor Sergio. Ben henüz bir evlilik sorumluluğunu hele de küçük bir çocuğun sorumluluğunu alacak kadar hazır hissetmiyorum kendimi. Üstelik.." dedi Sergio'nun ona güven veren yüzüne bakarak.
"Ben âşık olarak evlenmek istiyorum. Adrian gibi anne sözünden çıkamayan bir erkeğe âşık olamam. Hayatımdaki her şey kusursuz olamaz belki ama ben Kusursuz Aşk'ı arıyorum. Söylesene yanlış bunun neresinde?"
Sergio derin bir nefes aldı ve önündeki akan suya baktı.
"İstediğin şeyler elbette çok normal. Ancak bilmediğin bir şey var. Kusursuz aşk diye bir şey yoktur Samita. Aşk karşındakini kusurlarıyla kabul etmektir."
"Sen ve Maria gibi mi?"
Bunu söyledikten sonra pişman olmuştu Sam, isteyeceği en son şey Sergio'nun yüzündeki hüznü görmekti. Ama kahretsin ki görmüştü işte. Bunun için, içinden kendine bir sürü küfretti.
"Af edersin!"
"Haklısın... Ben ve Maria gibi ya da Carmen ve Daniel. Hepimiz kusurları olan insanlarız. Bu bizim doğamızda var. Bunu değiştiremeyiz. Yapabileceğimiz en iyi şey karşımızdakini değiştirmeye çalışmadan sevmek. Ancak böyle mutlu olabilirsin."
"Belki de haklısın" Samantha elindeki bira kutusunu daha çok sıktı.
"Bunu kendine yapma!" dedi Sergio, elini omzuna koyarak.
"Adrian ya da bir başkası. Elbette sev, hatta delicesine âşık ol. Ama hiç bir kusuru için karşındakini küçük görme. Bu kendin için yapacağın en büyük hata olur. Üstelik sen çocukları hepimizden daha çok seversin. Bunu da bir engel olarak görme. Karşındaki insanın yerinde sen de olabilirdin. İnsanlara her zaman bu empatiyle yaklaş."
Sergio'nun sözleriyle içindeki sıkıntı, yerini ferah bir boşluğa bırakmıştı. Onunla konuşmak her zaman iyi geliyordu. O gerçekten aklı başında, yakışıklı bir adamdı. Yaşadığı hiç bir şeyi hak etmemişti. Hayatın adaletsizliğine acı acı gülüp, abisinin omzuna başını yasladı.
"Bunu deneyeceğim."