2. Bölüm ▪️ 485 DEĞİL 458!▪️

1157 Kelimeler
Balım, öfkeyle kendisine bakan adamın karanlıkta seçebildiği yakıcı bakışlarından hızla gözlerini kaçırdı. Üzerine fırlatılan gömleği titreyen elleriyle kavrayıp aceleyle kollarından geçirdi. Kumaş tenine değer değmez ürperdi; yaşadıklarının gerçekliğini iliklerine kadar hissediyordu.Yaşadıkları Balım’ın zihnine ağır ağır çöküyordu. Buna inanamıyordu! Bu adam kimdi? Onun odasında ne arıyordu? Dahası, bütün soruların ötesinde, yatağında ne işi vardı? “Ne yaptın sen bana?” diye fısıldadı. Sesi korkudan çatallanmıştı. Lanet olsun ki çıplaktı. Bir rüyanın tortusu sandığı anlar bütün çıplaklığıyla gerçekti. Hem de inkâr edilemeyecek kadar somuttu. Başında dikilen adamın arkasını dönüp uzaklaşmasını göz ucuyla izledi. İçinde yükselen karmaşayı bastırmaya çalışıyor, mümkün olduğunca varlığını görünmez kılmak istiyordu. Tam o sırada lambanın yanmasıyla oda loş bir aydınlığa büründü. Karanlığın sakladığı ayrıntılar yavaş yavaş belirginleşti. Balım’ın bakışları hiç olmaması gereken bir noktada takılı kaldı. Adamın geniş sırtındaki kaslar, sıkı ve dik kalçaları... Çıplak olduğunu o an tüm açıklığıyla fark etti. Yüzünü ona çevirdiğinde ise Balım’ın nefesi kesildi. Önünde sallanan uzun, iri ve kalın uzvuna bakışlarının değmesiyle utanç ve dehşet damarlarında aynı anda dolaştı. Gözlerini nereye çevireceğini bilemeden elini hızla gözlerine kapatıp çığlık attı. Ancak çığlığı yarım kaldı. İri bir el dudaklarının üzerine kapanmıştı. “Delirdin mi sen?” diye dişlerinin arasından tısladı adam.“Milleti başımıza mı toplayacaksın?” Balım’ın kalbi göğsünü parçalayacak gibi çarpıyordu. Adamın gözlerine baktı. Hayatının ikinci şokunu ise o gözlere baktığında yaşadı. Kensksini tanıyıp tanımadığına emin olmadığı adamın gözlerine bakarken yanaklarına sıcak bir utanç yayıldı. Hızla dudaklarına kapatılan eli iterek geri çekildi. Bakışları yere düştüğünde yırtılmış toz pembe dantelli külotuyla karşılaştı. Yerin dibine girmesine az kalmıştı. Yaşadığı rezillik başlı başına yeterince sarsıcıydı bir olaydı. Üstelik bütün bunları bir de Süha Zemheroğlu’yla yaşanmış olması durumu daha da katlanılmaz bir noktaya taşıyordu. "Ne arıyorsun sen burada?” Duyduğu cümleyle kafasını hızla kaldırdı. Neyseki üzerini giyinmişti. Kalbi göğüs kafesini parçalarcasına çarpıyordu. Acaba kendisini tanımış mıydı? “Sana soruyorum! Ne arıyorsun odamda? Gitmen gerektiğini iletmediler mi sana?” Balım kaşlarını çattı. Süha Zemheroğlu onu tanımış mıydı, tanımamış mıydı? Dudaklarını bükerek adamın bakışlarından habersiz kafasındaki sorularla boğuşmaya başladı. Onu tanıdığını sanmıyordu. En son üç yıl önce ablasının isteme merasiminde karşılaşmışlardı. O zamanlar henüz on sekiz yaşında, köşelere sinmeyi tercih eden bir ergendi; bugün ise yirmi bir yaşında, kendisine güvenen genç bir kadın. İtiraf etmek hoşuna gitmese de değişmişti. Bir zamanlar yüzünün ayrılmaz parçası gibi duran, gözlerini çerçeveleyen kemik gözlük çoktan tarihe karışmıştı. Ergenliğin izleri sayılabilecek o belli belirsiz sivilceler bütünüyle silinmiş, teni pürüzsüz bir berraklığa kavuşmuştu. Yüzündeki çocuksu yumuşaklık zamanla silinmiş, yüz hatları daha net bir çizgi kazanmıştı. Bu yüzden Süha Zemheroğlu’nun onu tanıması neredeyse imkânsızdı. En azından aklı ona bunu söylüyordu. Fakat adamın konuşurken seçtiği kelimeler aklını kurcalıyordu. Kendisini tanımadıysa ne diye böyle konuşuyordu? “Kime diyorum ben!" "Ayh!" Balım irkilerek öfkeyle gözlerini öfkeyle köpüren adama çevirdi. “Ben… Yani hayır. Kimse gitmem gerektiğini söylemedi. Aslında ben gidecektim..." Kısa bir duraksadı ve tekrar konuşmaya başladı. " Ama Lize bize bir oda verildiğini söyleyince gitm-" “Ne saçmalıyorsun sen?” Süha sinirle sözünü kesti. Kasları gerilmiş, sesi sertti. “Lize kim? Odadan çıkıp gitmen için bizzat haber gönderdim. Gitmeyip kalmayı seçtiysen olacakları az çok biliyordun. Bu acemi tavırlar ne şimdi?” Balım’ın zihninde şimşekler çaktı. Süha Zemheroğlu kendisini ne sanıyordu? Uzun kirpiklerini hızlıca kırpıştırdı. Az önce duydukları adamın onu tanımadığını açıkça gösteriyordu.O sırada aklına birden odaya girmek üzereyken içerden çıkan kadın geldi. Parçalar yerine otururken dudakları şaşkınlıkla aralandı. “Terbiyenizi takının!” Kaşlarını çatarak dik dik Süha'ya baktı. “Ben düşündüğünüz o kadın değilim! Ben odaya geldiğimde kendisi çıkıp gitmişti.” “Ulan sen ne arıyorsun o zaman odamda?” Süha öfkeyle bağırdı. “Sen kimsin? Nasıl girdin odaya?" “Burası bizim odamız.” Balım anında savunmaya geçti, hızlı adımlarla adamın yanından geçip oda kartını aradı. Kartı bulur bulmaz yukarı kaldırıp pür dikkat onu izleyen Süha’nın yüzüne doğru salladı. “Bu da oda kartım. Asıl sen kimsin? Odama... Hatta yatağıma nasıl girersin?" Süha Zemheroğlu, öfkeyi zor bastırır gibi ince bir gülümseme kondurdu dudaklarına. Gecenin bu saatinde yaşanan karmaşa akıl alır gibi değildi. Balım ise ona öfkeyle bakarken kaşlarını çattı ve ne var? dercesine başını hafifçe iki yana salladı. Süha, karşısında ona meydan okuyan ufak tefek kıza bir an gülümseyecek gibi oldu ama kendini tuttu. Bu sarışının aptallığı giderek canını sıkıyordu. Hiçbir zaman sabırlı bir adam olmamıştı; öfkesi içten içe yeniden kabarmaya başladı. "Süha Zemheroğlu." Dişlerinin arasından konuşmaya başlayan Süha'nın tüm odağı karşısındaki kadının masmavi gözleridi. "Zemheroğlu otelin sahibi, Süha Zemheroğlu. Şimdi çık odamdan." Balım'ın kaşları hayretle havalandı. "Kim olduğun beni hiç alâkadar etmiyor!" Diye ansızın yükseldi. Balım bir bir yandan Süha'ya laf yetişirirken diğer yandan vücuduna fazlasıyla büyük gelen gömleğin kollarını çekiştirip ellerini açığa çıkarmaya çalışıyordu. Süha ise kendi gömleğini giymiş olan kızın ufak tefek bedenini hiçbir acele göstermeden ağır ağır süzüyordu; bakışları her hareketini dikkatle takip ediyordu. Bembeyaz tenini saran siyah gömlek, dizlerine kadar uzanıyordu. Aceleyle iliklenmiş, düzensiz düğmelerin arasından yumuşak teni görünüyordu. Süha Zemheroğlu, bu görüntü karşısında istemsizce dişlerini sıktı; bedenindeki gerilim, kontrol edilemez bir biçimde yükseliyordu. İç çamaşırına sıkıştırdığı aleti seğrimeye başlamıştı. "Burası benim odam anlamıyor musun? Ben neden çıkayım? Sen çık!” Balım, gözlerinin önüne düşen sarı saçlarını öfkeyle geriye itti. "Süha Zemheroğluymuş!" Hızlı ve keskin bir öfkeyle sözlerini sürdürdü. “Ne yapalım, Süha Zemheroğluysan? Süha Zemheroğlusun diye gelip koynumuza mı gireceksin?” "Bana bak!” Balım, bir anda kendini duvar ile adamın güçlü, kaslı bedeni arasında buldu. Süha Zemheroğlu üzerine doğru eğilmiş, öfkeli bakışlarını onun gözlerine kilitlemişti. “Biraz daha konuşmaya devam edersen seni kapının önüne koyarım.” Balım’ın gözleri bir an için büyüdü. Dudaklarını aralayıp itiraz etmeye hazırlanırken Süha’nın tek kaşını tehditkâr bir şekilde kaldırmasıyla sözcükler boğazında takıldı. Geri çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Kaşlarını çatarak dişlerini alt dudağına geçirdi ve sessizliğe gömüldü. Süha Zemheroğlu, bükülen belini düzelterek doğruldu. Kadını arkasında bırakıp yere düşen pantolonu usulca üzerine geçirirken, kemerini takmayı ihmal etmedi. Gözlerini Balım’a çevirmeden keskin bir ses tonuyla, “Oda numaran kaç?” diye sordu. İçten içe bu aptal sarışının odaları karıştırdığı düşünüyordu hatta emindi. Balım, kısa bir an durakladı. Nefesi hafifçe hızlandı, gözleri istemeden de olsa Süha’ya kilitlendi. Uzun boylu, geniş omuzlu... Ne yaptığını anladığı an hızla kaşlarını çattı. Resmen adamı süzüyordu! Hızla gözlerini kaçırarak yutkundu. “485,” dedi nihayet. Sesinde hem kararlılık hem de hafif bir gerginlik vardı. “485 numaralı oda.” Balım, üzerine çevrilen gözlerin ağırlığını hissetti. Süha’nın havalanan tek kaşına takıldı bakışı; adamın her hareketinden erillik akıyordu. Yakışıklıydı, çekiciydi, ama bir o kadar da kaba ve ukala bir adamdı. “485?” Süha dişlerini sıkarak tekrar etti. Başını ağır ağır salladı, adımlarını hızlandırarak Balım’a doğru yürüdü. Genç kız bir anda koluna sarılan güçlü ellerle irkildi. “Ne?” dedi şaşkınla. “Ne yapıyorsun? Bırak beni! Kime diyorum ben?” Kapıyı açıp koridora adım attıklarında burun buruna gelmişlerdi. Balım öfkeyle kolunu çekti. Tam ağzını açıp karşısındaki ki adama haddini bildirecekti ki Süha, yumuşak ama sert bir hareketle çenesini kavrayıp başını sağa çevirerek yukarı kaldırdı. “Bak!" diye dişlerinin arasından tısladı. "458," Yakıcı bakışlarını bir an olsun Balım'ın utançla dalgalanan masmavi gözlerinden ayırmadan devam etti. “Burası 458 numaralı oda. 485 değil, 458.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE