Tamam, olaya biraz balıklama atladığımın oldukça farkındaydım ama bu fırsatı da reddedecek kadar aklını kaçırmış bir vampir de değildim. Her ne kadar anlattıkları şeylerde bana saçma gelen yerler olsa da yalan söylüyor gibi görünmüyorlardı ve gerçekten o ejder on bir tane Şartlı Zaman Çizgisi büyüsü yaptıysa, benim herhangi bir isteğimi de rahatlıkla yerine getirebilecek kadar da güçlü olmalıydı v bu bir dilek hakkı da, tüm hayatımı baştan sona tamamen değiştirebilirdi.
En azından söylediklerinin yalan olup olmadığını kendim tasdikledikten sonra onları öldürüp öldürmeyeceğime karar verecektim.
Yine de tüm bu olanlara rağmen şu anda tahmin bile edemeyeceğim bir durumun ortasında kalakalmıştım. Raph, elinde tuttuğu siyah uzun elbiseyi bana doğru sallayarak ısrarla giymemi istemesi de başlı başına ayrı bir konuydu. Elbise baştan aşağı simsiyahtı ve farklı olan tek renk, belindeki kahverengi keçeden yapılma ipiydi.
"İki yüz yıllık hayatımda dünyadaki pek çok şeyi deneyimlemiş olabilirim ancak Rahibe Teressa gibi giyinmek hiçbir zaman buna dahil olmadı. Hem sen bu elbiseyi nereden buldun?" diyerek elbise hakkındaki fikirlerimi ortaya saçarken sorduğum soruyla birlikte Raph'ın yüzündeki keyifli sırıtma, zoraki bir sırıtmaya doğru evirilmeye başlamıştı.
"Ahaha." diyerek yapma olduğu her yerinden belli olan bir gülümsemesi de, yediği haltın üzerine tuz biber oluyormuş gibi bir izlenim bırakmıştı. "O konuya hiç girmeyelim, pek hoş bir anı değil."
"Neyse, bilmek de istemiyorum zaten." diyerek konuyu kapattığımda, Raph derin bir nefes vermişti.
"Lukas'ın annesi, yani yengem, gerçekten çok iyi ve güzel bir kadındır. Şu an dışarıdaki mevsimi bilmiyorum ama yengem bahar aylarında Krallığın gül bahçesinde çay içmeye bayılır, hatta herhangi bir işi veya hazırlaması gereken önemli belgeleri varsa bile tüm işini o bahçede yapar. Lukas da ondan fazla uzakta olmayacaktır, zaten sarı saçlarını annesinden almış. Görür görmez tanırsın." diye uzun uzun konuşan Alpheus dikkatleri üzerine çekerken, onun sözünü Valtiz devralmıştı.
"Şu anlık onu sadece uzaktan korumalısın. Zor durumda kalmadıkça etrafta görünmen şüphe uyandıracaktır. Kahraman Seçme Törenine kadar gizliliğini korusan yeter." diyerek konuya noktayı koyduktan sonra ortamda kısa bir süreliğine sessizlik hakim olmuştu. Raph ise sanırım o konuyu tekrar gündeme getireceğim endişesiyle sessizliğini koruyordu. Onun bu durumu, o elbisenin altında yatan hikaye hakkında daha çok meraklanmama neden olmuştu.
Kahraman Seçme Töreni dediğimiz şey, her ülkede olan geleneksel bir törendi ve insanların nesillerden beri süregelen çıkar duygusunun somut bir kanıtıydı bana göre. Taht konusunda hak iddia eden her bir prens, en az on sekiz yaşına gelince sadece soyluların ve rütbeli şövalyelerin katılabildiği bir tören düzenlenirdi. Hatta bu iş o kadar ciddiye binerdi ki, diğer krallıklar temsilci olarak kendi prenslerini gönderir ve kutlamalara katılmaları sağlanarak ülkeler arasındaki barışın simgelenmesini sağlarlardı. Laf aramızda kalsın, eğer kral uyanıksa ayaküstü prenslere bazı anlaşmalar bile teklif edebilirdi.
Her neyse, konumuza geri dönelim. Krallığın en güçlü üç büyücüsü Kahraman Seçme adını verdikleri büyüyü hazırlar, ve halkın dilinde "Prenslere layık onurlu savaşçıları" taht salonuna ışınlardı. Bu herhangi bir insan için oldukça onurlu ve yüksek bir mertebeydi. Aslında büyünün çalışma biçimi, sadece ülkedeki en yüksek seviyede olan insanları kapsıyordu ve hangisinin büyü gücü daha yüksekse o kişi büyü tarafından çekiliyordu.
Kısaca Krallığın, prenslerin eğitimini beleşe getirme sistemiydi. Onur, şan ve şöhret işin sadece gösteriş kısmıydı.
"Vampir özelliklerimi baskılama olayı sanırım törenin yapılacağı gün olacak ha?"
"Aynen öyle." diyerek kafasıyla beni onayladı Alpheus. "Baskılama olayı kolay bir şey değil, özellikle de en az iki yüz denedir bu özelliği oldukça aktif bir şekilde kullanan biri için. Bir varlığın irsî özelliklerini baskılamak demek, onu yok etmekle eşdeğer ancak sen melez olduğun için vampir yanın baskılanınca insan özelliklerin ortaya çıkacaktır. Yine de riskleri var. Senin için bir hasar oluşturacak olursa bu baskılama fikrinden vazgeçeceğim, ancak denemeden bilemeyiz değil mi?"
Bir şey söylemeye gerek duymadan, yalnızca onu başımla onayladım ve çıkışa doğru yürümeye başladım. Ortam ve koşulları öğrenmem gerekiyordu, ne de olsa artık krallık benim yeni oyun saham olacaktı.
"Bu arada..." diyerek tekrar söze giren Alpheus, ciddiyetle devam etti. "Yengem hafife alınacak bir insan değil. Dikkatli ol." diye uyarıldıktan sonra zindandan ayrıldım. Zaten Dünya ve Zindan arasındaki zaman farkı yüzünden, hava hala karanlıktı ve görünüşe göre maksimum iki saat geçmişti.
Şunu söylemeliyim ki, bu, bir zindanı kapatmadan zindandan ayrıldığım ilk seferdi ve oldukça garipsenecek bir durumdu. Kesinlikle Ejder bossun üç yakışıklı yardımcısından bahsetmiyordum.
"Envanter." diye Sisteme sesli komut verince önümde şeffaf mavi bir ekran açılmıştı. Bu zamana kadar kategorilere ayırdığım tüm eşyalarım buradaydı. Kıyafetler kısmından siyah bir pelerin bulana kadar canım çıkmıştı, çünkü envanterimde bin kişilik bir ordunun tüm ihtiyaçlarını karşılayacak kadar eşya birikmişti.
Bir ara bu envanteri temizlesem iyi olurdu.
Tabiki de tüm eşyaları karıştırmak için fazla üşengeç olduğum için işimi görebilecek, sweet-pelerin karışımı siyah bir kıyafet bulup üzerime geçirdim.
Ormandaki ağaçlar sık olmasına rağmen ay ışığı hala etrafı aydınlatabiliyordu, ki reflexif olarak kullandığım bir vampir yeteneği olan Canavarın Gözü yeteneği sayesinde zifiri karanlıkta bile yolumu bulabilirdim. Egomu tatmin etmek gibi olmasın ama çok da yetenekli bir vampirdim. Özellikle de vampirlerde doğuştan gelen bir yeteneği sonradan elde etmek gibi bazı yeteneklerim(!) bile vardı.
Ah, şansssızlık bir sistem yeteneği olsaydı çoktan maksimum levele ulaşmıştım.
Ağaçlık alanı geride bırakınca, bulunduğum tepeden aşağıdaki krallığı iyice bir süzdüm. Tam ortada duran ve tüm ihtişamıyla parlayan şehir ışıkları, bir OKB hastasının elinden geçmiş gibi bir düzen içerisinde parlıyordu. Tam ortada duran beyaz saray etrafına konumlanmış evler, sinir bozucu bir düzen içerisindeydi.
Başıma şapkamı geçirip dizlerimi kırdım ve kendimi gökyüzüne doğru ittim. Saniyesinde bilmem kaç kilometre yukarıda, Beyaz Sarayın geniş bahçesine doğru düşüşe geçmiştim. Yukarıdan gördüğüm kadarıyla oldukça güzel süslenmiş bir gül bahçesinin ortasına konumlanmış masa ve sandalyeli minik mekan, Lukas'ın annesi için olmalıydı.
Yere iniş yapmadan önce, ses çıkarmamak adına basit bir hava büyüsüyle kendimi yavaşlatırken aynı anda da "Gizlilik" yeteneğimi aktif ettim. Bu yeteneğin en sevdiğim yanı, beni tamamen görünmez yaparken aynı zamanda da tüm enerjimi de gizliyordu ve insanların seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun varlığımı hissedemiyorlardı. Tabi bu yeteneği almak için Şeytan Kral lakabıyla bilinen SS seviye devasa büyüklükteki bir örünceği öldürmem gerekmişti ya, o konuya hiç girmeyeceğim. Bir de o zamanlar yaklaşık 110. seviyedeydim. O böceği öldüreceğim derken az daha canımdan oluyordum.
Bahçenin ortasındaki camlarla çevrili bir alan vardı, ve ciddi söylüyorum, duvar olması gereken her yerde cam bulunuyordu, üstelik üstü kapalı olmasına rağmen oldukça zarif bir görüntüsü vardı. İçerisinde sandalyelerle çevrili bir masa vardı ve tüm eşyalar abartısızca süslüydü. Yine de hoş bir görüntüydü.
O alana doğru yürüyüp sessizce açık camdan içeriye girdim ve işaret parmağımı masanın üzerinde gezdirerek bir süre etrafa bakındım. Sanırım bu lükse alışabilirdim ancak bu beni baya zorlayacaktı, ki sadece göz zevkine hitap etmesi için kullanılan yumruk büyüklüğünde elmasları orasına burasına takan kızlara katlanmak kesinlikle kolay bir şey değildi.
Yakınlarda birinin varlığını hissedince istemsizce arkama dönüp baktığımda, Beyaz saraydan bir hizmetçiyle çıkan taş ötesi taş bir hatun gözlerime çaptı. Beline kadar uzanan sarı dalgalı saçları, gecenin karanlığına rağmen parlarken zümrüt yeşil gözlerini buradan görebiliyordum. Sade ve abartıdan uzak yeşil elbisesinin üzerine aldığı siyah şal, narin görüntüsünü biraz bile zedelemiyordu.
Sessizce o kadının içeriye girip masaya oturmasını izledim.
"Bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim Marry. Onları masaya bırak lütfen." diyerek kibar bir sesle hizmetçiyle konuşurken, isminin Marry olduğunu öğrendiğim hizmetçinin kucağındaki dosyaları yeni fark etmiştim.
Aslına bakarsak, hizmetçiyi de yeni fark etmiştim.
"Teşekkür ederim, gidebilirsin."
"Ama hanımım. Gecenin bir vakti, burada yalnız olmanız hiç doğru değil." diyerek endişeli bir şekilde konuşan Marry'e gülümseyerek karşılık vermişti.
Dostum! Bu kadın gittikçe güzelleşiyor muydu?!
"Sorun yok, Marry. Buranın güvenliğini benden çok daha iyi biliyorsun."
"Ama-"
"Marry. Sadece işime odaklanmak istiyorum." diye kibarca konuşmaya devam edince Marry pes etmiş gibi bir nefes vererek başıyla sarışın kadını onayladı ve yavaşça odadan ayrıldı. Sarışın ve aşırı güzel kadın, Marry'nin Beyaz Saraydan içeriye girmesini sabırla bekledikten sonra gözlerin kapatıp derin bir nefes verip arkasına yaslandı ve kaşlarımı çatmama sebep olacak kadar garip gelen cümlesi narin dudakları arasından döküldü.
"Çok beklettim mi?"
Sorusuyla birlikte etrafıma bakma gereksinimi duydum, çünkü burada ikimizden başka kimse yoktu. Kadın gözlerini odanın içinde bir süre gezdirip, ki o ara göz göze gelmemizi yok sayacağım sanırım, gözlerini elleri arasındaki cep saatine çevirdikten sonra gülümseyerek konuşmaya başladı.
"Gizlenmekte oldukça iyisin. Buraya geleceğini bilmesem, burada olduğunu ruhum bile duymayacak."
"Etkileyici." diye konuşmamla irkilmişti. Aldırmadan açık cama yönelip camı kapattım ve kadının karşısındaki sandalyeyi çekerek karşısına oturduktan sonra Gizlilik yeteneğimi kullanmayı bıraktım. Pek yansıtmamaya çalışsa da heyecanlandığını, artan vücut ısısından ve kalp atışlarının hızından anlamak pek de zor değildi.
Başımdaki şapkayı çıkarıp gözlerine baktığımda, yeşil gözleri bir an parlamıştı sanki.
"Evet." dedim ifademi bozmadan. "Konuşmanı bekliyorum."
Sanırım Alpheus bu kadını hafife almamamı söylerken oldukça ciddiydi.
"Ah, evet!" dedi heyecanla. "Özür dilerim, buraya geleceğinden çok emin değildim. Bu yüzden biraz heyecanlıyım."
"O zaman ben sormaya başlayayım. Zaman büyücüsü müsün?" diye konuşmaya başlarken arkama yaslanıp rahat bir tavırla kollarımı bağladım.
"Ah, ben değilim ama bir arkadaşım güçlü bir zaman büyücüsü." derken duraksadı ve buruk bir ifadeyle devam etti. "Yani, öyleydi."
Ah, hayır dostum. Yapma! Bu ifadeyi biliyorum.
"Anlaşılan arkadaşın, senin için bir arkadaştan daha fazlasını ifade ediyor." dediğimde gözleri kısa bir şaşkınlığın esiri olurken, narin görüntüsünden beklenmeyecek kadar hızlı kendini toparlamıştı. Yine de bahsettiği "Arkadaşı" da merak etmiyor değildim. Benim buraya geleceğini görebilen bir zaman büyücüsü, oldukça yetenekli biri olmalıydı. Ancak anlatış şekline bakarsak, adam zaten ölmüş olmalıydı. Bu yüzden de fazla irdelemeye gerek duymuyordum.
Derin bir nefes alarak elleri arasındaki cep saatini masanın üzerine bırakarak dosyaların arasına sıkıştırdığı kırmızı kapaklı ince bir defteri çıkardı ve cep saatinin yanına koydu.
"Zaman büyülerini bilirsin, her zaman gerçekleşmez çünkü büyü, gelecekte olabilecek ihtimalleri gösterir." dedikten sonra derin bir nefes aldı. "Neden yaptığını bilmiyorum, ama gelecekte Lukas'ın senin gibi bir eğitmene sahip olacak olması beni rahatlatan tek şey." dedikten sonra kırmızı kaplı defteri bana doğru itti. "Çok değil ama, biraz olsun yardım etmek istiyorum. Kuzenleri tarafından pek sevilen bir çocuk değil, bu yüzden diğerlerinden birisi tahta geçerse Lukas'a yapmadıklarını bırakmazlar. Bu yüzden biz bir yol çizdik. Gelecekte gerçekleşmesi gereken belli başlı olaylar var, ve bunlar gerçekleşirse Lukas'ın tahta geçmesi daha mümkün olacak. Ve bu.." diyerek gümüş rengindeki cep saatini bana uzattı. "Lukas gelecekte gerçekten zor zamanlar geçirecek. Eğer pes etmek üzere olduğunu hissedersen, ona bunu ver lütfen."
"Pekala pekala." dedim ve gözlerimi ellerindeki cep saatinden çekerek zümrüt yeşili gözlerine diktim. "Birine güvenmek için sence de fazla acele etmiyor musun?" dediğimde, yüzünden kopamayan o buruk tebessüm tekrar yeşermişti.
"Zamanım olsaydı bunu düşünebilirdim." dedi ve kırık bir sesle devam etti "Bir ay sonra öleceğim."
"Benim buraya bu saatte geleceğimi biliyordun. Gelecekte Lukas'ın öğretmeni olacağımı da biliyorsun. Bana güvenebileceğini ve ne zaman öleceğini de... Çok merak ediyorum, 'şu arkadaşın' bu kadar çok zaman büyüsü yaptığı için mi öldü?" diyerek gözlerimi kısarak baktım. Narin bir kıza benziyordu ve böylesine narin bir kız için oldukça katı konuştuğumu düşünüyordum ancak sırf narin ve dünya güzeli diye gardımı indirecek değildim. Ona güvenmem için bir sebep vermeliydi ve şu âna kadarki hareketleri istemsizce ona karşı tetikte olmama neden olutordu. Bu doğanın kanunuydu,bir mekanda senden daha fazla birisi varsa av olman da oldukça muhtemeldi.
Beklediğim gibi sözlerim onu biraz kırmış olmalı ki, o kırık ifade tekrar gözlerine yerleşmişti. Yine de hafifçe tebessüm etmeyi ihmal etmiyordu.
"Hayır, ama dolaylı olarak evet."
"Yani 'arkadaşın' bu kadar büyüyü yaptığı için güçsüz düştü ve fırsatçılar da bundan yararlandı?"
"Evet." dedi ve ardından kendini toplamak için derin bir nefes aldı. "Bana güvenmenin zor olduğunun farkındayım, ve ben de farklı hissetmiyorum ancak benim sana güvenmekten başka çarem yok. Kendi oğlumu hayatımda ilk defa gördüğüm birine emanet etmek benim için kolay değil, anlayabiliyor musun?"
"Anlamasaydım, sözlerini bu zamana kadar dinlemezdim." dedim ve ellerimi masanın üzerinde birleştirerek gözlerimi yüzüne sabitledim. "Ancak anlayamadığım nokta şu. Oğlunu oldukça önemsiyorsun, ona çok fazla değer veriyorsun. Eminim ki sadece onun büyüdüğünü görmek için bile tüm servetini ortaya koymaktan bir an bile çekinmeyeceksin. Öyleyse neden teklifin bu?" dedim ve yeşil gözlerine derinlemesine baktım. "Benden seni korumamı isteyebilirsin. Zehirleneceksen seni tedavi edebilirim, veya bunu engelleyebilirim. Suikast, bir kaza, oldukça kötü bir hastalık veya lanet... Her neyse seni ölümden kurtarabilirim."
"Olmaz..." dedi umutsuzca.
"Neden?" dedim istemsizce sinirlenerek. Arkasında bırakacağı şeyden endişelenmesine rağmen neden ölmekte ısrar ediyordu?! O çocuğun nasıl bir hale geleceğinden bir gram haberi yok muydu?!
"Defterdeki olayları değiştirirsem Lukas'ın geleceği çok fazla zarar görecek. Deftere göre benim bir ay sonra bir araba kazasında ölmem gerekiyor, arkasında her ne kadar bir suikast olsa da. Lukas'ın geleceği için, onun önünden çekilmeliyim."
"Ah!" dedim hem sinirli hem de bıkmış bir şekilde. "Zeki bir kadın olduğunu inkâr etmiyorum, ancak bazen sinir bozucu derecede saf olabiliyorsun. Pekala..." diyerek ayağa kalktım ve elimle masada duran cep saatine ve deftere dokunarak Envantere gönderdim. Ortadan parlayarak kaybolan eşyaları görünce şaşıran kadın, bunun üzerinde fazla durmayarak benimle birlikte ayağa kalkmıştı.
Bir dakika! Daha bu kadının ismini bile bilmiyordum.
"Gücümün farkına varamamanı umursamayacağım, istediğin gibi ölebilirsin." diye umursamazca konuşmaya devam ettim.
"Harika!" diyerek hızla bana doğru adımlamış ve bana sıkıca sarılmıştı. Tabi doğal olarak iki yüz sene kadar hiçbir insana sarılmadığım için tuhaf bir afallama duygusuyla olduğum yerde donup kalmıştım. Bedenime yayılan sıcacık his, tüm gecenin soğukluğuna tezat olarak içimi ısıtmıştı.
Benden ayrıldığında ise afallamış ifademe bakarak gülmüş ve dosyaları kucağına alarak yavaş adımlarla kapıya yönelmişti.
"Bazı konularda saf olabilirim, ancak senin de saf olduğun konuları görmek beni mutlu etti." demiş ve boş olan eliyle kapıyı açarak 'önden buyur' dercesine elini sallamıştı.
Söylediklerini çok fazla takmayarak içimdeki tuhaf hisleri görmezden gelmiş ve ben kapıdan çıkıp bahçede yürürken o da yanımda yürümeye başlamıştı. Ay ışığı dışında pek fazla aydınlatma olmayan bu geniş bahçede sessizce biriyle yürümek, tek başıma yürümekten oldukça farklı hissettirdiğinin farkına varmama neden olmuştu.
"Teşekkür ederim." dedi kibar sesiyle gecenin sessizliğini bölerek. "Lütfen oğluma iyi bak."
"Önce kendine iyi bak, ismini söyleme nezaketini bile göstermeyen kadın." diyerek onu tersledim. Kibardı, nazikti, zeki ve güçlü bir kadındı ancak hepsinden önce bir anneydi. Etrafa yaydığı şefkat ve sevgi bana geçmişi hatırlatıyordu ve iki yüz sene geçmesine rağmen hala kapanmayan yaralarımı deşiyordu.
Ayrıca... Bana sarılmıştı.
Ailemin sıcaklığının vücudumdan silindiğini ve yerini başka bir duygunun ele geçirdiğini hissetmiştim. Sanırım canımı bu kadar yakan şey de tam olarak buydu.
"Ah çok afedersin, tamamen aklımdan çıkmış. Kabalığımı affet lütfen. Ben Emilia Chester, 2.Dük Lewis Chester'ın eşi ve 8.Prens Lukas Chester'in annesiyim."
"Ben de Ariana." dedim dümdüz. "Kısaca Aria veya Ria diyebilirsin." dediğimde gülümseyerek karşılık vermişti ve tam bir şey diyecekken yakınlarda birinin buraya koştuğunu hissetmiştim.
[Gizlilik yeteneği aktif edildi.]
Emilia birden kaybolduğumu fark edince bir süre etrafa bakınmıştı ve beni göremeyince biraz bozguna uğramıştı sanırım.
"Ah evet, sana da hoşçakal." diyerek çocuksu söylenmesine sessizce dümdüz bir ifadeyle bakarken Beyaz Sarayın kapısından on yaşlarında sevimli mi sevimli, sarışın bir erkek çocuğu koşarak buraya geldiğini fark etmiştim.
"Anne!" diyerek Emilia'nın beline sarılınca, onun Lukas olduğunu idrak edebilmiştim. Ah, çocuğun sevimliliği beni benden almıştı.
Tamamen annesine benzeyen sarı saçları ve yemyeşil gözleri, bembeyaz ve pürüzsüz teni üzerine konumlanmış, giydiği beyaz gömlek ve siyah kot, sevimliliğinin üzerine tuz biber olmuştu.
"Ah Lukas, burada ne işin var? Hava soğuk, üşüteceksin." diyerek endişeyle üzerindeki şalı alıp Lukas'ın üzerine örtmüştü. Lukas ise annesine kocaman gülüşünden bahşedip daha sıkı sarılmıştı.
O anda bu tabloyu kırık bir tebessümle izlediğimi fark edip kendimi topladım. Duygulanmanın sırası değildi, bu kadın için bir şeyler düşünmeliydim.
"Hadi içeri girelim, sen üşüyeceksin." dedi Lukas annesinin elini tutup çekiştirirken. "Kaç kere geceleri dışarıda çalışmamanı söyledim sana, çabuk hasta oluyorsun."
"Konuşana da bak sen. Kim kimin annesi belli olmuyor." diyerek dalgaya vurunca, Lukas daha çok gülmeye başlamıştı. Bu mutlu aile tablosu gittikçe canımı sıkmaya başlamıştı ve istemsizce yüz ifademi koruyamıyordum. Etrafta bu ikisinden başka kimse olmadığına emin olduktan sonra Gizlilik yeteneğimi kapattım ve sırtı bana dönük olan Emilia'nın omzuna dokundum.
"Ah, burada mıydın?" diyerek bana döndükten sonra yüzümü görür görmez gülümsemesi donmuştu. Sorun ne dercesine bakan gözlerine aldırmadan konuştum.
"Yarın sabah tekrar uğrayacağım, bir yere kaybolma." dedikten sonra gizliliği tekrar aktif hale getirdim ve zıplayarak sarayın bahçesinden ayrıldım.
Kısa bir süre sonra ormana ulaştığımda ise sakin bir ifadeyle bir süre etrafıma bakındıktan sonra içimde dindiremediğim tuhaf öfke duygusu yüzünden kaşlarım çatılmış ve istemsizce bir küfür dudaklarım arasından çıkıvermişti.
Ah, lanet olsun. Bu lanet duyguları hala kontrol edemiyordum.
Ailemin silikleşmeye başlayan yüzleri ve unutmak üzere olduğum sesleri yeniden zihnime işkence edercesine önümde belirirken sırtımı ağaçlardan birine yaslayarak derin nefesler almaya başlamış ve kendimi biraz olsun sakinleştirmeye çalışmıştım ama işe yarayıp yaramadığını sorsalar cevap bile veremezdim.
Kendimi telkin etmeye çalışır gibi ayağa kalktım ve Beatrice'in zindanına doğru sessizce yürümeye başladım.
Böyle aptalca hislere sahip olmayı bile hak etmediğimin farkındaydım, ki bunlardan şikayet etmek de pek akıl kârı değildi. Yine de... Hissetmek istediğim acı böyle bir şey değildi.
Düşüncelerimi bölen yegâne şey, zindanın giriş kapısı olmuştu. Derin bir nefes alarak duyguları görmezden gelmiş ve kırmızı şeritlerin üzerinden atlayarak zindana girdiğimde üç küçük zindan soylusunun kart oyunu oynadıklarını görmüştüm.
"Emilia'nın benden haberi var." diyerek yanlarına gittiğimde üçü de duraksamış ve bana dönmüştü. Yüzlerindeki "Ciddi misin sen?" ifadesini umursamadan omuz silktim. "Benim de haberim yoktu, sadece etrafa bakıp gelecektim. Kadın benim orada olacağımı biliyormuş."
Pekala, bu olanlardan sonra "Eski sevgiline sakın mesaj atma." diyen arkadaşın sözünü görmezden gelip eski sevgilisiyle barışan ve çok geçmeden yeniden arkadaşına ağlaya zırlaya giden kıza bakan arkadaşı gibi bir yüz ifadesi takınmaları sanırım normaldi.
"Ne dedi?" diye soran Valtiz'in hemen ardından Alpheus lafa girmişti.
"Dost mu düşman mı?" diyince Raph Alpheus'a tuhaf tuhaf bakmış ve "Neyden bahsediyorsun, o hayatımda gördüğüm en nazik kadın." demişti.
"Aynı fikirdeyim." dedikten sonra ekledim. "Güzelliği beni mest etti."
"Değil mi? Kadının gülümsemesi bile mutlu olma sebebi." diye konuşan Raph'a iğrenen gözlerle bakan Alpheus, adeta gözleriyle "Yengemden uzak dur seni pis sapık!" diye haykırıyordu. Olayı büyütmemek için konuya girme kararı aldım.
"Konu bu değil. Bana bir defter verdi, Lukas'ın hükümdar olabilmesi için gerçekleşmesi gereken bazı olayları yazmışlar. Defteri daha açmadım ama deftere dokunduğumda hissettiğim kadarıyla defterin üzerinde bir zaman mührü var. Sayfalarını kafama göre çevirip her şeye bakamayacağım."
"Mührü kırabilirim." diye düşüncesizce elini kaldıran Raph'a yan gözle bakıp gözlerimi devirmemek için kendimi zorladım.
"Kırmak isteseydim ben de bunu kolayca yapabilirdim, ama olayın ciddiyetinin farkında mısın sen?" dediğimde "Ne dedim ki?" dercesine bir çocuk gibi dudaklarını büzerek somurtmaya başlamıştı.
"Bir zaman mührü." dedikten sonra konuşmaya başlamıştı Alpheus. "Zaman büyücüsünün bir bildiği var bence, diğer sayfaları belirlenen zamanda görmen gerekiyor. Yani bu, diğer sayfaların bilinmesi, şimdiki geleceği etkileyecek mi demek oluyor?"
"Aynen öyle." dedim ve bir sandalyeye oturdum. "Ayrıca Emilia bana, bir ay sonra öleceğini söyledi." dediğimde yüzlerinde oluşan şok ifadesini görmezden geldim. "Bir fikrim var gibi, ancak birazcık tehlikeli."