4.Bölüm

2325 Kelimeler
Alpheus, "Şunu bir açıklığa kavuşturalım, Emilia onun ölümünü engellemeni istemiyor değil mi? Öyleyse ne yapabilirsin ki? Ölüleri diriltmeye falan mı çalışacaksın?.." diye konuşurken son cümlesi biraz alaylı çıkmıştı dudaklarının arasından. Tamam, amacım ölüleri diriltmek falan değildi, ki zaten efsanelerin aksine bunu kastedilen şekilde yapmak tamamen imkansızdı. Bir Necromancer olsam bile, istediğim bu şekilde bir diriltme olayı kesinlikle değildi. Söyledikleri karşısında sessiz kaldığımı gören Alpheus, gözleri iri iri bir şekilde bana dönerek "Hayır.." dedi. "Cidden onu diriltmeye falan çalışmayacaksın değil mi? Tanrım! Sadece alay ediyordum." "Necromancer olsam bile böyle bir şeyi yapmayacağımı biliyorsun değil mi?" dedikten sonra derin bir nefes alarak oturduğum sandalyede geriye yaslandım. "Amacım onu diriltmek falan değil, sadece küçük bir iyilik yapmak istiyorum." "Şu anda yaptığın her hareketin geleceği ne ölçüde değiştirebileceğini biliyorsun. Üstelik bu umursamaz yapını kırıp ona yardım etmeyi istemene sebep olan şey ne çok merak ediyorum." "Anlatsam bile anlayabileceğini sanmıyorum." dedim gözlerimi onun yüzünden çekerek yavaşça ayağa kalkarken. "Merak etme, defter bende olduğu sürece gelecekte köklü değişikliklere sebep olmayacağım." "Nereye gidiyorsun, daha konuşacağımız şeyler var." diye konuşan Alpheus'a aldırmadan çıkışa doğru yürümeye devam ettim. "İşim var, müttefik toplayacağım." dedikten sonra kırmızı karadeliği andıran zindan kapısından dışarıya adımımı attım. "Ah, ne uzun bir geceydi bu böyle." diyerek ellerimi yukarı kaldırarak belimi esnettikten sonra kırmızı uyarı şeridinin üzerinden atlayarak ormanda ilerlemeye başladım. Yakışıklı üçlüye laf anlatmak sandığımdan da uzun sürmüştü ki, sohbet sırasındaki ilgisizliğim Alpheus'u oldukça sinir etmiş gibiydi. Sanırım benim hakkımda, yaptıklarının öneminin farkında olmayan, yaşıyla görünüşü ve davranışları oldukça birbirine zıt, çift kişlikli ve bir şeyleri gizlemekten hoşlanan bir vampir olduğumu falan düşünüyor olmalıydı.. Eh, haksız da sayılmazdı. Ormanın sonundaki tepeye geldiğimde, ki bu tepenin şehir manzarası oldukça iyiydi, yakınımdaki bir ağacın yanına bağdaş kurarak oturdum ve envanterin yiyecek kısmından kırmızı bir elma çıkararak yemeye başladım. Envanterin en sevdiğim kısmı da buydu sanırım. Uzay-zamandan yoksun bir depolama şekli vardı ve ne tür yemek koyarsam koyayım, üzerinden oldukça fazla zaman geçse bile koyduğum şekilde geri alabiliyordum. [Harita Yükleniyor...] Sistemin kısa bir uyarı tabelası karşımda belirirken elmadan bir ısırık daha aldım. O sırada şehrin detaylı bir haritası karşımda belirmişti. "Şehirdeki Avcı birliklerini işaretle." diyerek Sisteme sesli bir komut verdiğimde haritada sekiz tane siyah nokta belirmişti. "Hepsini güç seviyelerine göre renklendir." diye ikinci komutu vermemle noktalar renk değiştirmişti. Bunlardan iki tanesi yeşil, üç tanesi sarı, bir tanesi de turuncu, iki tanesi de kırmızı renkteydi. Diğerlerine hiç aldırmadan boş elimle kırmızı renkteki noktalardan birinin üzerine tıkladım. [ İsim: Beyaz Kaplan Loncası ] [Seviye: 121 (SS) ] [Katılımcı Sayısı: 54] [Özel Yetenekler: Beyaz Kaplanın Saldırı Teknikleri ] "Loncanın isminin nereden geldiğini sorgulamamak lazım." diye söylenmemin ardından elmadan bir ısırık daha aldım ve karşımdaki bilgilerin yanında ki beyaz bir kaplanın olduğu lonca logosuna göz gezdirdim. Seviyesinin hakkını veren, oldukça havalı bir semboldü ancak bu lonca SS seviyesine daha yeni atılım yapmış gibi görünüyordu ve Sistem de bana, bir birlikteki en güçlü kişiyi, birliğin seviyesi gibi gösterdiği için aşırı derecede ilgimi çekmemişti. Yine de gücü küçümsenecek bir seviye de değildi. Sayfadan geri çıkıp bu sefer de diğer kırmızı noktanın üzerine tıkladığımda, yine absürt derecede havalı olan kırmızı ejder logosu dikkatimi çekmişti. [İsim: Ejderin Nefesi Loncası] [Seviye: 121 (SS) ] [Katılımcı Sayısı: 62] [Özel Yetenekler: Kadim Ejderin Alev Teknikleri] Görünüşe göre bu iki lonca kafa kafaya gidiyorlardı, ki ikisi de SS seviyesine yeni geçmişti. Arada bir rekabet söz konusu gibiydi, ama araştırmadan bilemezdim tabi. Şimdiki amacım, bu iki loncadan birini kendi safıma çekmekti. Ortamı incelemeden plan yapacak değildim tabiki, ancak bu iki loncanın dışında da müttefik bulmam da fena olmazdı. Şehirde keşfedilmeyi bekleyen onlarca çocuk olduğuna emindim. "Komutu iptal et." diyerek loncaların bulunduğu noktaların kaybolmasını sağladıktan sonra elmamdan son bir ısırık alıp kalanını ağacın yanına bıraktım ve Sisteme yeni bir komut vermek için ağzımdakini bitirmeye odaklandım. "Tüccar Loncalarını işaretle ve durumlarını iyiden kötüye doğru sırala." Komutumla birlikte toplamda on üç tane nokta belirmişti ve her noktanın üzerinde bir sayı yazıyordu. Birinci sıradaki Tüccar Loncası, tabiki kızını önce zehirleyip sonra kurtardığım Ragnar Wilton'un sahiplik ettiği Üç Kardeşler Tüccar Loncasıydı. Bu yüzden komutu iptal ederek diğer tüccar loncalarına bakmaktan vazgeçtim. Haritayı kapatıp Envanteri açtıktan sonra şehirde gezerken dikkat çekmeyecek kıyafetler ararken gözüme kenarlarında dantel işlemeleri olan beyaz bir gömlek ve siyah yüksek bel bir pantolon çarpmıştı. Ormanın biraz içine girip kalın bir ağacın arkasında hızlıca üzerimi değiştirip siyah botlarımı ayağıma geçirdim ve şehre doğru yürümeye başladım. Aynı zamanda da boş durmayarak siyah saçlarımı, envanterden çıkardığım beyaz bir iple bağlayarak önüme gelmemesini sağladım. Asil bir leydi gibi görünmediğim gibi yoksul bir köylü gibi de görünmüyordum. İnsanların kafalarında fazla soru işareti bırakmak da istemediğim için envanterdeki silahlara göz gezdirmeye başladım. Kadın bir savaşçı gibi görünmek, kim olduğu belirsiz bir kadın gibi görünmekten çok daha iyidir düşüncesiyle bir silah seçene kadar şehrin girişine gelmiştim zaten. Siyah bir kılıç ve kemerli kabzasını hızlıca belime bağladıktan sonra şehrin girişindeki askerlere kısa bir baş selamı verdikten sonra şehre girdim. Başkent olduğu için giriş çıkışlarda pek kimlik sormazlardı ancak bir tüccarsan, kesinlikle şehre girecek olan her malın ayrıntılı bir listesini askerlere onaylatmalı ve Tüccar Ruhsatını onlara göstermeliydin. Onun dışında pek bir sorunu olan yoktu, hatta avcılara ve askerlere çoğu şehrin girişlerinde bir şeyler bile ikram edebiliyorlardı. Bu dünyada avcılar oldukça saygın kişiliklerdi. Sokaklar arasında gezerken hala pazar yerini bulamayınca, yoldan geçen sarışın, yirmili yaşlarında olan genç bir kadının önüne geçerek onu durdurmuştum. Giyinişi çok lüks değildi ve kibirli de durmuyordu. Yani beni çok uğraştırmadan yolu tarif edip işine gidecek bir tip gibiydi. Ah, bu zamanın asilleri gerçekten hiç çekilecek tipler değildi ve kesinlikle bir tanesine denk gelmek istemiyordum. "Afedersiniz, pazar yeri ne tarafta acaba?" diyerek kadına kibarca gülümseyerek sorduğumda kadın önce beni baştan sona süzmüş, ardından da kibarca gülümseyerek yolu tarif etmişti. İfademi bozmadan gülümseyerek teşekkür edip yoluma devam ettim ancak kıskanç bakışlarını sırtımda hissedebiliyordum. Bu dönemde ticaret ne kadar gelişirse gelişsin, insanlar hala geri kafalıydı ve kadınlar bu dönemde de hor görülüyordu. Gerçi önceki yaşamımda da 21.yüzyılda olmamıza ve teknolojinin zirvesinde olmamıza rağmen yine kadınlar ve erkekler tam anlamıyla eşit değildi. O dönemde çoğu ülke bu konuda gelişme gösterse de pek çok ülkede kadınlara zulmediliyordu. Yani, o kadar gelişmesine rağmen o halde olan insanlar varken, kılıç-kalkanın popüler olduğu bu dönemde kadınlara değer verilmemesini pek de anormal bulmuyordum doğrusu. Bu düşüncelerim, pazar yerine geldiğimde kesilmişti. Aslına bakarsak, tezgâhlarda sergilenen eşyalarla bir işim yoktu. Benim işim daha çok gençlerle ve çocuklarlaydı. Zaten bu dönemde köle pazarları hala yasaldı ve en güçlüler de, en güçsüzler de buradan çıkabiliyordu. Köle pazarında bir şey bulamasam bile, asil-yoksul pek çok insanın burada olduğunu göz önünde bulundurursak bir şeyler öğrenmek için oldukça ideal bir ortamdı. Ayrıca benim için diğer bir artısı, Kahraman Seçme Töreninde seçileceğim için şimdiden az çok halka karışmalıydım ki, çok da süphe uyandırmayayım. Bir anda herkesin hayatında ilk defa gördüğü birisi Kahraman olarak seçilirse, bu oldukça şüphe uyandırıcı olacaktır ki dezavantaj olarak halkın tepkisini üzerime çekmek istemiyordum. Bir Köle Pazarına geldiğimde bir süre dükkanın önünde bir mal gibi sergilenen çocuklara baktım. Bu köle pazarları genelde bu şekilde olurdu. Güzel, yakışıklı veya sağlıklı görünen birkaç köle dükkanların önünde sergilenir, diğer köleler dükkanın içindeki kafeslerde birer hayvanmış gibi sahiplerini beklerdi. Bu yüzden güce önem veriyordum. Güçlü olmayana bu dünya cehennemden başka bir şey değildi çünkü. Köle tüccarı olduğunu düşündüğüm iyi giyinimli ve göbekli bir adam, ağına takılmış bir müşteriyle ağzından girip burnundan çıkarcasına konuşuyor, elinde bulundurduğu kölelerin bakımlarıyla ilgili yalanları sıralamakta bir an bile tereddüt etmiyordu ve ben ise sadece adamın göbeğine bakarak ne kadar kazandığını tahmin edebiliyordum. Onun tavırlarına çok aldırmadan sergilenen kölelere baktım. Tahmin ettiğim kadarıyla yaşları en fazla on iki olan, biri kız, toplamda üç genç vardı ve en küçükleri on yaşında siyah saçlı bir erkek çocuğuydu. Çok sağlıklı görünmüyorlardı ancak aralarında en iyileri bu üçüyse, o zaman sadece bunların özelliklerine bakmak benim için zamandan kazanç sağlardı. Özelliklerini kısaca incelediğimde karşılaştığım manzara ise biraz garipti. En büyük gencin ve yanındaki kızın sadece görünüşlerine bakarak onların ikiz olduğunu söyleyebilirdim, ancak durum pencerelerinde bir isimleri yoktu. Bakışları, daha önce gördüğüm köleler gibi ürkek değil, aksine daha hırslı ve öfkeli görünüyordu. Diğer küçük olan çocuk ise onlu yaşlarında olmasına rağmen kötü beslenmenin getirisi olarak yaşına göre oldukça zayıf ve küçüktü. Diğer ikizlerle pek bir kan bağı yok gibiydi, ancak büyük ihtimalle onları tanıyor olmalıydı ancak biraz daha yakından incelersem onun küçük bir akciğer hastalığına sahıp olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Üçünün de oldukça potansiyeli var gibi duruyordu, ancak küçük olan bu şartlar altında fazla yaşayamazdı.  [İsim: Yok ] [Seviye: 3 (E) ] [Cinsiyet: Kız] [Yetenekler: Yok] [Yatkınlık: Işık, Ateş, Toprak ] Beni şaşırtan şey, ikisinin de isimlerinin olmamasıydı. Tahminimce aileleri savaş esiri olarak düşmüş ve köle olarak doğum yapmıştı ve bu yüzden bir isim verilmemişti. Ya da köle olarak maruz kaldıkları şiddet yüzünden hafıza kaybı geçirmişlerdi, ki bu köleler arasında oldukça yaygındı. Kızın yatkınlıkları tek başına pek bir anlam taşımasa da oğlanın yatkınlıklarıyla birlikte iyi bir ikili olmuşlardı. [İsim: Yok] [Seviye: 5 (E)] [Cinsiyet: Erkek] [Yetenekler: Yok] [Yatkınlık: Rüzgar, Işık, Ateş] Tam takım yetenekleriydi ve normalde fark edilse bile tam potansiyeline ulaşamayacak güçleri vardı. Şimdiden onlar hakkında planlarım kafamda dönerken bu sefer de gözlerimi küçük olan çocuğa diktim ve inceleme yeteneğimi kullanarak onun özelliklerine baktım. [İsim: Ren ??] [Seviye: 4 (E) ] [Cinsiyet: Erkek ] [Yetenek: Yok] [Yatkınlık: Kara Büyü, uzay ] [Ruh Bağı] Bu çocuğu kesinlikle almalıydım. O sırada Köle tüccarı olan göbekli adam, Ren'i kolundan tutarak kaldırmış ve çocuğun kulağına bir şeyler söylemişti. Çocuk ise korkarak bir Tüccara bir de müşteriye bakarken Tüccar sinirle çocuğun kafasına sert bir şekilde vurmuştu. Zaten zayıf olan çocuk bu hamleyle yere düşüp bağlı olan elleri yüzünden engellemeye fırsat bulamadan kafasını yere çarparken ikizlerden kız olan korkuyla ayağa kalkmış ve çocuğun yanına koşarak bağlı elleriyle onu kaldırmaya çalışmıştı. "Bu ne cürret!" diye hiddetle bağırarak kıza elini kaldıran Tüccara daha fazla tahammül edemeden hızla yanına adımladım ve Tüccarı bileğinden yakalayarak kıza vurmasını engelledim. Olayın şokuyla köleler de dahil pek çok kişinin bakışları bana dönse de aldırmadım. Bu Köle Tüccarı, yumuşak göbeğinin aksine bir Tüccarın olması gerektiği gibi C seviyedeydi ve normal bir vuruşu bile sıradan bir insanı kolaylıkla öldürebilirdi. Köle de olsa, onların ölmesini izleyecek kadar vicdan yoksunu değildim her ne kadar kalpsizliğimle övünsem de. "Onları satın alıyorum." dediğimde Köle Tüccarının gözleri bir an ışıldasa da duruşundan taviz vermedi ve elini geri çekerek klasikleşmiş firsatçı gülüşünü yüzüne yerleştirdi. "İyi bir seçim! Sizin gibi güzel bir hanımefendiden de bu beklenirdi ancak keskin gözlerinizi daha iyi kölelerle şenlendirmelisiniz güzel bayan. İçeride çok daha güçlü kölelerim var, bakmak ister miydiniz?" "Hayır." dedim netçe. Ardından da gözlerimi yerdeki çocukla ilgilenen ikizlere çevirdim. "Bu üçünü istiyorum." Beni kolay ikna edemeyeceğini düşünen Tüccar, "Ah, onlar en iyi kölelerim." diyerek laflarının yönünü değiştirmesine rağmen buna çok aldırmadım. "Tanesi en az 20 Altından-" "1 Saray Sikkesi." diyerek lafını böldüğümde, adamın gözleri şaşkınlıkla iri iri olmuştu. Aynı zamanda, ikizlerin şaşkın bakışları da bana dönmüştü. "Üçü için bir Saray Sikkesi ödeyeceğim." "Hemen efendim. Bu cömert davranışınız için kölelik mühürlerini ücretsiz olarak yapacağız. Lütfen içeri buyrun ve size bir çay ikram etmeme izin verin." diyerek zevkten dört köşe olan Köle Tüccarının "Büyük balık yakaladım!" bakışlarını görmezden geldim. "Lüzumu yok. Köle belgelerini getir." dedim soğukça. Tüccar ise başıyla yanındaki görevliye işaret vermiş, ve görevli de koşa koşa içeriye girmişti. Ben de o sırada envanterdeki para keselerimden, içinde Saray Sikkelerinin olduğu keseyi aldım ve içinden bir tanesini çıkararak keseyi envantere geri gönderdim. Kısa bir süre sonra görevli elindeki üç kağıt ve bir kalemle geri dönünce, kısaca kağıtları imzalayıp prosedür gereği Kölelik Belgelerini alırken adama ücretini ödedim ve kölelerin kelepçelerini çözmelerini bekledim. "Efendim, Köle Mührü istemediğinize emin misiniz?" "Dediğimi yap." diyerek hafif öfkeli bir tonda onu tersledikten sonra ikiz kölelere kısaca bakmış ve yerde oturarak kanayan başını tutan Ren'i koltuk altlarından tutarak kaldırdım ve kucağıma aldım. "Siz yürüyebilir misiniz?" diye kibarca sorduğum soru ikizlerin afallamasına neden olsa da hızlıca başlarını onaylarcasına sallamışlardı. Ren ise, şaşkınlıktan nefes almayı unutmuştu yavrucak. "Bu arada." dedim ve ciddi bir ifadeyle ikisinin de yüzlerine baktım. "Kaçmaya çalışırsanız, bu sizin için iyi sonuçlanmaz." Uyarımı yapmasam olmazdı. Benim için büyük bir meblâğ değildi ancak bir Saray Sikkesi de az bir para sayılmazdı. Aslına bakarsak şehirde biraz daha dolaşıp bilgi toplamak daha iyi olabilirdi ama Ren'in ve ikizlerin zayıflıktan ölmelerinden endişeleniyordum. Yüz yapıları iyiydi, ve küçük bir temizlikle güzelliklerinin ortaya çıkacağından emindim ancak çökmüş yanakları ve sayılan kemikleri, onları ölecekmiş gibi gösteriyordu. İnsanlar düşündüğümden daha hassas yaratıklar olmalıydı.. Yakınlarda kıyafet satan bir tezgâh bulup üçüne de temiz ve rahat birkaç kıyafet alıp poşeti taşıması için erkek olan ikize verdikten sonra bir han arayışına koyulmuştum, tabi en yakındaki hanı bulmak için sistem yeteneğimi kullanmayı da ihmal etmemiştim. Bu çocuklar on dakikadan fazla yürümeye devam ederlerse sıska vücutları fazla çalıştığı için aniden ölebilirlerdi. Yakınlarda bulduğum bir hana girerken çok uğraşmamak adına envanterde içinde gümüş bulunan küçük keselerden birini boştaki elime aldım ve girişteki danışmanın masasına koydum. "Üç yataklı bir oda istiyorum. Mümkünse banyolu bir tane." dediğimde hızlı bir şekilde arkasındaki anahtarlardan birini alıp masanın arkasından çıktı ve "Lütfen beni takip edin." diyerek merdivenlere yönelmişti. Bir kat çıktıktan sonra bir koridora girmiş ve sağdan ikinci kapının önünde durmuştuk. Ahşap kapıyı elindeki anahtarla açtıktan sonra anahtarı kapının üzerinde bırakmış ve kapının yanında durarak konuşmaya başlamıştı. "Hafta içi her gün sıcak suyumuz bulunmakta ve akşam yemeği güneş battıktan hemen sonra verilmekte. Gece başına düşen ücret 3 gümüş." "Siz içeri geçin." diye ikizlere konuştuktan sonra danışman kıza döndüm. "Ücret konusunda çok uğraşmak istemiyorum, hesabı keseden halledin ve mümkünse para bitmeden kapıma gelmeyin." "Evet efendim." dedikten sonra yanımdan ayrılmıştı. Odaya girip kucağımdaki Ren'i yataklardan birine bırakırken, ikizlerin odanın bir köşesinde ayakta bekliyor olduklarını görmüştüm. "Rahat olun, sizi ısırmam." dediğimde ikisi de bir şey demeden sessiz adımlarla yatağın birine oturmuşlardı. Ben de envanterden bir mendil çıkararak Ren'in başındaki kanı silmeye başladım. Ortamdaki sessizlik varlığını sürdürürken onlar neredeyse nefeslerini bile duyamayacağım şekilde gerginlerdi. Ren'in yarasını temizlemem bittiğinde ayağa kalkıp ikizlerek bakarak "Sıcak bir duş alın, iyice temizlenin. Sonra da aldığım kıyafetleri giyip iyice dinlenmenizi istiyorum. Dışarıda biraz işim var, akşama dönerim. Ha, bu arada..." dedikten sonra hala elimde olan Kölelik Belgelerini onlara doğru gösterip Ateş büyüsüyle alev almasını sağladım. Elimde birden alev alarak küle dönen belgeleri görünce ikisi de irkilmişti. "...artık köle değilsiniz."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE