Beyaz Saray'a sızmak, benim için düşündüğümden biraz zahmetli olsa da Gizlilik yeteneğim sağ olsun, kelimenin tam anlamıyla döktürüyordum. Tek sorun, buranın gerçekten büyük olması ve Emilia'nın odasının nerede olduğunu bilmememdi ancak bunu da nihayet halletmiştim. Emilia'nın kişisel hizmetçisi Marry sağolsun, ona atıştırmalık kurabiyeler götürürken farkında olmadan bana büyük bir iyilik yapıyordu. Koridorun sonundaki odadan içeriye girince peşinden odaya girdim ve içeride belgelere gömülmüş olan Emilia'yı gördüm. Bu kadının bu kadar fazla dosyayla ilgilenmesi normal miydi? Hayır, tüm ülkenin mâli durumunu falan mı kontrol ediyordu anlamıyordum ki.
Marry kurabiye tabağını ve çayı sessizce Emilia'nın yanına bıraktıktan sonra odadan ayrılmıştı. Ben de tabaktan bir kurabiye alarak odanın içinde gezmeye başlamıştım.
"Oh, beni korkuttun." diye konuşan Emilia'ya dönmem Gizlilik yeteneğimi kapatmayı unuttuğumu fark etmeme neden olmuştu.
[Gizlilik yeteneği kapatıldı.]
Ah, bu aralar dalgın mı olmaya başlamıştım?
"Baya meşgulsün sanırım." diyerek elimde kalan kurabiyeyi ağzıma attıktan sonra yavaş yavaş Emilia'ya doğru yürüdüm.
"Kendi işlerim de var ama çoğunluğu Lukas'ın geleceği-"
"Kes artık şu palavrayı." diyerek masaya ellerimi koyup onun yüzüne doğru eğildim. "Eminim Lukas, senin yalnızca bir ayın kaldığını öğrenseydi seninle daha fazla vakit geçirmek isterdi. Zamanını ona gelecek hazırlayarak geçireceğine, ona gelecekte nasıl bir insan olması gerektiğini öğretmeye çalış." diye konuşmamla gözleri dolu dolu olan Emilia derin bir nefes alarak kendini toparlamaya çalıştı.
Böyle davranmasına anlam veremiyordum. Ona bir gelecek hazırlarken aslında onun geleceğini yerle bir edeceğinin farkında bile değildi. Gelecekteki her küçük şeyin büyük bir değişken olduğunu bilmesine rağmen bir şeyler için çabalaması onu tatmin ediyor muydu, yoksa sadece kendi vicdanını avutmak için mi böyle yapıyordu anlamıyordum.
"Sadece onu arkamda bırakmaya kıyamıyorum." diyerek elleriyle yüzünü kapattıktan sonra titreyen sesiyle devam etti. "Onun daha iyi olmasını istiyorum. Daha mutlu..."
"Onun yerine bu dosyalarla ilgilenerek mi?" dedikten sonra yavaş adımlarla pencerenin önüne giderek kollarını göğsümde bağladım ve sağ kolumu duvara yaslayarak pencereden dışarıya bakmaya başladım. "Ona yapabileceğin en kötü şeyi yaptıktan sonra onun daha mutlu olmasını isteyemezsin Emilia. Onu kendinden alıkoyarak hayatı boyunca iyileşmeyecek bir yara açacaksın, bunu sen de biliyorsun. Bu yüzden, en azından ona son mutlu anlarını yaşat. Seni hatırladığı son şekil, dosyalara gömülmüş bir anneden ziyade, çocuğuyla sonuna kadar ilgilenen iyi bir anne olmalı."
Bir süre daha sessiz ağlamasına devam ederken ben de dışarıyı izlemeye devam ettim. Bahçede bir şövalyeyle birlikte kılıç antrenmanı yapan Lukas, iyi eğitiliyor gibiydi ancak teknik olarak biraz kusurlu bir eğitmene sahipti. Ama olabilecek en iyi eğitmen olduğunu söyleyebilirdim. Kusurlu teknikler olmasına rağmen temeli oldukça güçlü bir tekniğe dayanıyordu, ayrıca denge konusunda da belli bir ilerleme kaydetmiş gibi görünüyorlardı .
"Tamam." diyerek ayağa kalkan Emilia'ya çevirdim bakışlarımı. Elindeki mendille yüzünü silmiş olmasına rağmen ağladığını belli eden kızarık burnu ve gözleri, kendini deşifre ediyor gibiydi. "Son zamanlarımda olabildiğim en iyi anne olacağım." diye azimli konuşması, beni istemsizce gülmeye itse de ifademi bozmadan envantere girerek mavi bir ruh taşına sahip olan kolyeyi çıkardım.
"Ve bu..." diyerek Emilia'nın yanına giderek kolyeyi eline tutuşturdum. "...sana yapacağım minik bir iyilik. Bunu boynundan çıkarma, özellikle de ölürken. Öldükten sonra ruhunu içine mühürlemeyi planlıyorum."
"B-bunu neden yapıyorsun ki?" diyerek anlamadan bir yüzüme, bir de kolyeye bakmaya başlamıştı.
"Oğlunun büyüdüğünü görmek istemiyor muydun? Sana bir fırsat veriyorum. Sen öldükten sonra, bu kolyeye çok iyi bakacağım ve oğlun kral olduktan sonra mührü kırıp sizi buluşturacağım. Mühür kırıldıktan sonra direncine bağlı olarak en fazla 5-10 dakika dünyada kalabilirsin ancak tek bir saniyesinin bile senin için ne kadar kıymetli olacağını tahmin edebiliyorum." dediğimde parlak yeşil gözleri tekrardan dolmaya başlamıştı. "Merak etme, bu süreç senin için hiç zor olmayacak. Sadece derin bir uykuda olacaksın ve onca sene, senin için göz açıp kapayana kadar geçmiş olacak."
"S-sen.." dedi heyecandan kekeleyerek. "Melek misin? Gerçekten bunu benim için yapabilir misin?"
"Gücümü küçümsemeye devam etmediğin sürece senin için her şeyi yapacağım." diyerek umursamazca omuz silktim. "Ayrıca borçlu kalmayı sevmem."
"Borç? Ne borcu?"
"Dünkü sarılma." dedikten sonra derin bir nefes vererek meraklı yeşil gözlere baktım. "Hatırlamamam gereken anıları hatırlattı. Bu yüzden bunu bir daha asla ama asla yapma." dediğimde yüz ifadesi karman çorman olmuştu.
"Neden? Hem borçlu olduğunu söylüyorsun hem de nefret ettiğin bir şeymiş gibi anlatıyorsun. Anlamıyorum."
"Anlaşılmayacak bir noktası yok. Fikrimi değiştirmemi istemiyorsan bir daha isteğim dışında bana dokunmaya çalışma."
Elindeki kolyeyi daha sıkı tutarak başıyla beni sessizce onayladı ve kolyeyi boynuna taktı.
Anlaşılmayacak bir noktası yoktu. Onun hareketlerindeki anne sıcaklığı öylesine geçirgendi ki bana dokunduğu anda sonsuz bir özlem duygusu tüm bedenimi ele geçirmiş gibi hissetmiştim. Oysa ben bu dünyevi şeylere bağlanmanın sonucunu seneler önce ağır bir hayat dersiyle bizzat tecrübe etmiştim.
"Bu arada, Olven Ormanında ortaya çıkan SS seviye zindanla ilgili bir şeyler duydun mu?" diyerek beynimdeki soruları bir köşeye atarak gündemdeki konuları aklımın ön planına taşırcasına Emilia'ya sorumu yöneltmiştim. Beatrice'in zindanından krallığın haberi vardı ve muhtemelen yakın bir zamanda Avcı mahkemesinde açık arttırmaya sunacaklardı. Kimsenin zindana girip işime çomak sokmasını istemediğimden açık arttırmanın ne zaman olduğunu öğrenmem gerekiyordu.
"Ah, Avcı Mahkemesi bir üst katta ama fazla bir bilgim yok. Senin için araştırmamı ister misin?"
"Çok iyi olur." diye cevapladıktan sonra saatin öğlen olduğunu fark etmiştim ve daha yapacak bir ton işim vardı. "Lukas'ı çağırır mısın? Gölgesine askerlerimden birini yerleştireceğim." dediğimde tekrar anlamadan bana bakmıştı. "Necromancer diye bir şey duydun mu hiç?"
"Ah, pek sanmıyorum." diye zoraki bir gülümseme sunarken omuzlarımı silkerek ona cevap verdim.
"Nadir bir yetenek, duymaman normal. Gölge çıkarma veya Çağırıcı demek daha uygun oluyor aslında. Ölen canlıların gölgelerini çıkararak onları kendi sadık askerlerim haline getirebiliyorum. Ah, dur. Göstereyim." dedikten sonra gölge askerlerimden güvendiğim bir tanesinin ismini sesli olarak söyledim. "Nova."
Pencere hemen sağımda kaldığı için solumda kalan gölgemin içinden siyah bir duman çıkmaya başlamıştı. Kısa bir zaman içinde bu siyah duman şekillenerek iki metrelik bir insan bedenine benzer hale gelmişti. Nova, yetenekli bir avcıydı, bir mana kontrolcüsüydü ve kan kırmızısı kılıcı kesinlikle herkesin kullanabileceği bir silah değildi. Siyah auradan oluşan yüzü ve tüm bu siyahlığa rağmen masmavi parlayan gözleri... Ürkütücü bir aurası olmasına rağmen, yaşarken oldukça hayat dolu biriydi.
Emilia ise bir süre kal gelmiş gibi tepkisizce Nova'ya baktıktan sonra durumu kavrayabilmiş gibi gözleri iri iri olmuştu. Hemen ardından ise kapı hızla açılmış ve Lukas içeriye girmişti.
"Anne bugün yeni bir şey öğrend-" derken cümlesini tamamlayamadan annesinin şaşkın yüz ifadesi onu durdurmuş, ardından da gözleri Nova'yı ve beni bulmuştu.
"Onun gölgesine saklan ve hayatî bir durum olmadıkça ortaya çıkma." diye Lukas'ı işaret ederek komut verdikten sonra Nova Lukas'a doğru birkaç adım atmış, ardından da siyah bir dumana dönüşerek Lukas'ın gölgesine girmişti.
"Tamam o zaman." diyerek hala şaşkın olan Emilia'ya bakarken bir süre bir hayat belirtisi beklemiştim ancak o hala şok olmuş bir ifadeyle benim gölgeme bakmaya devam ediyordu. "Eee... Ben gideyim o zaman." dedim ve kapıya yöneldim. Kapıdan çıkmadan hemen önce Lukas'ın saçlarını karıştırarak "Sen de derslerine iyi çalış." dedim ve Gizlilik yeteneğimi kullanarak kaybolduktan sonra odadan çıktım.
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadar şaşırmasını beklemiyordum. Sanırım bu şoku atlatması biraz uzun sürecekti.
Saraydan hızla ayrılır ayrılmaz adımlarımı hana doğru yönlendirmeye başlamıştım. Zaten saat çoktan gece yarısına yaklaşıyordu ve sanırım handa ayarlanan akşam yemeği saatini kaçıralı birkaç saat olmuştu ancak bunun dışında bazı işe yarar şeyler de öğrenebilmiştim. Tüm gün çarşıda ve barlarda gezerek insanlardan bilgi toplamış ve sosyeteye dair bazı söylentilerini ve nedenlerini öğrenme fırsatı yakalamıştım ancak pek de extrem bir olay yok gibiydi. Şehrin tek eğlencesi, SS seviyesindeki iki loncanın kavgalarıydı ve ikisinin de bu konudaki ciddi duruşları olayı daha eğlenceli hale getiren yegane sebepti. Sen gelmişsin 121.seviyeye, loncanı kurmuşsun, takımın jilet gibi ve gidiyorsun karşı loncayla çocuk gibi tartışıyorsun... İşin absürt kısmı, halk da onların kavgalarına öylesine alışmışlardı ki bu iki süper gücün çarpışmasını çekirdek çıtlatarak izleyebilecek kadar durum karşısında rahatlıklarını koruyabiliyorlardı. Bu konunun dışındaki diğer dedikodular da bu krallığın soylularıyla ilgiliydi ve çok da önemsemek istemedim, çünkü çoğunun sadece kıskançlık ve art niyet sonucu ortaya çıkan asılsız dedikodular olduğu oldukça barizdi.
Sonunda hana geldiğimde, içerideki geniş yemek salonunda oturarak sohbet eden birkaç insanı görmüştüm. Yemek yeni bitmiş olmalıydı ve oradan gelen yemek kokuları, ikizlerin ve Ren'in nasıl bir yemek keyfi çıkardıklarını gösteriyordu. Keyiflerince yemek yemeliydiler, çünkü bu gidişle gerçekten zayıflıktan öleceklerdi.
Merdivenleri hızla çıkıp odamın önüne geldiğimde, kapının açık olduğunu ve içeriden yabancı bir kadın sesinin geldiğini fark etmiştim. Sanırım temizlikçiydi ve ben tamamen yerleşmeden son kez ortalığı toparlamak için gelmişti. Kadın otuzlu yaşlarında gibiydi ve işine pek müdahale etmek istemediğimden kapıya kolumu yaslayarak sessizce onu izlemeye başlamıştım.
"Efendiniz çok cömert olmalı. Sizin gibi aşağılık kölelere bile böyle güzel kıyafetler verdiği için minnettar olmalısınız. Yoksa o olmasaydı buranın kapısından bile içeriye giremezdiniz. Ne acınası..." diyerek söylenirken bir yandan da yatak çarşaflarını değiştirmeye devam ediyordu. Gözlerimi kısa bir anlığına öğrencilerime çevirdiğimde ise, onların yüzünde en ufak bir rahatsiz olmuşluk görememiştim.
Sanki bo duruma oldukça alışmış gibiydiler... Kadın değiştirdiği çarşafları kucağına alarak tam odadan çıkmak için tam arkasını dönüp kapıya doğru yöneleceği sırada kapıda bekleyen bedenimi fark ederek irkilmiş ve elindekileri yere düşürmüştü. Kısa süren şaşkınlığı ardından eğilerek reverans yapmış ve başını kaldırmadan kibar bir yüzle gülümseyerek konuşmaya başlamıştı.
"Sizin geldiğinizi fark edemediğim için beni bağışlayın efendim. Gözünüze görünmeden odanızı temizleyerek sizi memnun etmek istemiştim."
"Ne acınası." diyerek onun sözünü kendisine karşı kullanmam gözlerini iri iri açmasına sebep olmuştu. "Başını kaldır." dedikten sonra ona doğru birkaç adım atarak karşısında durdum ve benimle aynı boyda olan kadının kahverengi gözlerinin içine baktım. "Hareketlerin umurumda bile değil ancak öğrencilerime laf edersen çok sinirlenirim." dedim ve yüzümü yüzüne yaklaştırdıktan sonra devam ettim. "Beni sinirlendirmek istemezsin."
Korkudan küçülen gözbebeklerini gördükten sonra kadının fazla üstüne gitmemeye karar vererek geri çekildim ve umursamaz bir ifadeyle, elimle onu kovarcasına gitmesi için işaret verdim.
"Çok özür dilerim." diye mırıldanarak yerdeki çarşafları kucağına almış ve koşar adımlarla odadan ayrılmıştı. Arkasından açık bıraktığı kapıyı kapatıp tek bir yatak üzerinde sıralanmış çocuklara döndüm. Temizlenince bembeyaz tenleri ortaya çıkmıştı resmen, ve giydikleri kıyafetlerle daha normal görünüyorlardı. Tek sorun, abartısızca zayıf olmalarıydı.
Baştan üçüncü yatakta sessizce oturmaya devam ettiklerini görünce, ilk yatağa oturup hepsini tek tek inceledim.
"Eee?" dedim ortamı yumuşatmak için gülümseyerek. "Akşam yemeği güzel miydi?"
Mutlu bir şekilde gülümseyerek başlarını sallamalarını bekledim, ancak beklediğim bu tepkiyi vermediler. Aksine Ren, başını öne eğerek yüzünü saklamıştı.
Bir dakika... Onlar hala aç mıydı?
"Yemek yemediniz mi?" dedim anlamadan. Onların kölelik belgelerini gözlerinin önünde yakmıştım ve artık bir şeyler yapmaları için emrimi beklemelerine gerek yoktu. Soruma herhangi bir cevap gelmeyince kaşlarımı çattım. "Size bir soru sordum."
Aslında bir cevap almama gerek yoktu, ki yüzlerinden bile yemek yiyip yemedikleri kolaylıkla anlaşılabiliyordu ama onların konuşmaya alışması ve kendilerini biraz daha güvende hissetmeleri için ya kendi istekleriyle konuşacaklardı, ya da ben onları zorla konuşturacaktım.
"Hayır." dedi erkek olan ikiz, kısık bir sesle.
"Neden?"
"Biz..." diyerek sözünün devamını getiremeyen erkek ikize devam et dercesine baktım. "...Yani... Siz bu konuda bir emir vermediniz."
"Ah, ciddi misin? Anlamanız için size daha kaç kez köle olmadığınızı söylemem gerekiyor?! " diyerek sitemle elimle alnıma vurdum. Akşam yemeği biteli bir süre olmuştu ve hanın kurallarına göre yemek saati dışında yemek verilmiyordu ve verilse bile bu ek ücrete dahil oluyordu. Çok fazla uğraşmak istemediğimden Envantere girerek yiyecekler kısmında bir süre gezindim ve gözüme kestirdiğim içinde geyik eti ve yeşillik bulunan üç tane tost çıkararak onlara uzattım. "Şimdilik bunlarla idare edin, sabah olunca adam akıllı bir kahvaltı yapmaya gideriz."
Kız olan ikizin tepkisi kesinlikle görülmeye değerdi çünkü tostu yerken tamamen kendinden geçmişti. Hem tostu kokluyor, hem de tosttan bir ısırık alınca gözlerini kapatarak sadece tostun tadına odaklanıyor gibi bir hali vardı. Ren ve erkek olan ikiz ise bildiğin tostlara yumulmuşlardı. Bu zamana kadar içinde bulundukları durumu az çok tahmin edebiliyordum, ne de olsa suikastçı olduğum dönemlerde defalarca köle olarak kılık değiştirip soyluların evlerine girebilmiştim. Bu durumu göze alırsak, şu anki durumları bile oldukça iyi gibiydi. En azından birbirlerine sahiplerdi ve bu yüzden bunca zaman boyunca hayatta kalabilmiş olmalıydılar.
Sessizce ayağa kalkarak ağır adımlarla çalışma masasına ilerlemiş ve sandalyeyi çekerek masaya oturmuştum.
"O üç yatak da size ait." dedim olası bir yanlış anlaşılmayı göz önünden çıkararak. "İyice dinlenin." dedikten sonra envanterden Emilia'nın verdiği defteri çıkardım.
"Ama... Efendim?" diyerek ilk defa konuştuğunu duyduğum kız olan ikize döndüm, sorun ne dercesine. "Siz nerede uyuyacaksınız?"
"Yapmam gereken işler var ve muhtemelen sabahlayacağım. Beni düşündüğün için teşekkür ederim, ancak buna gerek yok." demiş ve kibarca gülümsemiştim. "Rahat olabilirsin, artık köle değilsiniz." dediğimde kızın gözleri biraz dolmuştu. Buna rağmen gülümseyerek eğilmiş ve başını kaldırmadan konuşmaya başlamıştı.
"Çok teşekkür ederim. Hayatım boyunca sizi takip edeceğime, canım pahasına yemin ederim." dedikten sonra Ren ve diğer ikiz de ayağa kalkmış ve eğilerek aynı sözleri tekrar etmişlerdi.
Ah, onları bu köle davranışlarından kurtarmak beni baya zorlayacaktı değil mi?