1. BÖLÜM
Meslek hayatına sıradan bir kasiyer olarak şaşalı bir giriş yapan Zeynep, aylardır izleyip dinlediği çeşitli belgesellerin seslendirenine aşık olursa ne olur? Nasıl bir belaya bulaşır? Daha doğrusu böyle bir şeyin bir bela mı yoksa bir lütuf mu olduğunu nasıl öğrenebilecektir? Nereden ve kimden? En başta yüzünü görmediğiniz, ismini bile bilmediğiniz biri nasıl olurdu da aşkı vaat edebilirdi gönlünüze? Üstelik onun bu durumdan zerre haberi yok iken. Yalnızca sesini duyabildiğiniz, ama i********:'dan da, gittiği ortamlarda da deliler gibi takip ettiğiniz, ettirdiğiniz bir adam. Nasıl olurdu da dört ay gibi bir süre zarfında öyle bir adama tutulabilirdiniz? İmkanı var mıy-
Vardı!
Olduk işte! Hem de öyle böyle değil. Üstelik bunu bile isteye de yapmadım. Bir bataklığa
saplandığımı, o bataklığa gömülürken anlayabilmiştim ancak. Yani oturulan
yerden atıp tutması çok kolay gelmesin kimseye.
Evet
yukarıda bahsedilen şahıs benim. Siz şimdi manyak mısın kızım, ne
demeye böyle birine aşık oldun filan diye sorabilirsiniz. Ki
haklısınız da. Çünkü bu soruyu bende defalarca kendime sordum. Üstelik bazen
sekteye uğradığını düşündüğüm kafama vura vura. Ama bir cevap yok. Boş, bakın
tın tın. Ses dahi gelmiyor. Bendeki de öyle bir beyin.
Neyse
bunları konuşacağız, size şimdi kendimden bahsedeyim biraz. Sonra aman efendim
sen kimdin, nereden hatırlayayım şimdi ben seni gibi sorularla gelmeyin bana.
Bozuşuruz.
Ben Zeynep, Zeynep Sözügeçmez.
Evet,
soyadıma uzun uzun baktığınızın farkındayım. Maalesef atalarımız büyük büyük
dedemlerin nelerini gördü de bize intihar sebebi böyle bir soyadı yakıştırdı
bilmiyorum ama durum bu. Ben yıllarca bu şeyi alnımın akıyla (!) bir vebalı
gibi taşıdım çok şükür ama yeter be. Devlet dairelerine giremiyorum bunun
yüzünden. Neyse, daha çok yakınacağım konular var. Bunu kaynatalım arada.
Yirmi
beş yaşındayım, aslen Ankara'lıyım lakin İstanbul'da yaşıyorum. Koskocaman bir
aile de büyüdüm lakin tek bir tane bile kardeşim yok. O kadar kuzenlerin olsun,
yeğenlerin olsun ama bir tane dahi kardeşin olmasın. Bu da annemle babamın bana
attığı kazıklardan yalnızca bir tanesi. Tanışıp kaynaştıkça diğer kazıkları da
anlatacağım size merak etmeyin.
Matematik öğretmeniyim fakat bilindik bir markette kasiyerlik yapıyorum. Evet evet meslek hayatım zirvesini yaşıyor, öyle bakmayın. Çünkü ben hayatımda stajyerlik dönemim de dahil sayılarla rakamlarla bu kadar haşır neşir olmamıştım daha önce. Hani bir şeyi unutmamak için o şeyi sürekli tekrar ederse unutmazmış ya insan ezberlerse değil. İşte benimki de o hesap. Markette her gün bir öncekinden daha fazla elime değiyor rakamlar. Öğretmen olsam bu kadar hesap yapamazdım sanırım. Bu da böyle bir ironidir.
Ama
mesela neden bunu yapmak yerine mesleğimi yapamıyorum değil mi? Çünkü torpil
denen bir illet var toplum da. Özellikle
bizim toplumda. Kim ne kadar üst merciiye eli uzanırsa o, orada iş bulabiliyor.
Hak etsin ya da etmesin bu hiç önemli değil. Çünkü bu dünya böyle.. Burası da böyle bir
yer..
Çünkü
KPSS bir gün adaletli seçim yapıp biz gibi garibanları da bir yerlere atamak
isterse bende mesleğimi icra edebileceğim. Bu konuda da çok doluyum ne yazık
ki. Üzerime gelirseniz de, seksen beş kiloyken giydiğim S beden korse gibi
patlarım.
Kendimi
teselli yöntemlerim var. Sık sık gündeme göre değişen, içime damacana damacana
su serpen, ara da sizin de işinize yarayacağını düşündüğüm yalanların elli tonu.
Ay böyle de söyleyince aklıma Jamie Dornan geldi. Ara da Amelia'nın ( Jamie'nin
karısı ) sürdüğü oje filan olmak istiyorum. Ya da onun tuvalet aynası filan.
Kadın öyle bir adama güzel gözükmek için kozmetik markalarının daimi müşterisi
olmuştur çünkü. Neyse yine daldan dala atlamaya başladım. Siz bana bakmayın,
devam edelim.
Teselli
1: Harry'e bile kraliyet ailesini bıraktıran hayat, bize neler yapmaz ki
diyerek öğretmenlikten kasiyerliğe terfi ettiğim mi demeliyim, - çünkü bu durum
attan inip eşeğe binmek olur. - neyse şu an konumuz bu değil. İşte o hayatı
bizzat yaşamaya çalışan kendi halinde bir kızım. Tabi şey kendi halimdeydim
aslında, Böyle demek daha doğru olabilir. ta ki bir gün ev arkadaşım -
ömrümün Solingen törpüsü - Mehtap Su'yla Bakırköy de rakıcı Bilal ' in
mekanında rakı eşliğinde o belgesele denk gelene dek. Belgesel deyince izlemek
filan gelmesin akıllarınıza yanlış anlamayın, elbette orangutanların
çiftleşmesinden bahsetmiyorum. O çiftleşmeyi o aksanlı sesiyle, o kulaklara
bayram ettiren diksiyonla, anlatan o şahıstan bahsediyorum. Ciddi ciddi
anlatmıştı ve bende elimde rakı bardağıyla sanki Müslüm baba dinliyormuş gibi
içli içli dinlemiştim. Güzeldi ama bak. Yalan söylemeyeceğim. Peki kim bu şahıs
değil mi?
Mehmet
Han.
Benim
ilerde ki minik sincaplarımın babası.
Yani
tabi bu, şu an benim düşüncem. Karşı taraf ne düşünüyor daha bilmiyorum. Ama
merak etmeyin sincaplarım, babanız şu an muhtemelen çakma barbielerin
fotoğraflarının altına ateşli emojiler filan atıyor ama siz üzülmeyin. Anneniz
halledecek.
Tam
tamına yüz yirmi iki gün, iki bin dokuz yüz yirmi sekiz saat, yüz yetmiş beş
altı yüz seksen dakika, on milyon beş yüz kırk bin sekiz yüz saniyedir beynimin
içini tarumar etmeyi başarmış muhteşem zat. Siz bu rakamları doğru düzgün
okumadınız belki ama ben o rakamlarla içli dışlıyım ne yazık ki . Hem de uzun
bir süredir. Nitekim böyle gittiği sürece bu sürenin daha çok uzayacağını da
belirtmek isterim. Çünkü ben umudumu kesmek üzereyim a dostlar.
Sonuç
olarak, bazen hayatıma uzaktan ilahi bakış açısıyla bakmamdan başka da aşırı
sorunlarım yok.
Kendini
geliştirmek adına yaptığım bir tekila kaç farklı kombinasyonla içilir
meziyetlerimin yanında, sek rakı nasıl içilir ya da İstanbul ' un en işlek
ganyan bayileri gibi konularda mastırlarımın olduğu doğru. Ama bir gün asla
hafızamdaki bu tarz bilgileri arşivleyip onun yerine penguenlerin yaşamına dair
her şeyi ya da ne yaparsa yapsın asla ölmeyen canlı Turritopsis dohrniinin bir
deniz anası olduğunu filan bileceğim aklımın ucundan geçmezdi.
Ah Mehmet Han, senin için kendinden nasıl da ödün veren bu kızı - beni - bir
bilsen.
Neyse tanıyacaksın. Tabi ev arkadaşım olan canımın içi Mehtap su emniyette ki Nilüfer'in bir dargın bir barışık, aklım hep
karmakarışık, yeter yeter üzme beni şarkısının klibini birlikte
çektiği erkek arkadaşını, seni dinlediğim gün ayartabilseydi. Geç kaldık biraz
ama olsun. Zafer’e giden yolda sabır çok önemli. Seninle balayı için
gideceğimiz şehirlere bakarken sabırlı olursun ödeşiriz o zaman.
Ne
diyor bu filan diye soruyorsunuz şu an eminim. Şöyle anlatayım, Ben Mehmet Han'ı
duyduğumdan günden beri - arkada şu an ararım seni her yerde çalıyor
- bir sapık bir manyak gibi bunu arıyorum. Gitmediğim üfürükçüler mi kalmadı,
el falından insanlara secere çıkartan dolandırıcılar mı, her yere başvurdum kim
olduğunu bulabilmek için. Buldum da. Neyse ki alternatif kaçakçılıktan bana ekmek
çıkmadı. Meğer ben Mehmet Han'ı aylar sonra tesadüfen bulacakmışım. Bu da benim
Orhan Baba'nın da dediği gibi Kaderimin oyunu işte. Ne büyük oyun ama!
Mezun olduğum okul, öğrencilere değer veriyoruz başlığı altında bir
etkinlik düzenleyip her yıl mezun öğrencilerle yemek yemek için – külliyen
yalan, tek amaç okulun para yiyicelerine sponsor olan antin kuntincilerin alın
verin ekonomiye can verin teması altında yapılan sahte gülüşlerin defineye
sunulduğu bir organizasyon - bir araya geldiğimiz de iyi kızmış ama uzaktan dediğim
Leyla'nın o sözleri beni nefere götürene dek, ben ona dair tüm umutlarımı
yitirmek üzereydim. Çocuğun adı ve soyadı vardı yalnızca. Ha bir de her dakika
talan ettiğim basit bir i********: hesabı. Onda da o kadar az aktifti ki. Sanki günde
iki kez girip çıkıyor gibiydi. o da beş bilemedin on dakika filan. Daha çok
arkadaşlarının attığı hikayelerde bunu etiketledikleri zaman işimi görüyordu. Onu
ancak o şekilde bulabiliyordum ya da bilebiliyordum nerede olduğunu. Ne zorluklar
çekmişim ya ben! Şimdi böyle alt alta sıralayınca belli oldu.
"Ay evet, Seçen Medya Grubu tamamen babama ait. Ne de olsa bir kanal diğer tüm
belgesel kanallarına ağzının payını verebilir değil mi?" ahanda, konunun
çıkış amacı, başlangıcı beni zerre ilgilendirmese de, şu cümlelerden sonra
konuya ben müdahil oluyorum.
"Belgesel kanalı mı dedin? Sizin kanalınız belgesel yayını da mı veriyor?" hani beni
tanıyan herkes konudan bağımsız o kadar şaşırır ki şu sorduğum soruya. Çünkü ne
alaka? Belgeselin b’sini bilmeyen bana, belgesel sunan bir erkek arkadaş şoku! O
kadar haklıyım ki sahte bir kahkaha atıyor Leyla. Bu onun dilinde 'çok cahilsin
keşke ölsen' demek oluyor sanırım.
Neyse sen şimdi gül, ben nasılsa o köprüyü geçene kadar o ayıyı enişte kıvamına getiririm.
"Evet tatlım. Hatta geçen ay biri başladı işe." işte bizim dayı benim hiçbir efor
sarfetmememle oltaya geliyor. Çünkü neden, bu tipler yakışıklı, eli yüzü düzgün
bir de şimdi sesinin de kışkırıtıcı olduğunu bizzat kendimizin test ettiği
erkekleri taa yirmi metre öteden tanır da ondan. Alın size hayatın acı
gerçeklerinden biri. Bunu da bir yere not alın yani.
"Böyle sesini bir duysanız kendinizden geçeceğiniz, her tınısını hayran hayran
dinleyeceğiniz... " esefle sözünü kesiyorum. Senin o bir sesle sulandığın
saçma sapan ergen muhabbetlerini mi dinleyeceğim şimdi?
"Adı ne ki bu bahsettiğin şahsın?"
"Ne yapacaksın ki Zeynep? O çocuk sana bakmaz." Emin misin tatlı kız! Yavaştan bana geliyorlar,
Mehto çantam da kolonya olacaktı. Tabi ben bunu dışımdan söylemek yerine sinsice
gülüyorum.
"Öyle bir şey mi dedim canım arkadaşım? Ben adını merak ettim sadece." Ehehehehehe diye de güldüm üstüne. Sen adını ver ertesi günü soluğu büyücü Kamuran ablada almıyor muyum ben? Bana bakmazmış. Benden başka gözü kimseyi görecek mi bakalım! Seni aşağılayıcı bakışlı çırpı bacak seni!
Leyla yüzünü buruşturup pes etmiş olacak ki bana içimden bir elmanın yarısı, biri sensin biri ben diyerek şarkılar söylettiren ismi bahşediyor.
"Mehmet Han," diyor büyülü bir şey söylüyormuş edasıyla, sonra o şiir gibi ismi tamamlıyor
muazzam bir soyadla. "Mehmet Han Gökdeniz."
İşte benim Mehmet Han'la sonsuza kadar sürdüreceğimi düşündüğüm hikayem de böyle başladı. Çok mutlu olacağıma inandığım ve ona da kendimi
sevdireceğim bir hikâye. Umarım itinayla ve tüm utangaç tavırlarıma rağmen
çıktığım bu yolda benim yanıma yoldaş olur. Bu yıl ve bundan sonraki tüm
yıllarda dileyeceğim tek dilek bu olacak! Hadi bakalım…