bc

BELGESEL TADINDA AŞK

book_age16+
384
TAKİP ET
1.3K
OKU
goodgirl
powerful
decisive
inspirational
comedy
bxg
humorous
bold
first love
twink
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Meslek hayatına sıradan bir kasiyer olarak devam eden Zeynep, aylardır izleyip, dinlediği çeşitli belgesellerin seslendirenine aşık olursa ne olur?

En başta yüzünü görmediğiniz, ismini dahi bilmediğiniz bir insan nasıl olur da aşkı vadedebilirdi gönlünüze? Üstelik onun bu durumdan zerre haberi yokken. Peki ya siz? Siz aşık olabilir miydiniz? İmkanı var mıy-

"Vardı! Olduk işte! Hem de öyle böyle değil!"

NOT/Bu hikaye toplumda oluşan önyargılara kafa atmak için yazılıyor. Asla kötü çocuk veya ezik kız hikayesi değildir./

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1. BÖLÜM
Meslek hayatına sıradan bir kasiyer olarak şaşalı bir giriş yapan Zeynep, aylardır izleyip dinlediği çeşitli belgesellerin seslendirenine aşık olursa ne olur? Nasıl bir belaya bulaşır? Daha doğrusu böyle bir şeyin bir bela mı yoksa bir lütuf mu olduğunu nasıl öğrenebilecektir? Nereden ve kimden? En başta yüzünü görmediğiniz, ismini bile bilmediğiniz biri nasıl olurdu da aşkı vaat edebilirdi gönlünüze? Üstelik onun bu durumdan zerre haberi yok iken. Yalnızca sesini duyabildiğiniz, ama i********:'dan da, gittiği ortamlarda da deliler gibi takip ettiğiniz, ettirdiğiniz bir adam. Nasıl olurdu da dört ay gibi bir süre zarfında öyle bir adama tutulabilirdiniz? İmkanı var mıy- Vardı! Olduk işte! Hem de öyle böyle değil. Üstelik bunu bile isteye de yapmadım. Bir bataklığa saplandığımı, o bataklığa gömülürken anlayabilmiştim ancak. Yani oturulan yerden atıp tutması çok kolay gelmesin kimseye. Evet yukarıda bahsedilen şahıs benim. Siz şimdi manyak mısın kızım, ne demeye böyle birine aşık oldun filan diye sorabilirsiniz. Ki haklısınız da. Çünkü bu soruyu bende defalarca kendime sordum. Üstelik bazen sekteye uğradığını düşündüğüm kafama vura vura. Ama bir cevap yok. Boş, bakın tın tın. Ses dahi gelmiyor. Bendeki de öyle bir beyin. Neyse bunları konuşacağız, size şimdi kendimden bahsedeyim biraz. Sonra aman efendim sen kimdin, nereden hatırlayayım şimdi ben seni gibi sorularla gelmeyin bana. Bozuşuruz. Ben Zeynep, Zeynep Sözügeçmez. Evet, soyadıma uzun uzun baktığınızın farkındayım. Maalesef atalarımız büyük büyük dedemlerin nelerini gördü de bize intihar sebebi böyle bir soyadı yakıştırdı bilmiyorum ama durum bu. Ben yıllarca bu şeyi alnımın akıyla (!) bir vebalı gibi taşıdım çok şükür ama yeter be. Devlet dairelerine giremiyorum bunun yüzünden. Neyse, daha çok yakınacağım konular var. Bunu kaynatalım arada. Yirmi beş yaşındayım, aslen Ankara'lıyım lakin İstanbul'da yaşıyorum. Koskocaman bir aile de büyüdüm lakin tek bir tane bile kardeşim yok. O kadar kuzenlerin olsun, yeğenlerin olsun ama bir tane dahi kardeşin olmasın. Bu da annemle babamın bana attığı kazıklardan yalnızca bir tanesi. Tanışıp kaynaştıkça diğer kazıkları da anlatacağım size merak etmeyin. Matematik öğretmeniyim fakat bilindik bir markette kasiyerlik yapıyorum. Evet evet meslek hayatım zirvesini yaşıyor, öyle bakmayın. Çünkü ben hayatımda stajyerlik dönemim de dahil sayılarla rakamlarla bu kadar haşır neşir olmamıştım daha önce. Hani bir şeyi unutmamak için o şeyi sürekli tekrar ederse unutmazmış ya insan ezberlerse değil. İşte benimki de o hesap. Markette her gün bir öncekinden daha fazla elime değiyor rakamlar. Öğretmen olsam bu kadar hesap yapamazdım sanırım. Bu da böyle bir ironidir. Ama mesela neden bunu yapmak yerine mesleğimi yapamıyorum değil mi? Çünkü torpil denen bir illet var toplum da. Özellikle bizim toplumda. Kim ne kadar üst merciiye eli uzanırsa o, orada iş bulabiliyor. Hak etsin ya da etmesin bu hiç önemli değil. Çünkü bu dünya böyle.. Burası da böyle bir yer.. Çünkü KPSS bir gün adaletli seçim yapıp biz gibi garibanları da bir yerlere atamak isterse bende mesleğimi icra edebileceğim. Bu konuda da çok doluyum ne yazık ki. Üzerime gelirseniz de, seksen beş kiloyken giydiğim S beden korse gibi patlarım. Kendimi teselli yöntemlerim var. Sık sık gündeme göre değişen, içime damacana damacana su serpen, ara da sizin de işinize yarayacağını düşündüğüm yalanların elli tonu. Ay böyle de söyleyince aklıma Jamie Dornan geldi. Ara da Amelia'nın ( Jamie'nin karısı ) sürdüğü oje filan olmak istiyorum. Ya da onun tuvalet aynası filan. Kadın öyle bir adama güzel gözükmek için kozmetik markalarının daimi müşterisi olmuştur çünkü. Neyse yine daldan dala atlamaya başladım. Siz bana bakmayın, devam edelim. Teselli 1: Harry'e bile kraliyet ailesini bıraktıran hayat, bize neler yapmaz ki diyerek öğretmenlikten kasiyerliğe terfi ettiğim mi demeliyim, - çünkü bu durum attan inip eşeğe binmek olur. - neyse şu an konumuz bu değil. İşte o hayatı bizzat yaşamaya çalışan kendi halinde bir kızım. Tabi şey kendi halimdeydim aslında, Böyle demek daha doğru olabilir. ta ki bir gün ev arkadaşım - ömrümün Solingen törpüsü - Mehtap Su'yla Bakırköy de rakıcı Bilal ' in mekanında rakı eşliğinde o belgesele denk gelene dek. Belgesel deyince izlemek filan gelmesin akıllarınıza yanlış anlamayın, elbette orangutanların çiftleşmesinden bahsetmiyorum. O çiftleşmeyi o aksanlı sesiyle, o kulaklara bayram ettiren diksiyonla, anlatan o şahıstan bahsediyorum. Ciddi ciddi anlatmıştı ve bende elimde rakı bardağıyla sanki Müslüm baba dinliyormuş gibi içli içli dinlemiştim. Güzeldi ama bak. Yalan söylemeyeceğim. Peki kim bu şahıs değil mi? Mehmet Han. Benim ilerde ki minik sincaplarımın babası. Yani tabi bu, şu an benim düşüncem. Karşı taraf ne düşünüyor daha bilmiyorum. Ama merak etmeyin sincaplarım, babanız şu an muhtemelen çakma barbielerin fotoğraflarının altına ateşli emojiler filan atıyor ama siz üzülmeyin. Anneniz halledecek. Tam tamına yüz yirmi iki gün, iki bin dokuz yüz yirmi sekiz saat, yüz yetmiş beş altı yüz seksen dakika, on milyon beş yüz kırk bin sekiz yüz saniyedir beynimin içini tarumar etmeyi başarmış muhteşem zat. Siz bu rakamları doğru düzgün okumadınız belki ama ben o rakamlarla içli dışlıyım ne yazık ki . Hem de uzun bir süredir. Nitekim böyle gittiği sürece bu sürenin daha çok uzayacağını da belirtmek isterim. Çünkü ben umudumu kesmek üzereyim a dostlar. Sonuç olarak, bazen hayatıma uzaktan ilahi bakış açısıyla bakmamdan başka da aşırı sorunlarım yok. Kendini geliştirmek adına yaptığım bir tekila kaç farklı kombinasyonla içilir meziyetlerimin yanında, sek rakı nasıl içilir ya da İstanbul ' un en işlek ganyan bayileri gibi konularda mastırlarımın olduğu doğru. Ama bir gün asla hafızamdaki bu tarz bilgileri arşivleyip onun yerine penguenlerin yaşamına dair her şeyi ya da ne yaparsa yapsın asla ölmeyen canlı Turritopsis dohrniinin bir deniz anası olduğunu filan bileceğim aklımın ucundan geçmezdi. Ah Mehmet Han, senin için kendinden nasıl da ödün veren bu kızı - beni - bir bilsen. Neyse tanıyacaksın. Tabi ev arkadaşım olan canımın içi Mehtap su emniyette ki Nilüfer'in bir dargın bir barışık, aklım hep karmakarışık, yeter yeter üzme beni şarkısının klibini birlikte çektiği erkek arkadaşını, seni dinlediğim gün ayartabilseydi. Geç kaldık biraz ama olsun. Zafer’e giden yolda sabır çok önemli. Seninle balayı için gideceğimiz şehirlere bakarken sabırlı olursun ödeşiriz o zaman. Ne diyor bu filan diye soruyorsunuz şu an eminim. Şöyle anlatayım, Ben Mehmet Han'ı duyduğumdan günden beri - arkada şu an ararım seni her yerde çalıyor - bir sapık bir manyak gibi bunu arıyorum. Gitmediğim üfürükçüler mi kalmadı, el falından insanlara secere çıkartan dolandırıcılar mı, her yere başvurdum kim olduğunu bulabilmek için. Buldum da. Neyse ki alternatif kaçakçılıktan bana ekmek çıkmadı. Meğer ben Mehmet Han'ı aylar sonra tesadüfen bulacakmışım. Bu da benim Orhan Baba'nın da dediği gibi Kaderimin oyunu işte. Ne büyük oyun ama! Mezun olduğum okul, öğrencilere değer veriyoruz başlığı altında bir etkinlik düzenleyip her yıl mezun öğrencilerle yemek yemek için – külliyen yalan, tek amaç okulun para yiyicelerine sponsor olan antin kuntincilerin alın verin ekonomiye can verin teması altında yapılan sahte gülüşlerin defineye sunulduğu bir organizasyon - bir araya geldiğimiz de iyi kızmış ama uzaktan dediğim Leyla'nın o sözleri beni nefere götürene dek, ben ona dair tüm umutlarımı yitirmek üzereydim. Çocuğun adı ve soyadı vardı yalnızca. Ha bir de her dakika talan ettiğim basit bir i********: hesabı. Onda da o kadar az aktifti ki. Sanki günde iki kez girip çıkıyor gibiydi. o da beş bilemedin on dakika filan. Daha çok arkadaşlarının attığı hikayelerde bunu etiketledikleri zaman işimi görüyordu. Onu ancak o şekilde bulabiliyordum ya da bilebiliyordum nerede olduğunu. Ne zorluklar çekmişim ya ben! Şimdi böyle alt alta sıralayınca belli oldu. "Ay evet, Seçen Medya Grubu tamamen babama ait. Ne de olsa bir kanal diğer tüm belgesel kanallarına ağzının payını verebilir değil mi?" ahanda, konunun çıkış amacı, başlangıcı beni zerre ilgilendirmese de, şu cümlelerden sonra konuya ben müdahil oluyorum. "Belgesel kanalı mı dedin? Sizin kanalınız belgesel yayını da mı veriyor?" hani beni tanıyan herkes konudan bağımsız o kadar şaşırır ki şu sorduğum soruya. Çünkü ne alaka? Belgeselin b’sini bilmeyen bana, belgesel sunan bir erkek arkadaş şoku! O kadar haklıyım ki sahte bir kahkaha atıyor Leyla. Bu onun dilinde 'çok cahilsin keşke ölsen' demek oluyor sanırım. Neyse sen şimdi gül, ben nasılsa o köprüyü geçene kadar o ayıyı enişte kıvamına getiririm. "Evet tatlım. Hatta geçen ay biri başladı işe." işte bizim dayı benim hiçbir efor sarfetmememle oltaya geliyor. Çünkü neden, bu tipler yakışıklı, eli yüzü düzgün bir de şimdi sesinin de kışkırıtıcı olduğunu bizzat kendimizin test ettiği erkekleri taa yirmi metre öteden tanır da ondan. Alın size hayatın acı gerçeklerinden biri. Bunu da bir yere not alın yani. "Böyle sesini bir duysanız kendinizden geçeceğiniz, her tınısını hayran hayran dinleyeceğiniz... " esefle sözünü kesiyorum. Senin o bir sesle sulandığın saçma sapan ergen muhabbetlerini mi dinleyeceğim şimdi? "Adı ne ki bu bahsettiğin şahsın?" "Ne yapacaksın ki Zeynep? O çocuk sana bakmaz." Emin misin tatlı kız! Yavaştan bana geliyorlar, Mehto çantam da kolonya olacaktı. Tabi ben bunu dışımdan söylemek yerine sinsice gülüyorum. "Öyle bir şey mi dedim canım arkadaşım? Ben adını merak ettim sadece." Ehehehehehe diye de güldüm üstüne. Sen adını ver ertesi günü soluğu büyücü Kamuran ablada almıyor muyum ben? Bana bakmazmış. Benden başka gözü kimseyi görecek mi bakalım! Seni aşağılayıcı bakışlı çırpı bacak seni! Leyla yüzünü buruşturup pes etmiş olacak ki bana içimden bir elmanın yarısı, biri sensin biri ben diyerek şarkılar söylettiren ismi bahşediyor. "Mehmet Han," diyor büyülü bir şey söylüyormuş edasıyla, sonra o şiir gibi ismi tamamlıyor muazzam bir soyadla. "Mehmet Han Gökdeniz." İşte benim Mehmet Han'la sonsuza kadar sürdüreceğimi düşündüğüm hikayem de böyle başladı. Çok mutlu olacağıma inandığım ve ona da kendimi sevdireceğim bir hikâye. Umarım itinayla ve tüm utangaç tavırlarıma rağmen çıktığım bu yolda benim yanıma yoldaş olur. Bu yıl ve bundan sonraki tüm yıllarda dileyeceğim tek dilek bu olacak! Hadi bakalım…

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
527.0K
bc

Ne Olacak Halim (Türkçe)

read
14.4K
bc

ÇINAR AĞACI

read
5.8K
bc

AŞKLA BERDEL

read
79.9K
bc

HÜKÜM

read
225.1K
bc

PERİ MASALI

read
9.5K
bc

Siyah Ve Beyaz

read
2.9K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook