Bölüm 1:Eller Yukarı!
1 YIL ÖNCE
Eylül, Karadeniz’in dağlarının arasından kıvrılarak ilerleyen virajlı yolda son sürat ilerliyordu. Bir eliyle direksiyonu sımsıkı tutarken diğer eli silahının üzerindeydi. Uzun süredir peşinde oldukları adam sonunda yakalanmak üzereydi ve Eylül, önündeki aracın her hızlanışında ayağını biraz daha gaza basarak aradaki mesafeyi kapatmaya çalışıyordu.
“Sonunda seni yakalayacağım, Laz Kamil…” diye mırıldandı.
Bu, adamın kullandığı takma addı. Gerçek kimliğini henüz öğrenememişlerdi ancak yaptıkları takipler sonucunda öndeki aracı kullanan kişinin Laz Kamil olduğundan artık emindi. Büyük çaplı bir silah kaçakçılığı şebekesinin lideriydi ve hakkında bildikleri tek şey, oldukça tehlikeli, sinsi ve yakalanmamak için her yolu deneyebilecek kadar gözü kara olduğuydu.
Timin kapattığı diğer güzergâhlardan birine giremeyince bu dar yayla yoluna sapmış, Eylül de peşinden ayrılmadan onu buraya kadar takip etmişti. Telsizden gelen son bilgiye göre önündeki birkaç kilometrelik yol dışında kaçabileceği başka bir güzergâh kalmamıştı. Eylül de biraz daha hızlanırsa virajın ardından aracın önünü kesebileceğini düşünüyordu.
Gözlerini kısıp önündeki araca baktı.
“Bu sefer kaçamayacaksın.”
Sözleri dudaklarından dökülürken yüzünde kararlı bir ifade vardı. Saatlerdir süren takibin sonunda onu yakalayacaklarına neredeyse emindi.
Tam virajı döndüğü sırada ise karşısına çıkan manzara bütün planını tek bir anda altüst etti.
Yolun iki yanındaki çalılıkların arasından onlarca koyun birden yola inmeye başlamıştı.
Eylül önce ne olduğunu anlayamadı.
Öndeki araç koyunların arasından hızla geçip gözden kaybolurken birkaç saniye içerisinde yolun tamamı sürüyle doldu. Koyunların bir kısmı sağa sola kaçışıyor, bazıları ise hiçbir şeyden habersiz yolun ortasında ilerliyordu.
Eylül refleksle frene asıldı. Aracın lastikleri ıslak zeminde kayarken direksiyonu güçlükle kontrol altında tuttu ve birkaç metre daha ilerledikten sonra aracı zar zor durdurabildi.
“Lanet olsun!”
Öfkeyle direksiyona vurdu.
Ancak artık çok geçti. Önündeki araç çoktan gözden kaybolmuştu.
Eylül birkaç saniye boyunca olduğu yerde kalıp yolun ilerisine baktı. Ardından gözlerini yavaşça etrafında gezdirdi. İçindeki öfke, yerini giderek daha rahatsız edici bir şüpheye bırakıyordu.
Bütün operasyonu mahvetmişlerdi.
Ya da…
Eylül kaşlarını çatarak koyunlara baktı.
Bu kadar tesadüf fazla değil miydi?
Tam adamı yakalayacakken onlarca koyunun aynı anda yola inmesi, diğer kaçış güzergâhlarının tim tarafından kapatılmış olması ve geriye kalan tek yolun da bir anda koyun sürüsüyle kapanması, ilk bakışta basit bir çoban dikkatsizliği gibi görünebilirdi.
Fakat Eylül, yıllardır bu işin içinde olduğu için artık hiçbir şeyi yalnızca göründüğü hâliyle kabul etmiyordu.
Özellikle de peşinde oldukları adam Laz Kamil gibi biriyse…
Eylül’ün bakışları yoldaki koyunlardan yolun iki tarafını kaplayan ağaçlara kaydı. İçindeki şüphe giderek büyürken eli silahına gitti.
Araçtan hemen çıkmadı. Birkaç dakika boyunca olduğu yerde kalıp çevreyi izledi. Önündeki sürünün arasına, yolun iki yanındaki ağaçların diplerine, yamaçlara ve geride bıraktığı viraja tek tek baktı.
Ne bir insan hareketi görebiliyordu ne de şüpheli bir ses duyuyordu.
Ama bu, tehlike olmadığı anlamına gelmiyordu.
Eylül bir elinde silahını sımsıkı tutarken diğer eliyle kemerini çözdü ve kapıyı yavaşça araladı. Aracın kapısını kendisine siper yaptı. Vücudunun büyük bölümünü aracın arkasında tutarak silahını iki eliyle kavradı ve namluyu önce yolun ilerisine çevirdi.
Hiç kimse yoktu.
Sonra yavaşça sağ tarafa baktı.
Ağaçların arasında hiçbir hareket yoktu.
Silahını sol tarafa çevirdi.
Çalılıkların arasında da kimse görünmüyordu.
Bakışları yukarıdaki yamaca çıktı. Bir süre orayı da kontrol ettikten sonra arkasındaki yola döndü.
Hâlâ hiçbir şey yoktu.
Eylül birkaç saniye daha bekledi.
İçindeki his hâlâ rahatlamasına izin vermiyordu.
“Laz Kamil…”
Dişlerinin arasından çıkan fısıltıda öfke vardı.
Adam yine bir oyun oynuyor olabilirdi.
Eylül silahını indirmeden kapının arkasından biraz daha dışarı çıktı. Gözleri koyunların arasında dolaşırken sürünün başında olması gereken kişiyi aradı.
Çoban nerede?
Koyunlar buradaysa mutlaka bir çobanları olmalıydı.
Silahını hazır tutarak aracın arkasından ayrıldı ve birkaç adım attı.
“Çoban!”
Sesi dağın sessizliğinde yankılandı.
Cevap gelmedi.
Eylül birkaç saniye bekledikten sonra yeniden seslendi.
“Çoban, neredesin?”
Bu kez yolun kenarındaki büyük ağacın altından sakin bir erkek sesi duyuldu.
“Buradayım.”
Eylül bir anda sesin geldiği yöne döndü ve silahını kaldırdı.
Ağacın gövdesine yaslanmış bir adam oturuyordu.
Başında geniş kenarlı bir hasır şapka vardı. Şapkanın gölgesinden yüzü tam olarak görünmüyordu. Sanki karşısında silahlı bir asker değil de yolunu soran sıradan biri varmış gibi son derece rahat görünüyordu.
Eylül’ün gözleri kısıldı.
Bu rahatlık hiç hoşuna gitmemişti.
“Eller yukarı!”
Adam, acele etmeden başını kaldırdı.
Hasır şapkanın gölgesinde kalan yüzü yavaş yavaş ortaya çıkarken Eylül’ün söyleyeceği bütün kelimeler bir anlığına zihninin içinde birbirine karıştı.
Çünkü karşısındaki adam…
Beklediği gibi değildi.
Hiç değildi.
Dağ başında koyun güden bir çobandan beklemeyeceği kadar düzgün yüz hatları vardı. Güneşte hafifçe bronzlaşmış teni, birkaç günlük sakalının yüzüne verdiği sert ifade ve şapkanın altından dağılan koyu saçlarıyla oldukça dikkat çekiciydi.
Eylül’ün istemsizce birkaç saniye fazla baktığını fark etmesi uzun sürmedi.
Adam gözlerini doğrudan onun gözlerine çevirdi.
Ve Eylül o bakışla karşılaştığı anda göğsünün tam ortasında anlamsız bir kıpırdanma hissetti.
Ne olduğunu anlamadığı, anlamak da istemediği küçük bir hareketlenmeydi bu.
Sanki kalbi bir anlığına ritmini şaşırmıştı.
Eylül hemen kendini toparladı.
Saçmalama.
Silah hâlâ elindeydi.
Ve karşısındaki adam hâlâ ellerini kaldırmamıştı.
Operasyondasın.
Kendine kızarak kaşlarını çattı.
“Ellerini kaldır dedim.”
Adam bu kez itiraz etmeden ellerini yavaşça kaldırdı.
Eylül’ün içindeki huzursuzluk ise hâlâ aynı yerindeydi.
“Ayağa kalk ve arkanı dön. Ağaca yaslan.”
Adam, sakin tavrını hiç bozmadan ayağa kalktı ve elleri havada, arkasındaki ağaca doğru yaslandı. Eylül birkaç adım yaklaşarak silahını adamın üzerinden ayırmadan onu dikkatlice aramaya başladı. Ellerini adamın üzerinde gezdirdikçe içindeki tuhaf kıpırdanma daha da belirginleşiyordu. Elini sırtından başlayarak aşağı doğru vucüdunda gezdirdi. İçindeki kıpırtı geçmek yerine daha da artıyordu ve bu durumdan hiç hoşlanmıyordu.
Üstelik adamın en ufak bir tedirginlik göstermemesi de sinirlerini bozuyordu.
Eylül’ün yüzünün ısındığını hissetti ancak yüzündeki kamuflaj boyalarının ardında bu belli olmuyordu..
Aramasını tamamladığında üzerinde herhangi bir silah ya da şüpheli bir şey olmadığını fark etti.
Bir adım geri çekildi.
“Önünü dön.”
Ali başını hafifçe yana eğerek ona baktı.
“Yine mi?”
“Dediğimi yap.”
Ali, yüzündeki belli belirsiz gülümsemeyi bozmadan yavaşça önünü döndü ve ellerinin tersini ağacın üzerine koydu.
Eylül silahını hâlâ hazırda tutarak bir kez daha yaklaştı. Bu kez belini ve pantolonunun ceplerini dikkatlice kontrol etti. Ali ise bütün bu süre boyunca tek kelime etmeden bekledi.
Ta ki Eylül aramasını bitirip geri çekilene kadar...
“Bitti mi?”
“Evet.”
Ali başını hafifçe çevirip omzunun üzerinden ona baktı.
“Emin misin?”
Eylül kaşlarını çattı.
“Ne demek istiyorsun?”
Ali’nin dudaklarının kenarında o sinir bozucu gülümseme yeniden belirdi.
“Her yeri kontrol ettin ya...”
Bir an durdu.
“Orayı da kontrol etmeyecek misin?”
Eylül birkaç saniye ne dediğini anlamadı.
Sonra Ali’nin bakışındaki o muzip ifadeyi görünce neyi kastettiğini anladı.
Bir anda yüzünün ısındığını hissetti.
“Sen...”
Ali bu kez kendini tutamayarak sessizce güldü.
Eylül’ün şaşkınlığı bir anda öfkeye dönüştü.
“Terbiyesizleşme!”
Silahını biraz daha kaldırdı.
“Alırım seni içeri!”
Ali’nin gülümsemesi daha da belirginleşti.
“Tamam, komutanım. Kızma.”
Eylül dişlerini sıkarak ona baktı.
“Bir daha böyle bir şey söylersen gerçekten kelepçeyi takarım.”
Ali başını hafifçe salladı.
“Emredersin.”
Eylül gözlerini devirdi.
Bu adamın gerçekten sinirlerini bozmak için özel olarak gönderilmiş olabileceğini düşünmeye başlamıştı.
"Kimsin sen? Çeteyle bağlantın ne?”
Adamın yüzünde hala belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Bu gülümseme Eylül’ün canını daha da sıktı.
“Ali ben.”
Eylül kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Ali.”
Adam, sanki dünyanın en normal sorusuna cevap veriyormuş gibi omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Benim tek bir çetem var. O da şu gördüğün koyunlar.”
Başını yolun üzerindeki sürüye doğru çevirdi.
Eylül birkaç saniye ona baktı.
İçinden aslında inanmak istiyordu.
Ama mesleki içgüdüleri buna izin vermiyordu.
“Kimliğini ver.”
Ali hiç itiraz etmeden elini cebine götürdü. Cüzdanını çıkarıp içinden kimliğini aldı ve Eylül’e uzattı.
Eylül kimliği alıp dikkatlice inceledi.
“Ali Sürmene…”
Bir eliyle hâlâ silahını Ali’nin üzerinde tutarken diğer eliyle cebinden telsizini çıkardı.
“Samet, Ali Sürmene. T.C. kimlik numarası… Kontrol et. Çeteyle herhangi bir bağlantısı var mı, hemen öğren.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Eylül gözlerini Ali’den ayırmadan telsizden gelecek cevabı bekledi.
Birkaç saniye sonra cızırtının ardından ses duyuldu.
“Komutanım, çeteyle herhangi bir bağlantı bulamadım.”
Eylül’ün kaşları daha da çatıldı.
Gözlerini telsizden çekip yeniden Ali’ye çevirdi.
Adam hâlâ aynı sakin ifadeyle ona bakıyordu.
Sanki en başından beri bu sonucun çıkacağını biliyormuş gibiydi.
Eylül silahını yavaşça indirdi.
Ali’nin yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.
“Söylemiştim.”
Eylül gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
Bugün peşinde oldukları adamı kaçırmıştı.
Şimdi de karşısında hiçbir suçu olmayan bir çobanla uğraşıyordu.
Sinirlerinin daha fazla bozulmasına izin vermeden sertçe konuştu.
“Koyunlarını da al, kaybol buradan.”
Ali birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sonra başındaki hasır şapkayı hafifçe düzeltti.
“Emredersin komutan.”
Eylül’ün kaşları havaya kalktı.
Ali ise arkasını dönüp koyunların yanına doğru ilerlemeye başladı.
Eylül olduğu yerde kalıp onu izledi.
Adam birkaç adım attıktan sonra sanki bir şey hatırlamış gibi dönüp omzunun üzerinden ona baktı.
Göz göze geldiler.
Ali’nin yüzünde yine o sinir bozucu gülümseme vardı.
Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp koyunlarının peşinden yürümeye devam etti.
Eylül ise gözlerini ondan ayırmadı.
İçindeki o tuhaf his yeniden kendini gösterirken kaşlarını çattı.
Nedenini bilmiyordu ama içindeki bir ses, bu adamla karşılaşmalarının burada bitmediğini söylüyordu.