Sabah güneşi, ufukta solgun bir renk olarak yükseliyordu. Karargâhın gri duvarları, ışığın altında daha da kasvetli görünüyordu. Elif, o sabah erkenden uyanmıştı. Aslında uyumamıştı bile. Cem’in kamyoneti uzaklaşırken içindeki bir şey eksilmişti; o eksiklik, nefes almasını bile zorlaştırıyordu. O gidişin içinde bir vedadan çok bir yemin gizliydi. Ama Elif için bu yemin tek taraflı kalamazdı. Elini cebine attı. Cem’in ona verdiği küçük, paslı askeri düdüğü çıkardı. “Bir şey olursa, bunu çal,” demişti Cem o gece ormanda. Elif o an, bu düdüğü koruyacağına söz vermişti. Ama şimdi, o düdük bir hatıradan çok, bir yön gösterici gibiydi. Karargâh sessizdi. Görevliler hâlâ değişim halindeydi. Elif, binanın arka kısmından sessizce çıktı. Sırt çantasını, gece hazırladığı birkaç parça eşyayla

