29- Geri Dönüş Yok

1213 Kelimeler
Elimi tuttuğunda sıkmadı. Sahiplenmek gibi değil… kaçmayacağımı bilmek gibiydi bu. Parmakları sıcak, avucu sakindi. Bir süre öyle kaldık. At başını hafifçe çevirdi, yelesi rüzgârla dalgalandı. O an tuhaf bir şey oldu; kalbimdeki gürültü sustu. İçimde yıllardır ilk kez bir yer sessizdi. “Burası sana iyi geliyor,” dedi Taylan. Sesini alçak tutmuştu. Sanki bu anı başkalarından saklamak ister gibi. “Evet,” dedim. “Çünkü burada kimse benden bir şey istemiyor. Ne susmamı… ne güçlü olmamı… ne de başka biri gibi davranmamı.” Gözlerime baktı. Uzun uzun. Kaçmadan. Ölçmeden. “Ben de istemiyorum,” dedi. “Sadece burada olmanı.” Bu cümle… Ne büyük bir vaat, ne de küçük bir teselli gibiydi. Olduğu gibiydi. Gerçekti. Derin bir nefes aldım. Göğsüm genişledi. İçimde bir şey gevşedi. “Biliyor musun,” dedim, “Eskiden biri bana ‘kal’ dediğinde içim daralırdı.” “Şimdi?” diye sordu. “Şimdi,” dedim yavaşça, “ilk defa biri ‘kal’ demeden duruyorum.” Elimi biraz daha sıktı. O an anladım; bu bir alışkanlık değildi. Bir ihtiyaç da değildi. Bu bir tercihti. Bahçeden gelen sesler yeniden yaklaştı. Birkaç adım ötede insanlar vardı. Bu ev, bu düzen, bu kalabalık… Hepsi geri dönüyordu. Ama artık farklıydı. Taylan başını bana doğru eğdi. Sesini yalnızca benim duyabileceğim kadar alçalttı. “Bugünden sonra,” dedi, “kim ne görürse görsün… sen benim yanımda durduğun sürece yeter.” O an kalbim hızlandı. Ama bu sefer korkudan değil. Başımı salladım. “Ben de tam bunu yapıyorum zaten,” dedim. Birlikte atın yanından ayrıldık. Yürürken omzunun bana değmesine izin verdim. O da geri çekilmedi. Bahçeye doğru ilerlerken şunu düşündüm: Bu ev beni değiştirmişti, evet. Ama ben de artık bu evde kendi yerimi alıyordum. Ve bu kez… kendi isteğimle. Bahçeden konağa doğru yürürken adımlarım yavaşladı. Her şey normaldi. Gülüşler, sesler, rüzgâr… Ama içimde, sebebini bilmediğim bir huzursuzluk vardı. Bu his yeni değildi. Sanki yıllardır benimleydi de ben adını koymamıştım. Kapıya yaklaşırken bir an durdum. Neden durduğumu bilmiyorum. İçgüdüydü bu. Başımı çevirdim. Arka bahçenin en uç köşesine. Kimse yoktu. Ama… orada bir boşluk vardı. Olması gereken ama olmayan bir şey gibi. “Bir şey mi oldu?” diye sordu Taylan. Başımı iki yana salladım. “Yok,” dedim ama sesim kendime bile inandırıcı gelmedi. İçeri girdik. Konağın içi her zamanki gibiydi ama kulağıma bir fısıltı çarptı. Hizmetçilerden ikisi mutfak kapısının önünde konuşuyordu. Bilerek dinlemedim. Ama bazı kelimeler kendini seçtirir. “—o kız…” “—eski mesele…” “—kimse bilmesin diye—” Durmadım. Yürümeye devam ettim. Ama içimde bir şey titredi. Odama çıktığımda kapıyı kapatıp arkasına yaslandım. Göğsüm sıkıştı. Nefesimi düzenlemeye çalıştım. Aklıma bir görüntü geldi. Net değildi. Bir anı mıydı, yoksa hayal mi… bilmiyorum. Küçük bir el. Karanlık bir oda. Ve bir isim. Fısıltı gibi. Gece. Bu ismi daha önce hiç duymamıştım. Ama içimde yankılandı. “Saçmalama,” dedim kendi kendime. “Burası seni paranoyak yaptı.” Ama ne kadar bastırsam da o his gitmedi. Sanki… benim bilmediğim bir parça, bu evde bir yerlerde nefes alıyordu. Ve sanki o parça, beni çoktan tanıyordu. Pencereye yürüdüm. Bahçeye baktım. Atım oradaydı. Güvendeydi. Gerçekti. Ama içimdeki o isim… Gece. Henüz ortaya çıkmamıştı. Ama ben artık biliyordum: Bazı bağlar kanla değil, hatırlamayla ortaya çıkardı. Ve bu hikâyede… ben yalnız değildim. Henüz bilmiyordum ama bir gün biri çıkıp karşıma geçecekti. Ve bana bakıp beni en zayıf yerimden vuracaktı. Yazarın Anlatımıyla.... Alya’nın hafızası düz bir çizgi değildi. Bazı yıllar vardı; hatırlamak istemediği için silikleşmiş, bazı anlar vardı; hiç yaşamamış gibi saklanmıştı. Ama geçmiş, çağrılmayı beklemezdi. O kendi yolunu bulurdu. Alya yedi yaşındaydı. Ev, büyük ama karanlıktı. Gündüz bile ışık girmezdi bazı odalara. En çok da bodrum kata. Orası Alya’nın odasıydı. Pencere denilen şey, yerden biraz yüksekte dar bir açıklıktı. Dışarıyı değil, sadece toprağı gösterirdi. Toprak… Alya için özgürlüğün bile yarım hâliydi. Annesi o gün yine bağırıyordu. Alya kelimeleri seçemiyordu ama tonu biliyordu. O ton, saklanması gerektiğini söylerdi. Köşeye çekildi. Dizlerini karnına topladı. Sessiz olmaya çalıştı. Sessizlik, hayatta kalma biçimiydi. Sonra kapı açıldı. Alya başını kaldırmadı. Bir çift ayak girdi içeri. Küçüktü. Kendisi gibiydi. Ama o ayaklar durmadı. Yanına geldi. “Konuşma,” dedi bir ses. Alya o sesi tanımıyordu ama tanıması gerekiyormuş gibi hissetti. Bir el uzandı. Küçük, titrek bir el. Alya ilk kez o gün, yalnız olmadığını düşündü. Ama o an… çok kısa sürdü. Üst kattan gelen sert bir ses her şeyi böldü. Ayaklar geri çekildi. Kapı kapandı. Alya tekrar yalnız kaldı. O günü yıllar sonra hatırladığında, yüzü yoktu o çocuğun. Sadece bir his vardı. Eksik. Sekiz yaşında, on yaşında, on iki yaşında… Alya büyüdü ama ev aynı kaldı. Bazı geceler rüyasında birinin adını duyuyordu. Uyanınca hatırlayamıyordu. Sadece boğazında bir düğüm kalıyordu. O evde kimse Alya’ya “yalnız değilsin” demedi. Ama bir şey hep fısıldadı. Ve Alya, büyürken bunu bastırmayı öğrendi. Çünkü bazı sorular sorulursa, cevaplar insanı paramparça ederdi. Yıllar sonra o konağın bahçesinde dururken, aynı his tekrar ortaya çıktı. O eksik parça. Geçmiş, artık susmak istemiyordu. Ve Alya’nın bilmediği bir gerçek vardı: Bazı kardeşlikler birlikte büyümezdi. Bazıları… ayrılarak var olurdu. ----- Tamam. O zaman üçünü de tek bir akışta, yazar anlatımıyla yazıyorum. Bölünmeden, ama her biri net hissedilecek şekilde. --- Gece’nin hatırladığı ilk şey, bir isim değildi. Bir yüz de değildi. Bir sesti. Tahtanın gıcırdaması. Bir kapının yavaşça kapanışı. Ve ardından gelen fısıltı: “Konuşma.” Gece o zamanlar çok küçüktü. Kaç yaşında olduğunu bilmiyordu. Çünkü kimse ona yaşını sormazdı. Zaman, onun için günlerle değil; karanlık ve sessizlikle ölçülürdü. O da bodrum kattaydı. Ama Alya’nın odasının bir yanındaydı. Aralarında duvar vardı. İnceydi. Ses geçirirdi. Gece bazen o duvara kulağını dayardı. Alya’nın nefesini duyardı. Ağlamadığında bile… nefesini. O nefes, Gece’ye “buradayım” demek gibiydi. Bir gece her şey değişti. Üst kat gürültülüydü. Erkek sesleri, sert kahkahalar, sonra ani bir sessizlik. Ardından bir bağırış. Gece korkudan titrerken kapı açıldı. Bir kadın girdi içeri. Sertti. Aceleciydi. Korkunun başka bir türünü taşıyordu. “Hazırlan,” dedi. Gece anlamadı. Kadın onu kolundan tuttu. Fazla sıkmadı ama bırakmayacak kadar sertti. Merdivenlerden çıkarılırken Gece dönüp arkaya baktı. O an, bodrum kapısının önünde Alya’yı gördü. Yedi yaşlarında. Saçı dağınık. Gözleri kocaman. Birbirlerine baktılar. Kim olduklarını bilmiyorlardı. Ama bir şey biliyorlardı. Aynı yerden canları yanıyordu. Kadın Gece’yi itti. Kapı kapandı. O geceden sonra, Alya o evde kaldı. Gece gitti. --- Yıllar geçti. Alya büyüdü. Unuttuğunu sandı. Ama bazı geceler, özellikle sessizlik çöktüğünde, içi huzursuz olurdu. Nedensiz. Sebepsiz. Bir eksiklik gibi. O eksiklik bazen bir rüya olurdu. Bazen bir ses. Bazen hiç tanımadığı bir ismin boğazına düğümlenmesi. Gece. Ama Alya bu ismi hiç yüksek sesle söylemedi. Çünkü zihni bile kabul etmiyordu. Aynı yıllarda Gece başka bir evde büyüdü. O evde kimse ona “kardeşin var” demedi. Ama bazı geceler uykusundan sıçrayarak uyanırdı. Kalbi deli gibi atardı. Ve ilk düşündüğü şey şu olurdu: “Yalnız değilim.” Ama neden böyle hissettiğini bilmiyordu. Gece, çocukluğunda hep saldırgandı. Yaklaşanı iterdi. Güvenmezdi. Birine dokunulunca irkilirdi. Çünkü terk edilmenin ne olduğunu bedeni hatırlıyordu. Adını bile sonradan öğrendi. “Gece,” demişlerdi. “Çünkü seni karanlıkta aldık.” --- Yıllar sonra… Alya konağın bahçesinde dururken, atının yanında… O eksiklik yeniden ortaya çıktı. Ama bu sefer kaçmadı. Çünkü artık Alya, kaçmıyordu. Ve geçmiş… Artık sessiz kalmayacaktı. Üç kardeş vardı. Ama o sadece ikisini biliyordu. Biri her şeyi unutmak zorunda bırakılmıştı. Diğeri her şeyi hatırlamak zorunda kalmıştı. Ve kader, onları aynı noktaya doğru yavaşça çekiyordu. Bir çarpışma gibi değil. Bir hesaplaşma gibi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE