30- Sessizliğin İçinde

879 Kelimeler
ALYA Uyandığımda odanın içi farklıydı. Işık perdeden sızıyordu ama yatak boş değildi… Sadece hafifti. Yanıma uzanan kol yoktu artık ama odada yalnız da değildim. Başımı çevirdiğimde Taylan’ı gördüm. Ayaktaydı. Sırtı bana dönüktü. Gömleğinin son düğmesini iliklerken aynadaki yansımasından bana bakıyordu. Henüz tamamen hazır değildi; aceleyle çıkmaya hazırlanan biri gibi değil, uyanmış ama gitmek zorunda olmayan biri gibiydi. Beni fark ettiğini aynadan anladım. “Uyandırdım mı?” diye sordu. Sesindeki ton sabah kadar sakindi. Ne sertti ne mesafeli. Sanki gece hiç bitmemiş gibi. “Hayır,” dedim. Sesim uykuluydu. “Zaten uyanacaktım.” Yatağın kenarına oturdu. Ayakkabılarını giymedi. Sanki biraz daha kalmak istermiş gibi… ama belli etmeden. “Bugün erken kalkmam gerekiyordu,” dedi. Sonra duraksadı. “İstersen birlikte kahvaltı yapalım.” Bu bir teklifti. Emir değildi. Başımı salladım. “Olur.” Üstümü değiştirmeden, saçımı bile toplamadan aşağı indik. Konak sabahın o saatinde garip bir sessizliğe bürünmüştü. Herkes uyanmış ama kimse ortada yok gibiydi. Mutfak sıcaktı. Çaydanlıktan çıkan buhar, kızarmış ekmek kokusu… Evden çok, hayat gibi hissettiriyordu. Taylan dolaptan tabak çıkardı. Ben farkında olmadan masayı hazırlamaya başladım. Hiç konuşmadık. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Yan yana durduk. Aynı ritimde. Çayları doldururken bana baktı. Uzun uzun değil. Ama dikkatle. “İyi uyudun mu?” dedi. Bir an düşündüm. “Evet,” dedim. “Uzun zamandır ilk defa.” Gülümsedi. Küçük, belli belirsiz bir gülümsemeydi ama gerçekti. Masaya oturduğumuzda fark ettim: Bu evde ilk kez bir sabah benimle başlamıştı. Ne misafir vardı. Ne fısıltı. Ne geçmişin gölgesi. Sadece iki tabak, iki fincan ve aynı masada oturan iki insan. Gece henüz gelmemişti. Ama ben ilk defa şunu hissettim: Geldiğinde… artık tek başıma karşılamayacaktım. *** Kahvaltı bitmişti. Tabaklar boşalmış, çayın buharı iyice azalmıştı. Masanın üzerindeki sessizlik artık rahatsız edici değil, alışılmış gibiydi. Taylan sandalyesini hafifçe geri çekti. Ceketini aldı, omzuna astı. “Konağa uğramam gereken bir iş var,” dedi. “Saat geçmeden dönerim.” Başımı salladım. İçimde tuhaf bir boşluk oldu ama belli etmedim. Ayağa kalktım. Onu kapıya kadar geçirmeyi düşünüyordum ki, bir anda önüme geçti. Durdu. Gözlerime baktı. Bu bakış aceleye gelmiyordu. Sanki vedayı uzatmak ister gibiydi. Elini hafifçe belime koydu. Ne sahiplenici ne de çekingen… sadece yerini bilen bir dokunuştu. “Akşam görüşürüz,” dedi. Sonra eğildi. Dudaklarıma kısa, sakin bir öpücük kondurdu. Ne derin, ne iddialıydı. Ama netti. Ve gerçekti. Tam o anda— “DAYIIIII!” Ses mutfağı yardı. İrkildim. Kapının önünde küçük bir gölge belirdi. Gözleri kocaman açılmış, ağzı yarı açık… Gökçe. “DAYI YENGEYİ ÖPTÜÜÜ!” diye bağırdı bütün nefesiyle. Bir saniye içinde ev uyandı. Koridordan ayak sesleri, merdivenlerden inenler, kapılardan uzanan başlar… Bir anda mutfak doldu. Derya abla şaşkınlıkla gülümsedi. Sultan ana kapının eşiğinde durdu, bakışları önce Taylan’a, sonra bana kaydı. Sonra… dudaklarının kenarı kıpırdadı. “Demek öyle,” dedi sakince. Benim yüzüm yanıyordu. Gökçe koşup Taylan’ın bacağına sarıldı. “Bir daha öp!” dedi masumca. “Bir dahaaa!” Taylan güldü. Gerçekten güldü. Eğilip Gökçe’yi kucağına aldı. “Her şeyi bağırarak mı anlatırsın sen?” dedi. Gökçe omuz silkti. “Güzel şeyler bağırılır!” Ev halkı artık tamamen toplanmıştı. Kimse konuşmuyordu ama herkes görmüştü. Ve bu kez bakışlarda fısıltı değil, şaşkın bir kabul vardı. Taylan bana döndü. Kimseyi umursamadan. “Akşam,” dedi tekrar. Sonra Gökçe’yi yere indirdi, ceketini düzeltti ve kapıya yöneldi. Ben olduğum yerde kalmıştım. Bir öpücük… Bir çığlık… Ve bir anda bütün evin bildiği bir gerçek. Artık hiçbir şey gizli değildi. Kapı kapandıktan sonra ev bir süre sessiz kaldı. O sessizlik, meraklı bakışların geride bıraktığı bir boşluk gibiydi. Herkes yavaş yavaş dağıldı. Fısıltılar azaldı, ayak sesleri uzaklaştı. Mutfakta sadece ben ve Gökçe kaldık. Gökçe sandalyeye tırmanmış, ayaklarını sallıyordu. Gözleri parlıyordu. Sanki biraz önce yaşananlar onun için bir sır değil, bir zaferdi. “Yenge,” dedi. “Bugün benimle kalır mısın?” Sesindeki beklenti öyle doğaldı ki, düşünmedim bile. “Kalırım,” dedim. “Ne yapmak istiyorsun?” Bir anda yerinden fırladı. Koşup elimi tuttu. Parmakları küçüktü ama kararlıydı. “Her şeyi,” dedi. “Bahçeyi, atları, mutfağı… Hepsini.” Gülümsedim. “Peki,” dedim. “Bugün senin günün.” Bunu duyunca yüzü aydınlandı. Elimi daha sıkı tuttu. Sanki fikrimi değiştirecekmişim gibi. *** Önce bahçeye çıktık. Güneş yükselmişti ama yakıcı değildi. Gökçe çimenlerin üzerinde koştu, durdu, tekrar koştu. Bana her bulduğu şeyi gösterdi. Bir yaprak, bir taş, bir kuş… “Bu at benim dayımın,” dedi ahırlara doğru bakarak. “Bu da senin.” Başımı salladım. “Evet,” dedim. “Benim.” Bunu söylemek hâlâ tuhaftı. Ama güzel bir tuhaflıktı. Sonra mutfağa girdik. Gökçe bir tabure çekti, üstüne çıktı. Hamur yoğuruyormuş gibi yaptı, unla oynadı. Ellerini yüzüne sürdü, güldü. Ben de güldüm. Bir ara durdu. “Dayım seni seviyor,” dedi birden. Ne yapacağımı bilemedim. Cevap vermeden önce ona baktım. “Bunu nereden çıkardın?” dedim. Omuz silkti. “Gözlerinden.” O kadar basit söyledi ki, sanki dünyadaki en normal şeydi. *** Öğleden sonra odama geçtik. Gökçe yatağa yayıldı, yastıkları üst üste koydu. Bana bakıp fısıldadı. “Beni burada sakla,” dedi. “Kimse bulamasın.” Yanına uzandım. Saçlarını okşadım. “Burada güvendesin,” dedim. Gözleri yavaş yavaş kapandı. Uykuya dalarken eli hâlâ benimkini tutuyordu. O an fark ettim. Bu konakta ilk defa bir gün benim seçimimdi. Ve ben, bu günü bir çocuğa ayırarak, kendime de iyilik yapıyordum. Gökçe uyurken, pencereye doğru baktım. Ve ilk kez, bu ev bana ağır gelmedi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE