2.Bölüm: Siz Kimsiniz?

2954 Kelimeler
***  Eflin'den; Cennete açılan kapı anlamına gelen adıma her zaman hayranlık duymuştum fakat ne yazık ki adımın anlamına yakışmayan bir hayatım vardı. Hayatım demiştim değil mi? Bana aitti, yani dışarıdan bakılınca öyleydi fakat içeride durumlar bayağı karışıktı. Çünkü ben; acıların yoğun olduğu, kalbinde kırıklarını saklamaya çalışan yıkık dökük bir kadındım. Çünkü benim hayatım, o gece gördüklerime bitmişti.  Ben o gece 'bir ölüyüm artık' diye ilan etmiştim kendimi ama işler öyle olmamıştı. Bu gün ayaktaysam o yabancı sayesindeydi. O'nun merhametine sıkıca tutunmuştum. O gece boynuna atlayıp ağladıktan sonra hiç konuşmadan beni kucağına almış evine götürmüştü. Günlerce evinde kalmıştım, her şeyden korkan ben, korkusuzca o yabanıncının evinde kalmıştım. O anları hatırlardığım zaman düşündüğüm tek şey  "Nasıl delirmedim?" oluyordu.  Günlerce ağlamış, yemekten kesilmiş bir deri bir kemik kalmıştım. Bir gün yine ağlarken bilincimi yitirmiş bayılmışım sonra günlerce beni uyutmuşlardı. O dönemi pek hatırlamasam bile Emine teyze anlatmıştı yüzeysel bir şekilde. O'nun evinde kalırken bana yarrdımcı olan kadındı. O yabancı, Günlerce başımda beklemiş, ayrılmamış bir dakika olsun.   İyi olmam için elinden geleni yapmış. Bedenim biraz olsun kendini toparladığı zaman ilaçlarla uyutmayı bırakmışlar ama ben yine uyanmamışım bir türlü. Bir gün yine uykumda ağlayıp, kiriz geçirirken dayanamamış gelip sarılmış. Hayal meyal hatırlıyorum o anları. Burnuma nüfus eden o deniz kokusuyla sakinleşmiştim. Yine o gece gibi kollarına atlamış saatlerce ağlamıştım. Hiç bir şey söylemeden yanlızca saçlarımı okşamıştı.  O adam Artık bir yabancı değildi, o adam benim herşeyim bir o kadar hiçbir şeyimdi.  Çoğu zaman bana acıdığı için yanımda duruyor sanıyordum ama bir gün o kadar çok onu kızdırmıştım ki sinirden  bana zarar vermemek için evi terk edip günlerce gelmemişti.  Bir gece yarısı yine yaşadıklarımı kaldıramadığım için  ağlarken onun bana aldığı telefondan bir mesaj sesi yayılmıştı kaldığım oda da.  Gönderen: Yabancı Ağlama artık, ben sana acıdığım için değil, sana değer verdiğim için yanındayım Onun gibi adamlar duygularını dile getirmekte zorlanırlar. O mesajından sonra biraz olsun kendimi toparlamış, normal hayata dönmüştüm. Ben kendimi öldürsem de, hayattan vaz geçsem bile o ihanet olmuştu bir kere. Öyle ya da böyle yaşayıp bu güne gelmiştim. Benim hayatımı kurtaran yabancının Adı Taylan'dı. O adam benim dönüm noktam olmuştu. Taylan, genelde sinirini belli etmeyen, bunu da çok iyi kullanarak sakinliğiyle insanı çileden çıkartabilecek kapasiteye sahip bir insandı fakat ben öyle değildim. O yaşananlardan sonra tamamen değişmiştim. Tahammülüm sıfırın altına düşmüş kimseye eyvallahım yoktu artık. Belki de benim en büyük zayıflığımdan biri de buydu; duygularımı saklayamıyordum. En azından sinirlendiğim zaman bu siniri bastıramıyor ve karşımda kim olursa olsun bu siniri ona da yansıtıyordum.  Biraz daha geriye gidersek aslında tüm bu yaşadıklarımın miladı başkaları için sıradan görünen bir sokak olmuştu. Ben o gün tanık olduğum iğrenç görüntülerden sonra önce kendimi hayatımın miladı olan sokakta sonra da hayatımın ortasına bomba gibi düşen o adamda bulmuştum.  Başkaları için sıradan görünen o sokak bana birçok şey kazandırmış ve bir o kadar da çok fazla kayıp vermeme neden olmuştu. Miladım olan o sokak aslında bendim; benim virane yanımdı, hırçınlığımdı, çaresizliğimdi, çocukluğumdu, masumluğumdu. En çok da herkesten gizlemeye çalıştığım, yıkılmaya mahkum edilmiş, dikiş izleriyle dolu benliğimdi. Hayatımın ta kendisi olmaya çalışan o adamla tanıştığım günden sonra hayatım tepetaklak olmuştu. Bunun sorumlusu o değildi bunun sorumlusu bana ihanet eden insanlardı. Onunla tanıştığımda on yedi yaşında, her şeyden bi' haber küçük bir kız çocuğuydum demeyi çok isterdim. Onunla tanışmam benim en büyük acımın güzel yanıydı. Şimdi ise yirmi dört yaşında, kendi ayaklarının üzerinde duran bir kadınım. Beni o sokakla tanıştıran ise başrollerini annemin ve amcamın oynadığı, benim ise tesadüfen denk geldiğim iğrenç bir tiyatrodan başka bir şey değildi. Amca ve anne denilen, benim demeye dilimin varmadığı bu iki iğrenç mahlukat benim bu hayatta aldığım ilk darbelerden biri olmuştu. Güven kelimesinin nasıl da parçalara ayrılarak bir insanın kursağına batabildiğini bu iki insan öğretmişti bana. Zaten onlardan sonra da ne kimseye güvenecek bir inancım ne de mutlu olabilecek bir yanım kalmıştı. Onunla kaderimizin çakıştığı dönem hem en iyi zamanlarımı yansıtıyordu hem de en kötülerini. O her zaman benim hem iyi yanım hem de kötü yanım olmuştu. Hem aklım, hem aptallığım. Hem inancım hem kuşkum. Hem en aydınlık mevsimim hem de en karanlık kara kış gecelerim. Tüm bunları tek bir cümlede toplarsak bu adam; hem benim her şeyim hem de hiçbir şeyimdi.  Çevremizdeki insanlara göre ben; Taylan sayesinde bu günlere gelebilmiş ve onun sayesinde gününü gün eden hovarda bir kadın olmuştum. İsterdim ki herşey dışarıdan bakıldığı gibi güzel ve tasasız olsun fakat ne yazık ki öyle değildi. Ben bugün buraya, bu mevkiye tırnaklarımı kazıyarak gelmiştim. Birçok kazanç elde etmiş ve yine birçok kayıp vermiştim. Her zaman dönemeçli yolların çamurlu çukurlarına takılıp tökezlemiş yine de pes etmemiştim. Bir nevi hayatım parlak, sulu bir kırmızı elma kadar yalancı ve haindi. Cadının verdiği o elma pamuk prensesin hayatına mâl olmuştu ama buradaki asıl nokta o elmeyı pamuk prensese getiren kişinin prens olmuş olmasıydı. Bana da o parlak, enfes görünen kırmızı elmayı ikram eden annem ve amcam iken elmayı bizzat bana ileten kişi Taylan Meriç olmuştu.  Düşüncelerimin zehirli dumanından kurtulmaya çalışarak pencerenin kenarına yaklaştım.  Yağan yağmur bulutlara ihanet ederek yeryüzüne düşmeye ant içmişti sanki. Yere damlayan her bir damla gökyüzüne ihanet ediyordu. Bulutların bağrından kopup gelen damlalar yere değil'de sanki göğüs kafesime yağıyordu birer birer. Buhram buhram kokan kasvetli hava içimin daralmasına neden oluyordu. Yağmurun yağdığı günler bana huzur verdiği kadar huzursuz ediyordu bir yandan beni.. Hep tetikde kalmama neden oluyordu. Tüm olumsuzluklar o günü bulurmuş gibi; 'Ne kadar kötü geçebilir ki bu gün?' dediğimin ardından daha kötüsü başıma geliyordu... Umarım bu gün o günlerden olmazdı.. Tüm olumsuz yanlara rağmen yağarken beraberinde getirdiği o toprak'ın kokusu nasıl da muhteşem bir kokuydu. Bu gün o günlerden olmamalıydı. En azından bu günüm sakin geçmeliydi. Derin bir nefes alıp ciğerlerime nufüs eden o güzel kokuyla istemsiz bir şekilde gözlerim kapandı.  Düşünmem gereken onca şey varken bana göz kırpan pervasız yanım umursamaz ve bencil olan karakterimle selamlaşıyordu. Bu böyle olmalıydı, beni böyle olmaya çevremdeki insanlar zorlamıştı. Yine de kimse bilemiyordu işte, dışarıdan umursamaz görünen bu kadının içinde kopan kızılca kıyametten bi' haberdi herkes. Tam da bu yüzden bu hayata gıptayla bakan çoğu kadının aksine ben hayatımı önemsemiyordum. Zaten yaşadığım bu iğrenç hayatı yaşamak istemelerini de bir türlü anlayamıyordum. Yine insan bu ya işte, her zaman şeytana uyan bir tarafımız olurdu. Benim de şeytana meyilli olan bu tarafım gördüğüm tüm iğrençliklere rağmen yaşadığım bu zevk dolu ve özgür hayatı seviyordu. Ne zaman bir yerde otursam mutlaka parmakla gösterilen bir kadın olmuştum. O parmakların kalkış nedeni benim başarım için miydi? yoksa Taylan için miydi? Ya da yaptıkları o iğrenç yakıştırlamlar mıydı? bir türlü anlam veremiyordum bir süre sonra bunu düşünmeyi de bırakmıştım. Eflin Kuzey'i yani beni birileri hep yargılıyor, o iğrenç ithamlarda bulunup kınıyorlardı. Kime göre? neye göreydi bu? En önemlisi bu haddi onlara kim veriyordu?  Dışarıdan vurdum duymaz, umursamaz durduğumdan mı güç alıyorlardı? Oysaki kimseye karışmaz kendi hayatıma ve işlerime bakardım. İnsanları bir türlü anlayamıyorum... Bir nefes kadar daha düşündüm, anlamaya çalıştığım hiçbir şeye anlam yükleyemeyecek kadar boşluktaydım. Başladığım her cümle bu cümle gibi yarıda kalıyordu bir açıklama yapamıyordum çünkü ben anlaşılmaz kılınan bu varlığı anlamakta güçlük çekiyordum. Tanımadıkları bir insana istediği etiketi yapıştırıp, ağızlarına sakız yaparak nasıl alay edebiliyorlardı? Neden? Neden bu kadar önyargılıydılar? Konuşunca o iğrenç 'yakıştırmaları' yapınca ne geçiyordu ellerine? Kim ne derse desin bu bir şiddetti. Fiziksel bir şiddet olmasa bile psikolojik şiddetti... Şiddetin iyisi kötüsü, fizikseli, psikolojiği olmazdı, olmamalıydı. Ben güçlü ve umursamaz bir kadın olmasaydım o yakıştırmaları duyunca kim bilir ne işlere kalkışırdım? Sırf onlar konuşuyor, ben olmadığım bir şeylerle itham ediliyorum diye, bu psikoloji şiddeti kaldıramayıp kim bilir neler yapardım diğerleri gibi başa çıkamayıp canıma kıysaydım mutlu mu olurlardı?  Ve ben; İyi ki kendi ayaklarımın üstünde durup Güçlü bir kadınım!  İyi ki Umursamazdım!  İyi ki El-alem ne der diye yaşamıyordum! Bu benim Hayatım ve ben nasıl istersem öyle yaşarım! Kimsenin hakkı ve haddi yok yaşantıma dil uzatmaya. Birinin başka biri üzerinde bir hükmü yok. Hiç kimsenin başka bir hayata karışmaya hakkı ve haddi yoktu. Senin hayatına kimsenin karışmasını istemiyorsan sende başkalarının hayatına karışmayacaksın.  Kendi içimde insanların iğrenç tavırlarından dolayı tuttuğum muhasebeyi bölen bir kapı sesiydi. Sert ve hızlı bir şekilde çarpılmıştı.  Bu evde benden ve ağabeyimden başka kimse böyle kapıyı çarpmazdı. Benim burda olduğuma göre geriye bir kişi kalıyordu ve bu kişi Mert Ağabeyimdi.  Anne demeye utandığım Kadın kesin yapmıştı yine yapacağını. Kim bilir yine ne söylemiş ve ağabeyimi sinirlendirmişti. O an bir zarar vermemek için hıncını kapıdan çıkarttığını adım kadar emindim. Ve yine olan bana olacaktı. İşin ucu eninde sonunda bana dokunacaktı, biliyor ve hissediyorum.  Ağabeyimin, Herkesin tabiriyle karanlık işlerin peşinden koşuşturup, uğraştığını öğrendiği günden beri onu, o bataklıktan kurtarmak için elinden geleni yapıyor hatta daha fazlası için çabalıyordu. 'Sahte' anne tavırları gözlerimi yaşartıyordu. Ama bir türlü anlamadığı birşey vardı. Ağabeyim istemediği sürece hiç bir güç onu, oradan çekip çıkartamazdı. Bir bilmediği diğer kısım ise benim de ağabeyim gibi karanlık işlerle uğraşıyor olmamdı.  Mert ağabeyimin hovarda oluşu, bir gününü orada, bir gününü şurada geçirmesi ve sözde kadınlarla birlikte yediği paralar onu sinirlendiriyor dahası krizine sokuyordu. Asıl suçlunun kendisi olduğunun farkında bile değildi. Ağabeyim ondan kurtulmak için bunu tercih ediyor ve kısmen de başarıyordu. Uzaklaştığı kadar uzaklaşıyor ama bir türlü Alev Hanım onun yakasını bırakmıyordu.  Ağabeyim odasının kapısını kapattıktan tam beş saniye sonra o kadın odama gelecekti. 1... 2... 3... Tık tık tık.  Beş saniye dolmadan odamın kapısını çalıyordu. Bu sefer durum ciddi ve vahimdi anlaşılan. Bu evde kaldığım sürece her gün birbirinin aynısıydı ve bu durumu artık ne bedenim ne de ruhum kaldırmıyordu. Derin bir nefes almanın ardan yılgın bir şekilde "Gel." diye seslendim.  Kapı açılmanın hemen ardından Alev Hanım başını içeriye uzattıktan sonra "Eflin çalışma odama bekliyorum seni." deyip kapıyı sert bir şekilde kapatıp gitti. O, az önce odamın kapısını sertçe çarpıp gitmiş miydi? Sabır Allah'ım, Sabır.  Pencerenin önünden ayrılıp tam kapıya doğru ilerliyordum ki bir melodinin sesi odamı doldurmaya başladı. Sanırım bu çalan benim cep telefonumdu. Yatağımın yanında kalan baş ucu komediyene doğru ilerleyip telefonu elime aldım.  Beni arayan Taylan'dı.  "Teker teker gelin ulan." diye sinirli bir şekilde bağırdım. Sesim odamın dört bir yanında yankılanmıştı. Az önce yılgınken şimdi sinirlenmiştim. Bu kadarı da fazlaydı tahammülsüz geçen bir gün için. Telefonu açıp cevap verdim.  "Alo?" "Yarım saat içinde burada olacaksın Eflin." dedi. Genizden kopup gelen o hırıltılı ve seksi sesiyle. Sesi kasıklarımın yanmasına sebep olmuştu. Bacaklarımı birbirine bastırmamak için çabalasam'da genzininden gelen o ses bana hiç yardımcı olmuyordu. Derin ve sessiz bir nefes aldıktan hemen sonra istemsiz bir şekilde seslice yutkunmuştum. "Annemle konuşmam gereken bir konu vardı?" diye mırıldandım. Bu daha çok soru sorar gibiydi.  "Eflin." Öyle bir vurgulamıştı ki adımı sertçe yutkunmak zorunda kaldım. Bana itiraz hakkı dahi tanımıyordu. Daha fazla uzatmamak için  "Bir saat sonra oradayım." demenin arından onun bir şey söylemesine izin vermeden yüzüne telefonu kapattım. Ben az önce ne yapmıştım(!) Onun yüzüne telefonu kapattığımı fark ettiğimde sertçe avuç içimi anlıma vurdum. Bunun acısını fena halde çıkartacaktı benden. Büyük ve sancılı olucaktı.  Yapacak bir şey yoktu artık, başa gelen çekilir. Cidden sıkılmıştım bu durumdan artık 'Gel Eflin, Git Eflin, Bunu yap Eflin, Şunu yapma Eflin' buna bir dur demezsem artık ben, benliğimden çıkacaktım. Sinirli bir nefes alıp "Gidelim bakalım. Alev hanım bugün ne istiyormuş onu öğrenelim." deyip odanın kapısına doğru ilerlemeye başladım. Bir kaç saniye sonra kapıya ulaşmıştım zaten, kapı ve yatağım arasında çok bir mesefa yoktu.  Yalnızca 5 dakika, Alev Kuzey. Sana ayıracağım bu dakika bile fazlaydı. Kapıdan çıktıktan sonra üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerledim. Hemen odamın çaprazında kalıyordu zaten merdivenler.  Merdivenleri aşıp çok sevgili (!) annemin odasının önüne geldim. Derin bir nefes alıp sakinleşebilmek için bir kaç saniye bekledim. Bu kaçıncı derin aldığım nefesti bilmiyorum ama ciğerlerim yanıyordu bundan dolayı. Kendimi sakin kalmak için telkin ediyordum sürekli, sakinleştikten sonra 'Konuşalım bakalım.' diye mırıldanıp kapıyı çalmak için parmaklarımı kapıya doğru uzattım.  Tık tık tık.  Kapıyı çalmanın ardından cevap gelmesini beklemeden ve umursamadan kapıyı açıp içeriye girdim. Kapıyı çalmam bile büyük nezaketti o kadın için. İçeriye göz gezdirdiğimde Annem(!) başını gömdüğü dosyalardan kaldırmadan yanlızca gözlerini kaldırıp bana baktı. Bu onun sanırım bir çeşit sakinleşme yöntemiydi. Çalışma masasına varmama bir kaç adım kala durdum. Kollarımı birbirine kavuşturup odam'da bıraktığımı sandığım cep telefonumu sıkmaya başladım. Zerre kadar bu kadına tahammülüm yoktu. Onun konuşmasına izin vermeden ben konuşmaya başladım.  "Evet, neden beni çağırdın odana çok sevgili (!) anneciğim."  Anneciğim kelimesi, ağzımdan iğrenç bir şeyden bahsedermiş gibi çıkmıştı. Doğru olan buydu.  Çok iğrenç bir kadındı benim annem. Anne demeye dâhi utandığım bu insan, bu kutsal anne kelimesini dâhi hak etmiyordu. Kimse annesini seçemiyordu mallesef ki.  'Eğer tekrardan dünyaya gelmek istersen yine aynı annenin ve babanın çocuğu mu olmak isterdin?' Diye sorsalar tereddüzsüz bir şekilde yanlızca babamın kızı olmak istediğimi söylerdim, bir saniye dahi şüphe etmeden üstelik. Babam ne kadar beni bırkaıp gitse bile annemin yaptığı iğrençliğinin yanında dahi geçmiyordu. O beni bıraksa bile kalbimin bir köşesindeydi hep. Derin bir nefes almasıyla birlikte göğsü yukarıya doğru yükselip tekrardan aşağıya inmişti. Sanırım kendini bir çeşit sakinleştirip konuşmaya hazırlıyordu. Gördüğüm kadarıyla baya sıkıntılı ve stresliydi. Bunu sürekli elinde döndürüp durduğu kaleminden anlamıştım. "Biliyorsun ağabeyinle olan durumları. Bu konu hakkında bir karar aldık amcanla." dedi.  Söylediklerini duyduğum an alaylı bir şekilde gülmeden edemedim. Benim gülüşüm onu durdurmuş olucak ki elinde sürekli oynattığı kalemi durdurup sıkmaya başladı. Bu konuşma daha fazla uzamasın diye kaşlarımı kaldırıp konuşmasına devam etsin diye bir çeşit işaret verdim. Gerekmedikçe ağzımı açıp konuşmak dahi istemiyordum. Ona tanıdığım sürenin dolmasına çok az kalmıştı zaten. Tedirgin bir şekilde "Daha doğrusu sen ve ağabeyin için bir karar aldık." diye devam etti konuşmasına.  O Adam! Adam demeye dahi utandığım şahıs, Benim ve ağabeyimin hayatı için karar mı almıştı? Sinirin tüm hücrelerime yayıldığını hissettim, sakin kalmak için parmaklarım avucumun içindeki telefonu pas geçip direkt tenime batırdım. Ani gelen acıyla, gülümseyip konuşmaya başladım.  "O adam kim?" diye sordum. Konuşmasına izin vermeden yeni bir soru daha yönelttim.  "O adam ve sen kimsin?" "Siz kimsiniz ya! Benim, ağabeyimin hayatı için karar alma yetkisi size hangi ara ve ne zaman geçti? Nasıl karar alabiliyorsunuz? Anlatsana biraz Anne."  Az önce sakin kalmak için verdiğim tüm cabayı unutmuştum resmen. Kollarımı çözüp, sağ elimdeki telelefonu sol avucuma koyduktan hemen sonra onun masasına doğru bir kaç adım attım.Adımlarımın bitiminde, giydiğim topuklu stiletto'nun burnu  onun masasına çarpmıştı. Masasına doğru eğilip sert bir şekilde sağ avucumla masaya vurdum. Bir ses yayıldı odanın her bir tarafına. O ses tekrar tekrar kulağımda çınladı. Az önce avucuma batırdığım tırnaklardan sonra elimi masaya vurmayla acı katılmaz bir hal aldı. Parmak uçlarımdan başlayıp hızla koluma doğru ilerleyen bir uyuşma vardı. Acı eşiğim yüksek olmasaydı ve yanlız olsaydım oturup ağlayabilirdim.  "Siz kimsiniz." Az önce sorduğum soruyu tekrardan sormuştum. Ama bunu hiddetli bir şekilde sormamıştım, öylesine sessizce söylemiştim ki bağırsam bu kadar etki etmezdi belki de.  Gözlerini yumup, derince yutkundu. Yutkunmanın ardından korkak bir şekilde gözlerini açmıştı. Göz bebekleri titriyordu. Bu Güzeldi.. Karşımdaki kadın benden korkuyordu.  "Hm, siz kimsiniz açıklasana biraz bana?" diye hiddetli bir şekilde bağırdım bu sefer. Sesim bulunduğumuz odayı aşıp sessiz evin içinde yankı yapmıştı. Yanan boğazımla gözlerimi yumup, yutkundum. Yutkunmaya çalıştım bununla birlikte acı daha da katlanılmaz hale gelmişti. Bu kadın yüzünden daha ne kadar kendime zarar verecektim ki? Gözlerimi açtığımda, muhtemelen bağırdığım için korktuğu için geriye doğru sıçrayıp, sandalyesine sığınmıştı. Korkak bir şekilde bakmaya devam etti. Öylece baktı hiçbir şey söylemeden, sadece baktı.  Bir kaç saniye süren ama asırlarmış gibi gelen bakışmamızdan sıkılıp doğruldum. "Güzel, madem konuşmayacaksın bu konuşma burada bitmiştir. Umarım haddinizi ve yerinizi öğrenmişsindir. Bunu o şahısa da anlatırsan mutlu olurum. Ders alır ve buna göre davranırsınız artık. Çünkü bir dahakine bu kadarla kalmam." deyip arkamı döndüm.  Hızlı adımlarla odanın çıkışına ulaşıp, kapıyı açıp çıktıktan sonra sertçe çektim. Aşağıya inen merdivenlere doğru ilerledim. Ev dört katlıydı ve benim şuan olduğum kat ise 3. Kattı. Sinirim yüzünden her bir basamağa titreyen bacaklarımla basıyordum. Baştan aşağı, her bir uvzum sinirden titriyordu. Düşmemek için trabzana sıkıca tutunup inmeye devam ettim.  2. Kata yani odamın olduğu kata geldiğimde hemen odama girip elimde tuttuğum telefonu kapatıp dolabın içine bir yerlere tıktıktan sonra hızla bir hırka alıp çıktım odamdan. Ben hızlıca merdivenleri inerken onun sesini işittim ama dönüp bakmadım. Duymamazlıktan geldim. Bu zamana kadar o kadını hep görmememezlik geliyordum ama bu artık değişmişti duymamazlıktanda gelecektim. Benim bu saatten sonra o kadına gözlerim kör, kulaklarım sağırdı.  Merdivenleri bitirdikten sonra üstüme aldığım hırkadan başka bir şey almayıp dış kapıya ulaştım. Sinirle kapıyı açtıktan sonra sertçe kapattım.  Derin bir nefes alıp bahçenin demir kapısına doğru sert ve seri adımlarla yürümeye başladım. Demir kapıyı açıp bir kaç adım uzaklaştım bu beni boğan evin sınırlarından. Hırkama sarınıp bana işkence gibi gelen evden uzaklaşmak hızla yürümeye devam ederken demir Kapının açılma sesini duydum. Dönüp bakmadım kim diye. Gözlerim görmedi kapıyı açan kişiyi ama kulaklarım duydu. Kapıyı açan kişi Ağabeyimdi bunu duyduğum sesten anlamıştım.  "Eflin!"  Adımın üstüne basa basa seslenmişti bana. Ama bu dönüp bakmamı gerektirecek kadar önemli değildi artık. Ne kadar adımlarım hızlı olursa beni boğan evin olduğu sokaktan çıkmam o kadar hızlı olurdu. Yarım saat önce yağan yağmurun kokusunu daha net alıyordum şimdi. Soğuk olan hava içimdeki yangını söndürmüyordu, söndürmeye gücü yetmiyordu. İçim bir dağ gibi fokur fokur kaynıyor ve acıyordu. Sokağın sonuna doğru seri ve sert adımlarla ilerledim. Sokağın bitimimin hemen ardından sağa saptım. Bu Uzun bir sokaktı, yolun sonu gelmezmiş gibi gelse de yürüdükçe o yolun sonu, sokağın bitimi geliyordu. Hiçbir sokağa sapmadan öylece ilerledim. Bu lüks semtin sokaklarından bu rezillik kokan evlerin arasından hızlıca geçip gittim öylece. Hayat yaşantıları Lüks olsa bile hepsi rezil ve varoştu. Ruhlarını ve bedenlerini para için satan bu iğrenç insanlar. Uzun yolun ardından sokağın sonuna gelmiştim nihayet. Bu sefer sola doğru, iyice tenhalaşan yola saptım. Gitmek istediğim yere az kalmıştı. Biran önce ulaşmak istiyordum oraya. Sürekli beni boğan bu hayattan kaçıp saklandığım bir sığınağım vardı. Hiç kimsenin bilmediği, duymadığı, tahmin bile edemediği bir yerdi orası. Sözde bu gün diğer günlerden farklı olacaktı(!) Umduğum gerçek olsa ne olurdı ki sanki... İçimde bir sıkıntı vardı. Gözlerimi dolduracak ve hattası hıçkırarak ağlatacak kadar bir sıkıntıydı. Tıpkı o gün olduğu gibiydi. Bu sıkıntının anlamı neydi? Bana ne gibi bir zarar verecekti bilmiyordum. Bildiğim tek şey hiç bir şey göründüğü gibi değildi artık.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE