Gece Yarısı, Acil Servisin Laneti
Acil servisin kapıları, yağmurun metalik tıkırtılarına eşlik eden sinir bozucu bir düzenle açılıp kapanıyordu. İçerisi tam bir kıyametti. Bir adam bağırıyor, bir kadın ağlıyor, sedyeler birbirine çarpıyor… Kısacası hayat, Alin’in sabrını test eden uzun bir sınavdaydı.
Ve sınavdan kaldığını biliyordu.
Alin, yüzüne tutturulmayan maskeyi düzeltti, saçından sarkan tutamı kulağının arkasına attı, sonra da kendisine bağıran hastanın üzerine öyle bir eğildi ki adam yutkundu.
“Beyefendi,” dedi buz gibi bir sesle. “Bir daha bana bağırırsan, dişlerini röntgende tek tek sayman için özel bir çaba sarf ederim. Anlaştık mı?”
Adam gözlerini açıp kapadı.
Alin gülümsemiş gibi yapıp dosyayı adamın göğsüne yapıştırdı.
“Harika. Demokrasi böyle bir şey işte. Şimdi sıradaki.”
İç ses:
Bu gece resmi olarak lanetli. Eğer birisi daha bağırırsa, ben bağıracağım. Ve ben bağırınca acil servis tahliyeye girer.
Üstüne üstlük az önce sinir krizi geçirip ona kafa atan bir hastanın kanı hâlâ alnında kuruydu.
Hemşire Meryem uzaktan seslendi:
“Alin, burnun hâlâ kanıyor!”
Alin elinin tersiyle silip omuz silkti.
“Sorun yok. Makam kanaması. Hayatımın özeti.”
Derin bir nefes aldı.
Acil servise baktı.
Kaosun ortasında yalnız bir ada gibiydi.
Ve ada yavaş yavaş batıyordu.
Tam o sırada kapı yine açıldı. Ama bu kez kapının sensörü değil, bir şey açmış gibi.
Hava değişti. Ses değişti. Ritm değişti.
Sanki karanlık içeri girdi.
Önce siyah bir araç göründü camın arkasından.
Sonra… iki adam.
Aynı anda içeri girdiler, gölgeleri uzun, bakışları tetikte.
Aralarında birini tutuyorlardı.
Alin önce önemsemedi.
Sonra vücudu bir tüy gibi ürperdi.
Bu ne lan? Yeni bir bela mı? Evren neden her defasında beni seçiyor?
Adam içeri adımını attığında acilin sesi bir an kesildi.
Gerçekten kesildi.
Sanki herkes nefesini tuttu.
Yağmur adamın omuzlarından süzülüp yere damlarken, adımı ağır ve sessizdi.
Yaralıydı. Ama panik yoktu.
Acı yoktu.
Korku hiç yoktu.
Yürüyüşü şunu söylüyordu:
“Ben tehlikeyim. Bana yaklaşma.”
Meryem, Alin’in kolunu dürttü.
“Bu farklı biri,” dedi fısıltıyla.
“Farklı?”
Alin gözlerini kısmadan cevap verdi:
“Farklı olan tek şey benim akıl sağlığımın bitmek üzere olması.”
Adam yaklaştıkça onun varlığı bütün odanın enerjisini değiştirdi.
Sessiz ama tehditkâr.
Karizmatik ama soğuk.
Görevliler, Alin’e durumu açıklamak için ağzını açtı.
Ama adam tek bir bakışla susturdu.
Sonra konuştu.
Ve sesi… karanlık bir bıçak gibiydi.
“Ben konuşurum.”
Alin, istemsizce başını kaldırdı.
Ve Aras Yalın gözlerinin içine baktı.
Bir saniyeden kısa, ama etki süresi uzun bir an.
Bir elektrik.
Bir kıvılcım.
Bir uyarı.
Alin boğazını temizledi, ama sesi titrediğini hissetti.
İç ses:
Harika. Tehlike kokan, burnu büyük, konuşmayı sevmeyen bir yaralı. Kesin baş belası. Kesinlikle uzak durmam lazım.
Ama duramıyorum.
Aras, o koyu bakışlarını bir saniye bile kaçırmadan sanki Alin’in içini okudu.
Sanki “Beni çözme” diyordu.
Ve aynı anda “Çözersen yanarsın.”
Acil servisin kalabalığı tekrar hareketlenmeye başladı ama Alin’in odak noktası tek kişiydi:
Bacaklarında hafif bir boşalma hissetti.
Sinirlendi.
Hayırdır Alin? Sapa sağlam adamlar bile seni etkilemez, yaralı bir gölge mi etkiledi şimdi? Hadi ordan.
Aras sedyeye oturtulurken bakışını hiç kaçırmadı.
Sanki meydan okur gibi.
Sanki “Bir adım daha” dese koşacak gibi.
Alin dişlerinin arasından sessizce fısıldadı:
“Güzel. Bu gece resmi olarak bozuldu.”