Senin Suçun Değildi

1847 Kelimeler
Birbirinden zeki ve başarılı 10 kişi, bütün muhabbetin başladığı yere, Kale’nin bahçesinde yer alan çardağa geri döndü. Kendilerine tahsis edilen motorları kusursuzca çardağın yanına sıralamış, masanın üzerinde duran kağıt parçasına umutsuzca bakıyorlardı. Akrep sinirli bir kahkaha patlattı. “Bu sizce de biraz şov değil mi ? Yani şu oyunu ben bile oynamam! Tek istediğim eve gidip yemek yemek ve duş almak yahu!” Hançer kafasını sağa sola salladı. “Günlerce aç susuz, uykusuz az operasyona gitmedik. Basit bir duş ve bir yemek. Bekleyebilir gibi görünüyor” dedi. Avcı kafasını ileri geri sallayarak onu onayladı. Herkesin kafası karışmış durumdaydı. Kimse sağlıklı düşünemiyor gibiydi. Hepsi bireysel olarak çalışmış, bağ kurmadıkları geçici timlerle operasyon yürütmüş bu 10 kişiden bağ kurmaları beklenmiş ve açıkça istenmişti. Henüz daha bunu kimse içine sindirememiş ve kabullenememişken, kendilerine tahsis edilen güvenli eve ulaşabilmeleri için bile buna zorlandıkları görevler silsilesiyle başa çıkmaya çalışıyorlardı. Becca’nın kusursuz dudaklarından acı dolu bir inleme çıktı. “Üzülerek söylüyorum ama teşkilatın altın kızına ilk defa katılıyorum.” Avcı, bomboş baktığı kağıt parçasından kafasını kaldırdı. Kollarını bağlayarak arkasına yaslandı. “Belki de bunların tamamı eğitimlerin bir parçasıdır arkadaşlar. Sonuçta hepimiz, kendi içinde ikili üçlü bir takım karmaşık bağlara sahip olsak da tam anlamıyla bir ekip değiliz. Ve.. Sahaya çıkma konusunda yeterli eğitimi olmayan sadece iki kişi var.” Hançer, her zaman olduğu gibi Avcı’nın zihnini okuyormuşçasına devam etti. “Sonuçta sadece bu iki kişiyi eğitime alabilirlerdi. Ama hepimizin eğitimden geçeceğini söylediler. Belirsiz bir saatte ansızın kafanızdan aşağı dökülen bir kova buzlu suyla uyandırıldığınız, 4 haneli bir rakam yazan kağıdı okutup zorla yuttuğunuz, saatlerce merminin rüzgara göre gidişini hesaplamayı öğrenmeye çalıştığınız o anları yeniden mi yaşamak istiyorsunuz? Özellikle sen Akrep, hayatımı ortaya koyarım ki işkencelerde kahkahalara boğulurken masa başında sıkıntıdan patlamışsındır.” Avcı, hayran gözlerle kıza baktı. İçinde bulunduğu ruhsal çatışmaya ve tükenmişliğe rağmen, yine o büyüleyici zekası ile dimdik duruyordu. Tamamen mantıklı bir konuşmanın ortasındaydı ve bunu ustaca yürütüyordu. Akrep bıkkınlıkla masadaki tek boş sandalye olan Meka’nın yanına oturdu. Hançer, telefonunu çıkarıp hızlıca kağıdın fotoğrafını çekti. Ayağa kalktı. Hareketleri kararlılık taşıyordu. Telefonunu arka cebine sıkıştırdı. Masanın üzerinde duran sigara paketini ve çakmağını eline aldı. “Sızlanmalarınız beni çileden çıkartmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Biraz yürüyerek çözmeyi deneyeceğim.” Avcı da kızın arkasından aynı şekilde ayaklandı. “Seninle geliyorum.” Akrep giden ikilinin arkasından kollarını bağladı. Kısa bir süre gidişlerini izledi. Kıkırdayarak Meka’ya döndü. “Ablan elden gidiyor diye yorumladım. Ne kadar inkar etse de Avcı Hançer’e fena yanık.” Meka gülümsedi. “İyi bir adama benziyor. Bunca sorundan sonra sadece keşke olsa derim. En azından mutlu olur. Sen peki portakal güzeli? Biri sana aşık olmuyor diye mi kıskandın yoksa?” Sesi alaycıydı. Kızın dikkatini çekmenin tek yolunun, kafasını karıştırmak ve onu öfkelendirebilmek olduğunu anlamıştı. Basit meydan okumalar ve alaylar, bu narin görünümlü ve herhangi bir kadından uzun olan ancak Atilla’ya kıyasla ufak tefek kalan kadının ilgisini pek çekmiyordu. Hatta dalga geçmesine neden oluyordu. Meka, zekasıyla kızın karakterini çözmeyi ve ilgisini çekmeyi başarmıştı. Tek sorun, işi ilerletmenin doğru olup olmayacağını bilmemesiydi. Bu sebepten bir süre işi ilerletmemeyi, böyle ufak eğlencelerle yetinmeyi düşünüyordu. Akrep hırsla gözlerini devirdi. “Biraz daha şansını zorlarsan senden nefret etmeye başlayacağım.” “İçinde herhangi bir duygu uyandırabilmek güzel.” Biraz ilerde, konuşmalardan tamamen haberiz halde Avcı ve Hançer yürüyorlardı. Aralarında sessiz bir anlaşma varmış gibi ikisi de konuşmuyor, ağızlarını bıçak açmıyordu. Son operasyondan sonra birbirlerini hiç görmemişlerdi. Birbirlerini ilk gördükleri anda, Avcı’nın sözlerinden sonra tüm iletişimleri bıçak gibi kesilmişti. Ancak, Avcı bu sessizliği bozan kişi olmaya niyetliydi. Hançer’i özlüyordu. Konuşmalarını, hırçınlıklarını, meydan okumalarını.. Hayata inat gülüşlerini ve düşüncelere dalıp gidişini özlüyordu. Karargahta son operasyona gitmeden önce onu basitçe öpüp aşkını ilan etmişti. Ama sonra çekildikleri tuzakla her şey tepetaklak olmuştu. Kızın harap olmasının esas sebebi Aslan mıydı yoksa ailesine hissettiği sorumluluk muydu onu bile bilmiyordu. Şehit haberini bizzat vereceğini söyleyerek öylece çekip gitmiş ve bir daha hiç geri dönmemişti. 1 yıl boyunca akla hayale gelmeyecek küçücük bir köyde, kimseye yüzünü göstermeden saklanmayı başarmış, bulunmamak için tüm sevdiklerinden uzak durmayı tercih etmişti. Işıl ışıl olan, kahvesini elinden düşürmeyen, akşamları bir kadeh şarap içip zihnini sabahki işlerine hazırlayan, planını anlatırken aldığı hazdan kıkırdayan o kadın gitmiş, yerine soğuk, içine kapanık ve sadece bir robot gibi beyninin verdiği komutlarla yaşayan bir kadın gelmişti. “Ne zaman normale döneriz. Yani.. En azından ne zaman içtenlikle gülersin?” “Birisi beni, aynı benim onları havaya uçurduğum gibi havaya uçurduğu zaman.” Hançer cümlesini söylerken elindeki paketten bir sigara çıkıp dudaklarının arasına sıkıştırdı. Cümlesi, ikisinin arasındaki uçurumu ve sessizliği daha da artırmıştı. Avcı, sadece Arda’nın adını duymadığı için içinin rahatlamasına engel olamamıştı. İçi rahatladığı için kendisini suçlu hissetmesi gerekiyor muydu emin değildi. Kafasını sağa sola salladı. “Senin suçun değildi.” Hançer, yüksek sesli alaycı bir kahkaha patlattı. Gözleri dolu dolu olmuştu. “Benim suçum değildi öyle mi!” diye histerik bir biçimde bağırdı. Bir yıldır içinde tuttuğu, kendine itiraf etmekte güçlük çektiği, zihninde dönen her şey bir anda dudaklarından dökülmeye başladı. “Benim suçum değildi! Söylemesi ne kadar kolay ya! Kumanda benim elimdeydi. Bombalarla doldurduğumuz lanet binayı içinde bir deste masum ajanla birlikte havaya uçurdum ben! Hepsi annesinin göz bebeği olan, emek emek bu toprakları korumak için yetiştirilmiş ışıl ışıl gençlerin hayatını bir düğmeyle sonlandırdım! Hayallerini, geleceklerini çaldım!” diye bağırdı. Avcı, kızın bu denli kendini suçlamasından yorulmuştu. Bir yıldır her gün bu yorgunluk katlanarak büyümüştü. Hançer’in kendisine bu kadar haksızlık etmesini adil bulmuyordu. “Sence ben de mi bunu yaptım?” “Ne alakası var Allah aşkına. Sen sadece yanımdaydın.” “Mürsel? Albay? Kırlangıç ve Fırtına?” “Hayır tabii ki. Herkes görevini yapmakla meşguldü.” Kızın verdiği acı dolu ve agresif cevaplar Avcı’yı germeye başlamıştı. “Peki sen? Sen binanın içinde olsan, patlatın burayı der miydin? Hayallerini, geleceğini çaldığımızı düşünür müydün?” “Hayır! Bir saniye bile düşünmeden orayı patlatmanızı beklerdim!” “Hepimizden mi? İçeride olanların hepsi dışarıda olsa bile mi?” “Hepinizden tabii! Ne demeye çalışıyorsun Avcı!” Avcı artık içinden yükselen öfke dalgasına hakim olamıyordu. “Ne demeye çalışıyorum biliyor musun? O zaman sen de suçlu değilsin demeye çalışıyorum! O zaman onlar da bunu düşünmedi demeye çalışıyorum! Ne demeye çalışıyorum biliyor musun? İncinen egonu kenara bırakıp kendine gelmen gerektiğini demeye çalışıyorum! Neden biliyor musun? Operasyonun başında sen vardın diye suçlu sen değildin! Eğer sen suçluysan, onlarla o binaya girmediğim için ben de suçluyum’ İç güdülerine güvenmedikleri için albay ve Mürsel de suçlu! IT ci oldukları için Fırtına ve Kırlangıç da suçlu! Hatta binaya girdikleri için onlar da suçlu! Eğer sen suçluysan hepimiz suçluyuz! Eğer bir kişi bile masumsa sen de masumsun!” diye bağırdı. Hançer, Avcı’nın bağırması ile tokat yemiş gibi irkildi. 190 lık, sinirleri asla sarsılmayan, tek bir duygu belirtisi bile göstermeyen dağ gibi adam gitmiş, yerini öfkeden deliye dönmüş bir adam almıştı. Avcı’nın kulaklarına kadar kızardığını ve gözlerindeki karanlığı bariz biçimde görüyordu. Sükuneti ve sabrı çok olan insanların öfkesi, gerçek bir fırtınaya neden olurdu. Avcı, bunun canlı örneği olarak karşısında duruyordu. Titreyen dudaklarının arasından zar zor bir “ama” kaçtı. Söyleyecek hiçbir şeyi yoktu. Adamın sözleri sonuna kadar haklıydı. Eğer binanın içinde kendisi olsaydı, bir saniye bile düşünmeden düğmeye basın derdi. Hayata inat o dik gülüşü ile vatan sağ olsun der, tek damla göz yaşı dökmeden parçalara ayrılışına hazırlanırdı. Avcı, öfkeden genişlemiş burun deliklerinden sesli bir nefes verdi. “Ne yap biliyor musun? Burada kal ve bir korkak gibi kendini yiyip bitirmeye devam et. Ama ben buna daha fazla seyirci kalmayacağım. Daha fazla buna, o anlamsız sessizliğine tepkisiz kalmayacağım. Gerçek bir ajan gibi sahaya dönüp intikamını almaya karar verdiğin zaman, o çardakta gördüğün, içinde kardeşinin ve benim de olduğum 9 kişi orada olacak. Senin için burada Hançer. O adam, hayallerini geride bırakıp ablasının izinden yürümeye karar verdi ve burada!” Avcı’nın, Meka ile ilgili son cümlesi, Hançer’in gözünden bir damla yaş süzülmesine neden olmuştu. Meka’nın gelişinden kendisinin sorumlu olduğunu biliyordu. Her ne kadar teşkilatın defalarca dikkatini çekmiş olsa da, birinci sınıftan beridir zekasıyla kolaylıkla bundan sıyrılmış olan kardeşi, sırf kendisi kaçmak ve saklanmak istedi diye iyice gözlerine batmıştı. Ve sırf o geri döndü diye orada olduğunu biliyordu. Annesinin stresi belki de aniden ikiye katlanmıştı. Hançer, kendisini berbat, bencil ve zayıf hissederken, Avcı çoktan arkasını dönüp çardağa doğru ilerlemeye başlamıştı. Avcı, çardağa yanaştığında, Meka sandalyesini o kadar sert iterek ayağa kalkmıştı ki, sandalye neredeyse düşecekti. Akrep, refleksen sandalyeyi tutmuştu. Ayakları hala masanın üzerindeyken Meka’ya şaşkın ve alaycı bakışlar yöneltti. “Eğlence başlıyooor.” Diye mırıldanırken gözlerini kocaman açmıştı. Az sonra Kale’nin içinde bir kavga kopabilirdi. Masadakiler, neler olduğunu anlamayan tavırlarla Meka’ya bakıyorlardı. Hepsi, neler olduğuna dair bir iz arıyorlardı. Tek gördükleri, öfkeden deliye dönmüş olan Meka’nın iri yarı yapısının neredeyse ikiye katlanmışçasına kabardığı idi. “Sen..” diye kükreyerek Avcı’ya doğru ilerledi ve ağzına sağlam bir yumruk indirdi. İmparator ve Bukalemun aynı anda oturdukları yerden fırladılar. İmparator, Meka’yı tutmak için yavaşça göğsüne uzandı. Bukalemun ise arkadaşını korumak için ikisinin arasına girmeye hazırlanıyordu ki Avcı ona eliyle durmasını işaret etti. Meka, Avcı’ya doğru ikinci bir hamleye hazırlanırken Avcı elinin tersiyle dudağının kenarından sızan kanı sildi ve Meka’nın gözlerinin içine baktı. “Başka türlü kendine gelmeyecekti. İçinde bulunduğu karanlıktan çıkması için bazen birilerinin ona sert davranması gerekiyor.” Derken oldukça sakin görünüyordu. Meka’ya kızgın değildi. Aksine, ablasını bu denli korumasına saygı duyuyor ve bu yumruğu hak ettiğini düşünüyordu. Meka, Avcı’nın sözlerinde haklı olduğunu biliyordu. Hançer bir konuya veya bir duyguya saplanıp kaldığında, oradan çıkması için bazen çok sert olmak gerekebilirdi. Bazen çok sakince anlattığında anlayacağı basit bir şeyi bile ona zor yollardan, hatta kırıp dökerek anlatmak gerekebilirdi. Hançer, her zaman zor bir kızdı. “Ne sebeple olursa olsun…” dedi burnundan soluyarak “Bir kere daha ablama, benim terslemeye bile kıyamadığım, canımın öteki yarısına sesini yükselt ve oturup ölümünü izle.” Meka’nın öfkesi, sesindeki soğukluk ve kararlılık, en azılı ve acımasız katillerle burun buruna gelip ölümle defalarca dans etmiş olan umursamaz, delilikle dahilik arasındaki çizgide sürekli sendeleyen Akrep’in bile içini titretmişti. Akrep ayaklarını masadan donuk bir ifade ile indirdi. Sakince oturduğu yerden kalktı. Masanın üzerinde duran tabancasını beline soktu. Çardağın girişinde duran Avcı’ya bakarak kafasını sağa sola salladı. Meka’nın sırtına yavaşça dokundu. “Ufak bir yürüyüşe ne dersin koca adam?” dedi ve sesini neredeyse fısıltı sayılabilecek kadar alçak bir tona çekerek “Burada ablan hariç 8 prenses daha var. Bu erkekler de prenses. Onları ürkütmek istemeyiz.” Kızın cümlesi, eğer öfkeden deliye dönmüş olmasaydı Meka’ya kahkaha attırabilirdi. Ancak o kadar öfkeliydi ki, sadece başını sallayıp Avcı’ya omuz atarak çardaktan çıkmayı tercih etti. Avcı’nın geldiği yönün tam aksine yürüyordu. Akrep de peşinden çardaktan ayrılırken Bukalemun’a baktı. “Şunun ağzına adam gibi bi pansuman yapın da yakışıklı yüzüne zeval gelmesin.” dedi ve bakışlarını Avcı’ya yönelterek iç çekti. “Ve sen adamım. Kelimenin tam anlamıyla sıçtın. Yanlış adamı kızdırdın. Öfkeli bir erkek kardeş bir tık sıkıntı. Ablasının mutluluğu için seni sağ bıraksa bile o kızı sana vereceğini hiç ama hiç sanmıyorum.” Sessizce çardaktan ayrılıp Meka’nın peşine takıldı. Fırtına, gözlerini aralarındaki en sessiz ve kendisinin dikkatini en çok çeken kişiye doğru baktı. “Gölge, Akrep gerçekten ürktü mü ben mi yanlış gördüm ?” “Belki. Ama bundan daha şaşırtıcı olan bir şey varsa o da az önce Akrep’in bir sorunu keyifle izlemek yerine çözmüş olmasıdır.”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE