Meka, çardaktan uzaklaşırken öfkesi hala vücudundan belli oluyordu. Omuzlarını istemsizce kaldırmış, vücudu kaskatı kesilmişti. İki yanında ellerini yumruk yapmıştı. Hızlı adımları tek niyetinin çardaktan uzaklaşmak olduğunu gösteriyordu. Hayatında ilk defa Hançer’den başka bir kadının sözünü dinleyip kavga etmekten vazgeçmişti ve ortamdan uzaklaşmıştı.
Akrep adamın öfkesini gözle görebildiği için sadece birkaç adım arkasından onu takip etmek ile yetiniyordu. Her an çardağa geri dönüp kavga edebilecek potansiyele sahip olduğunu düşünüyordu. Ayrıca hayatında ilk defa öfkesi ile onu bile korkutmayı başarabilen birini görmüştü. Meka’nın öfkesi sessiz ve derindi. Ve saf öfkeydi... Yakıp yıkabilecek ve sonuçlarını umursamayacak kadar saf bir öfke.
Meka, nihayet biraz yatışmayı başardığını hissetti. Yavaşlayarak bahçeyi taradı. Oturabileceği sessiz ve sakin bir yer bulduktan sonra yavaşça oraya doğru ilerledi ve oturdu. Öfkesi yüzünden hala geniş olan burun deliklerinden sesli bir nefes verdi ve gözlerini yavaşça kaldırarak Akrep’e baktı. Akrep ellerini beline koyarak adama tepeden bakmaya başlamıştı. Yüzündeki ifade kızgın olduğunu ve ciddiyetini net biçimde yansıtıyordu. Meka ise bu öfkeden ve ciddiyetten pek etkilenmemişti. Ağzında yarım, alaycı bir gülümseme ile kafasını ne oldu dercesine sağa sola salladı. Bir anne edasıyla ellerini beline koymuş kendisini fırça atmaya hazırlanan kıza flörtöz ve hayran hayran baktı.
Akrep, adamın flörtöz havasını fark etmişti. Sıkıntıyla iç çekti:
“Koca adam buradaki herkesle bu şekilde kavga edemezsin. Buradaki herkes eğitimli ve ölümcül. Özellikle Avcı sandığından çok daha ölümcül. Sadece sana hak verdiği için sana dokunmadı. Ama bu herkese bu şekilde yaklaşabileceğin veya vurabileceğin anlamına gelmiyor. Çoğu daha harekete geçmeden seni öldürür.”
“Söz konusu kişi Hançer, Akrep. Ablam. Canımın bir parçası. Öteki yarım. Bak çok zor zamanlardan geçtik. Çocukluğumuzda, gençliğimizde… Ama son yaşadıkları...”
Derin bir nefes alıp vererek alnını ovuşturdu. Boğazındaki düğümü zorla aşağı itti.
“Kolaylıkla başarısız diye nitelendirdikleri, ağızlarından öylece başarısız iye çıkan operasyon Hançer’in ruhu bedenden ayrılmış gibi olmasına neden oldu. Hançer sadece mutsuz değildi. Hançer yok gibiydi. Annem ilk arayıp eve döndüğünü ve berbat durumda olduğunu söylediğine inanmadım. O benim kraliçe karıncamdı. O yıkılmaz devrilmez bir figürdü ve her zaman güçlüydü. İnanmam mümkün değildi. Afyon'dan çıkıp onun yanına gittim. Uyuyordu. Annem, saatlerce ağladığını ve ilaçlarla zor uyuttuğunu söyledi. Hançer’in kendisini suçladığını öğrendim. Başta ilk büyük operasyon olduğu için bir zorluk yaşadığını ve bunu atlatabileceğini düşünüyordum. Ama annem detayları anlattığında hasarı anlamıştım. Sadece boyutunu tahmin edemiyordum... Ta ki sabah uyandığında yüzünü gördüğüm ana kadar. Bembeyazdı Akrep. Göz altları mosmordu. Ama daha kötüsü ne biliyor musun? Gözlerinin ışığı sönmüştü. Ölmek İstiyor gibi bakıyordu. Bunca sene içerisinde ben onu hiç öyle görmedim. Akran zorbalığına uğradığında görmedim. Aşk acısı çekerken görmedim. Motordan düştüğünde görmedim. İlk hastasını kaybettiğinde de görmedim. Hatta babam ona kötü davrandığında bile görmedim. En sevdiği öğün kahvaltıdır mesela. O gün ağzına lokma koymadı. Benim her şeyden kolladığım ablam, yaşamak için nedeni yok gibi bakıyordu. Hançer, benim her şeyim. Bu hayattaki tek dayanağım. Tek varlığım. Çocukluğum, gençliğim ve geleceğim. Onun için buradayım. O burada diye, yeniden aynılarını yaşarsa yanında olabileyim diye. Bunun bende nasıl bir his uyandırdığını anlayabiliyor musun?”
Akrep iç çekti. Duydukları, içinde bir şeyler kırılmış gibi hissetmesine neden olmuştu. Meka’nın boğazındaki düğümün aynısı, onun boğazında da oluşmuştu. Derin bir nefes aldı ve boğazını temizledi.
“Bak, açıkçası, bunu anlamam mümkün değil. Anlayabilmeyi çok isterdim. Bir ailem olmasını onlar için endişelenmeyi... Kan bağım olan birinin, sadece bir kişinin hayatta olmasını. Ama ben kendimi bildim bileli hiçbiri yok. Söylediklerini algılayabilirim, anlamlandırabilirim… Hatta bunları hissetmeyi bile isteyebilirim. Ama anlayamam. Çok daha kötüsü ne biliyor musun? Ben hiçbir zaman hiçbir duyguya sahip olmadım. Ve bana senelerce hiçbir duyguya sahip olmamam gerektiği öğretildi.”
“Özür dilerim ben seni kırmak istememiştim. Niyetim sana kendini kötü hissettirmek değildi.”
“Kendimi kötü hissetmiyorum. Bu olanların veya duygudan yoksun oluşumun sorumlusu sen değilsin. “
“O yüzden ekip olmakta bu kadar zorlanıyorsun değil mi? Bağ kurmak senin için büyük bir mesele yani.”
“Emin ol, 10 kişiyi aynı anda çıplak elle öldürmek zorunda olmak, benim için bağ kurmaktan çok ama çok daha kolay. Bu küçük Sırrı kimseye söylemeyeceksin ama.”
“Farkında mısın bilmiyorum ama biraz önce benimle bağ kurdun. Beni dinledin ve anlamaya çalıştın. Hatta bir sır bile verdin.”
“İkimiz de bir şeyler öğreneceğiz gibi ha?”
Meka gülümsedi. Akrebin burnunu iki parmağının arasına sıkıştırarak canını yakmayacak türden bir makas aldı. Akrep’in gözleri şaşkınlıkla açılmıştı. Çevresinde kadın veya erkek ilk defa bir insan ona dokunmaya cesaret edebilmişti. Ve bundan çok daha garip olanı Akrep bundan tiksinmemiş veya buna kızmamıştı.
“Bir kere daha bana dokunursan seni öldürebilirim.”
“Ve senin elinden gelecekse ölüm benim için bir lütuf olabilir. Ayrıca bir kişi daha Hançer’i duygusal olarak yaralarsa yine aynı şeyi yapmayacağıma söz vermiyorum.”
“Ve ben de seni bir kere daha koruyacağıma söz vermiyorum.”
“Yani prenses sen biraz önce beni korudun öyle mi? Senin için bu kadar değerli olduğumu öğrenmenin yolunun bu olduğunu bilseydim herhangi birine çok daha önce vururdum.”
“Gerçekten seni bir gün öldüreceğim ve bunun tek sebebi tutamadığın o koca çenen olacak.”
Meka kıza flörtöz bir gülümseme ile bakarken, ellerini cebine soktu. Akrep adamın kendisine söylediklerinden rahatsız olmamıştı. Aksine tatlı bir biçimde utanmıştı. Hayatında ilk defa bir insanı kendisini utandırabildiğini görüyordu ve hayatında ilk defa utanma duygusu ile tanışmıştı. Akrep, herkesçe arsızlığı ile bilinirdi. Kalbi hızla çarparken içinden “bu çocuk benim ölümüm olacak” diye geçirdi. Yanakları alev alev yanarken kızardıklarını hissedebiliyordu. Panikle ayağa fırladı. Gözlerini kocaman açtı ve kollarını göğsünde birleştirdi.
“Hey! Eve gitmek için çözmemiz gereken bir adres bilmecesi var koca adam. Ve senin o eşsiz dehana ihtiyacımız var.”
“Neden sürünmeleri için bırakıp perişan olmalarını izlemiyoruz ki?”
“Çünkü bu lanet yerden bir an önce gidip bugünü unutmak ve kafamı yastıklara gömüp çığlık atmak istiyorum.”
“İsteklerin benim için bir emirdir kraliçem. O halde gidip şu bulmacayı çözelim.”
Akrep öfkeyle ellerini iki yanında yumruk yaptı. Çenesini sıktı. Burun delikleri genişlemişti. Mavi gözlerinden adeta lazer çıkıyormuş gibi bakışlarını doğrudan Meka’nın gözlerine dikti. Dişlerinin arasından:
“Seni gerçekten öldürmek istiyorum.”
“İnsan öldürmek istediği birini korumaz Akrep. Baksana, gerçekten bugün herkesin sinirleri çok bozuk gidelim ve şu lanet bulmacayı çözelim. Ne dersin?”
Kızın üzerine fazla gittiğini düşünen Meka, konuyu saptırma isteğiyle bulmacayı öne sürmüştü. Kızın bu numarayı yutmamasından şüphe ediyordu. Ancak Akrep gerçekten o kadar yorgundu, ne sebeple olursa olsun, bulmaca işine odaklanılmasına sevinerek altındaki nedeni araştırmamayı seçti. Alaycı bir yüz ifadesi takındı. Kaşlarını yukarı kaldırıp, elinin tersini dramatik derecede abartılı bir biçimde alnına yerleştirdi.
“Ah ne kadar da kibar bir beyefendi! Lanet bulmaca değil. Sikik bulmaca diyeceksin.”
Meka, kızın hareketini çocukça bulmuştu. Derin bir nefes alıp verdi ve güldü.
“Hoş geldin orijinal Akrep. Ben de sen ve arsızlığın 10 dakika kadar birbirinden nasıl uzak kaldınız merak ediyordum. Bir hanımefendinin karşısında küfür etmek istemedim ama görünüşe göre o hanımefendi benden daha beter.”
Akrep’in yüz ifadesi aniden ciddileşti.
“Kes sesini ve yürü Meka.”
Meka oturduğu yerden acelesiz ve zahmetsizce kalktı. Yüzüne yerleşen alaycı gülümsemeyi, kahkahalara boğulmamak için bir perde gibi kullandı. Kendini zor tutarak eli ile kıza reverans yaptı.
“Hanımlar önden.”
Akrep iç çekerek kafasını sağa sola salladı. Belindeki silahı basit bir alışkanlıkla elinin ucu ile dürttü ve önden yürümeye başladı.
Bukalemun tembelce elindeki kâğıdı masanın üzerine fırlattı.
“Çocuk gibi bulmaca çözerek evi bulmaya çalışıyoruz. Ucuz bir cast ile çekilmiş dandik bir İngiliz dedektif filminde falan mıyız?”
Hançer kahkahasına engel olamadı. Biraz önce ağlayan kendisi değilmiş gibi gülüyordu. Gülüşü, uzun zaman sonra ilk defa gözlerine ulaşmıştı.
“Amma abarttın Bukalemun. Takım çalışması istiyorlar işte.”
Önde Akrep, arkasında Meka çardağa girdiler. Hançer’in gülüşünün gözlerine ilk defa ulaştığını gören Meka, ablasına gülümseyerek baktı. Kollarını basitçe omzuna doladı ve başının üzerine bir öpücük kondurdu. Hançer kafasını kaldırıp içtenlikle gülümsedi.
Fırtına, bakışlarını yeniden Gölge’ye çevirdi.
“Kodların kraliçesi bu şifre hakkında ne düşünüyor?”
Gölge, gözlerini devirdi. Eskiden beridir aşırı ilgiden bunalan bir tip olmuştu. Fırtına’nın bu ani ilgisi de onu daha ikinci cümleden bunaltmaya başlamıştı.
“Ben kodların kraliçesi değilim. Görünür olmamayı seçtiğim için adım Gölge.”
“Ayrıntılarda mı boğulalım?”
Gölge, kaşları ile masanın ortasında duran kağıdı işaret etti.
“Ben seni boğmadan sen ayrıntılarda boğulsan iyi edersin.”
Akrep, fazlasıyla dramatik bir biçimde şaşırmış bir surat ifadesi takındı. En abartılı ve arsız tavrı ile :
“Ooooo Gölge hanım! Siz tehdit savurur muydunuz ya!”
“Akreep!”
“Aman tamam. Size de şaka yapılmıyor.”
Omuz silktikten sonra eli ile Meka’yı işaret etti.
“Dahi çocuğu getirdim. Şu metni biriniz bir daha okusa ya!”
Avcı, büyük bir tembellik ve isteksizlikle doğrulup masanın ortasındaki kağıdı aldı. Metni yeniden seslendirmeye başladı.
“Taşların sessizliğiyle büyüyen bir tepe var; her sabah doğuya baktığında sessiz bir selam verir.
Bir yoldan ayrılır, iki çınarın gölgesini geçersin — biri nöbet tutar, diğeri zamanı sayar.
Yolun taşları sıra sıra dizilidir, her biri bir bakışla sınar adımlarını.
Kapısında bayrak dalgalanmaz ama rüzgâr hep aynı yöne eser.”
Becca kafasını sağa sola yatırarak boynunu esnetti.
“Pekala” dedi ve ekledi “Bize lazım olan bir semt, mahalle, sokak ve belki bir kapı numarası veya tarif.”
Gölge onu başıyla onayladı.
“Elimizde olanlar bir tepe. Semt veya mahalle adında bir tepe kelimesi geçiyor olabilir mi?”
Fırtına başıyla onu onayladı.
“Sokakta da geçiyor olabilir.”
Bukalemun kaşlarını çattı.
“Size bir iyi bir de kötü haberim var. İyi haber, Ankara’da tepe kelimesi içeren hiçbir semt yok. Kötü haber, bir sürü mahalle ve sokak olması.”
Becca yüzünü ellerinin arasına aldı.
“Ağlamak istemem normal mi?”
Hançer tek kaşını havaya kaldırdı.
“Aslında değil. Peki tepede okeyiz ama bunların hangisinde taşlardan oluşan bir yapı var ki?”
Avcı alnını ovuşturdu.
“Hangisinde olmadığına baksak daha kolay buluruz.”
İmparator, aklında bir ampul yanmış gibi aniden gözlerini açtı.
“Peki soruyu biraz değiştirelim. Bu teş yapıların hangisi önemli bir mimari olabilir ki?”
Kırlangıç, umutsuzca başını salladı.
“Ankara da öyle çok tarihi bir yer yok. Yani Tunalı da bir bar olmayacağına göre, ya Anıtkabir’dir ya da meclis binası.”
Meka gülümsedi.
“Dahi olan sanırım ben değilim. Kırlangıç. Anıtkabir den bahsediyor olması daha muhtemel.”
Fırtına kaşlarını çattı.
“İyi de orası da Çankaya da. Üstelik mahallesinin adında tepe kelimesi de yok. Baştaki argümanımızdan saptık gibi biraz.”
“Aslında teorik olarak sapmadık. Anıtkabir, taşlardan oluşmuş bir yer ve ana girişi tam metinde söylendiği gibi kuzeydoğu ya bakıyor. Ziyaret güzergahı ise Güneybatı dan Kuzeydoğuya doğrudur. Bunun sebebi de aydınlığa yeniden doğuşa yönelim anlamını taşımasıdır. Tasarım bu şekilde. Ama illa tepe kelimesi diyorsanız, Çankaya, her zaman Çankaya değildi. Eski adı Rasattepe idi.”
Akrep, yarım ağızla gülümsedi.
“Dahi çocuğa katılıyorum. Anıtkabir’i imgeledikleri kesin. Giriş kapısında her zaman bir bayrak durur. Ayrıca sıra sıra dizili taş dediği şey de Aslanlı Yol’a gönderme olabilir. Sonuçta sıralı taş yapılar. Tek anlamsız gelen kısım, orası hep rüzgarlı, bayrağın dalgalanmama ihtimalinin olmaması.”
Fırtına, söylenenleri zihninde tartmaya başladı. Söylenenler onu ikna etmişti. Ancak o da rüzgar konusuna takılmıştı. Gölge, masanın üzerinde parmakları ile ritim tutarken aniden duraksadı. Herkes o ritmik sese o kadar alışmıştı ki, kız durunca herkes bakışlarını ona çevirdi.
“Pusulada sekiz tane yön var. Ve rüzgar sadece altısından doğru eser. Doğru muyum?”
Soru cümlesinde bakışlarını Fırtına’ya çevirmişti. Saha uzmanı olarak bu tarz bilgilere onun daha detaylı hakim olduğunu düşünüyordu. Fırtına kızı başıyla onayladı.
“Devam et.”
“O zaman aradığımız yer Anıtkabir’in ya doğusunda ya da batısında olmalı.”
İmparator gülümseyerek telefonunu çıkarttı.
“O zaman Kırlangıç, sen, ben ve Fırtına başta olmak üzere herkes buraları tarasa iyi olur.”
Hançer belirgin bir biçimde ofladı.
“İyi de neye göre tarayacağız! Allah aşkına ne aradığımız hakkında en ufak bir fikrimiz yok.”
Avcı gülümsedi.
“Çatallanan bir yol.”
Meka bakışlarını Hançer’e dikti.
“Hayır ablam olarak aptal da değilsin. Ancı haklı da bilgi eksik. Çatallı bir yol arıyoruz. Ve kapısında bayrak ve çınar ağaçları olan bir ev.”
Bukalemun söylenenleri beyninin süzgecinden geçirirken aniden kahkaha attı.
“Beyler bayanlar efor sarf etmeyin. Bahsettikleri yeri biliyorum.”
Hançer gözlerini devirdi.
“Nerden biliyorsun? Güvenli ev burası asla bir ajana ikinci kere aynı yeri tahsis etmezler.”
“İki buçuk yıl önce seni taksici kılığında kimin karşıladığını unutuyorsun Hançer.”
Akrep sabırsızlıkla bağırdı.
“İtişmeyi kesip şu aptal adresi verir misiniz artık!”
Bukalemun gülümsedi.
“Grup sürüşünün öncüsü İmparator ve süpürücüsü Meka, adresi not alın. Zafertepe Mahallesi, Şafak Yolu Sokak, No:57 — Gölgevilla, Çankaya / Ankara. Ve evi de girişindeki iki çınar ağacının ortasına gerilmiş Türk bayrağından tanıyacaksınız.”