Gölge - Sadece Bir Öğrenciyim

1509 Kelimeler
Saye, Ukrayna’nın alışamadığı biçimde sakin sokaklarında yürüyordu. Yıllar önce neşesi ile hatırladığı caddelerin hiç birinde havanın soğukluğuna meydan okuyan o sıcaklıktan eser kalmamıştı. Derin bir nefes verdi. Verdiği nefesin buharı havanın soğukluğunu görünür kılan şeylerden sadece bir tanesiydi. “Savaşın hiçbir zaman kazananı yoktur.” diye mırıldandı. Kaldırım üzerine yapılmış, kulübeye benzeyen dükkanlardan birini gözüne kesitirip yanaştı. Elini yavaşça çantasına atarken, kusursuz bir Rusça ile “Bir paket sigara alabilir miyim?” diye sordu. Kadın, her slavın taşıdığı o soğuklukla hangisini istediğini sorarken Saye sakince sigarasını tarif etti. “95 grivna” “Teşekkürler” Bu kadardı. Saye’nin yıllar önce bulunmamak için kaçtığı memleketine dair en büyük özlemi, insanların sıcak kanlı yapısı ve güler yüzüydü: Sigarasını aldıktan sonra iç geçirerek yürümeye devam etti. Hava kararmadan evine dönmek istiyordu. Savaş başladığından beridir, neredeyse son 3 yıldır caddeler pek de güvenli sayılmazdı. Saye, buradaki sivil halkın aksine, ölümden, düşen bombalardan ya da çalan sirenlerden pek korkmuyordu. Sadece dikkat çekmemek için onların tavırlarına uyum gösteriyordu. Her şey, kusursuz biçimde planladığı gibi ilerlemeliydi. Sıradan bir öğrenci gibi görünmeye devam edecekti. Yol üzerinde bulduğu ilk banka oturdu. Yarım eldivenleri, avuç içlerinin sıcaklığını korumasına yardımcı oluyordu. Ancak parmak uçları, avuç içlerine tezat bir soğukluk taşıyordu. Neredeyse uyuşmuş parmakları ile sigarasını zar zor yaktı. Gözlerini baktığı çakmaktan kaldırırken kendisine yaklaşıp dinlemediği başka bir bahane ile para isteyen dilenciye, cebinde hali hazırda duran bir 20 liği çıkartıp uzattı. İstediği tek şey biraz sessizlikti. Zihni o kadar hızlı çalışıyordu ki, beyni patlayacakmış gibi hissetmesine neden oluyordu. Son bir kaç gündür göğsünde taşıdığı anlamsız hzuursuzluk hissini unutmaya çalışıyordu. Ancak teşkilatta geçirdiği onca yıldan sonra en iyi bildiği şeylerden biri, iç güdülerine güvenmesi gerektiği olmuştu. Huzursuz bir iç çekiş daha.. “Saçmalama Saye. O günler geride kaldı. 3 senedir kusursuz biçimde saklanıyorsun. Öldüğünü düşünüyorlardır.” diye yeniden mırıldandı. Saye, önüne düşen bir tutam siyah saçı kulağının arkasına sıkıştırdı. Gözlerini diktiği kaldırım taşından kaldırıp yeniden etrafı izlemeye başladı. Son 3 yıl içinde yapmaktan en çok zevk aldığı şey, ajanlık becerilerinden yalnızca biri olan insanları izleme ve analiz etme yetisini kullanarak, insanların gündelik hayatlarında yaptıkları sıradan şeyleri tahmin etmek olmuştu. Ve şimdi, orada oturmuş, yine aynı şeyi yapıyordu. Biraz ilerde bir adam gergin bakışlarla kız arkadaşını süzüyordu. Kız fark etmemişti ama adamın eli, sürekli montunun iç cebine doğru gidiyordu. Ürkek tavırları az sonra kıza evlenme teklifi edeceğini gösteriyordu. Başka bir köşede iki erkek, muhtemelen yakın arkadaşlardı, önlerinden geçen kızlara bakıyorlardı. Hangisinin daha güzel olduğu hakkında hararetli bir biçimde tartışıyorlar, hangisi ile sevgili olunup olunmayacağı hakkında uzun uzun tahminler yapıyorlardı. Ancak oradan geçen kızların hiç birinin onlarla tek kelime dahi konuşmayacak türden kızlar olduğunun farkında bile değillerdi. Ancak Saye, izlerken bunu görebiliyordu. Kendi kendine kıkırdadı. “Şapşallar.” diye mırıldandı ve sigarasını söndürerek, en yakın çöp kutusuna izmaritini attı. Bulunduğu caddeden evine fazla bir şey kalmamıştı. Güneş, yerini yavaş yavaş aya teslim etmeye hazırlanırken, havanın iyice soğuduğu hissediliyordu. Saye’nin telefonu üst üste birkaç kez titredi. Saye, acelesizce kolunu kaldırıp, montunun kol manşetini geri itti. Akıllı saatine gelen bildirime baktı. Sınıf grubunda veletlerin yine tartışmaya başladığını görünce gözlerini devirdi. Cebinden telefonunu çıkarıp gruba hızlıca “Tartışmanıza özel mesaj kutunuzda devam edin.” yazdıktan sonra telefonunu geri cebine koydu. Kendisine verilen cevaplarla ya da ona yapılan atıflarla hiç ilgilenmiyordu. İlgilendiği tek şey, saklanmaktı. Evine neredeyse yanaştığında, Saye kendisini takip eden biri varmış gibi hissediyordu. Ancak arkasına dönüp baktığında gördüğü tek şey ya köpeğini gezdiren yaşlı bir kadın ya da çocuğunun kaprisleri ile baş etmeye çalışan genç bir anne olmuştu. Kafasını umutsuzca sağa sola salladı. “Saye Eraslan, akıl sağlığından şüphe ediyorum.” diye umutsuzca mırıldandı. Ancak çok geçmeden hızla boğazını kavramış olan bir kol ve bedenine neredeyse yaslanmış kadar yakın olan bir bedenin hissi, Saye’ye yanıltmadığını gösterdi. Saye kıpırdamak istedi, ancak gözlerinin önüne kadar kaldırılmış bıçağın metal parıltısını görünce bu isteğinden hemen vazgeçti. Boğazına dolanmış halde duran kolun shaibi kulağına aksansız bir Rusça ile fısıldadı. “Yardım için bağırmaya kalkışma. Uslu bir kız ol ve arabaya bin.” dedi bıçağın ucuyla hemen sağında duran arabayı işaret ederek. Saye, başına iş açmamak için konuşmadan söyleneni yaptı. Her nerede olursa olsun, eve dönecek bir yol bulacağını bildiği için, öngörülemez olandan kaçmak yerine düşmanının kim olduğunu ve kendisinden ne istediğini anlamak için sessizce arabaya bindi. Arabanın içine sinen sigara kokusu Saye’nin burnuna doldu. Çalan müzikler ise yalnızca baş ağrıtıcı kabul edilebilecek kadar kötüydü. Adamlar, kendi aralarında, sanki Saye orada değilmişçesine kızın ne kadar kırılgan ve minyon göründüğünden konuşuyorlardı. Yanında oturan adam, koltuğun cebinden bir plastik kelepçe çıkarıp kızın ellerini bağladı. Bu hareket, onu sadece güldürmüştü. 13 yaşında, sızdığı ilk devlet sisteminden sonra, yetiştirme yurdundan alındığı o günden beridir Saye, sayısız kez bağlı ellerini çözmüştü. Araba kullanmayı öğrenmeden önce dövüşmeyi, silah kullanmayı ve birçok yabancı dili öğrenmişti. Akranları henüz kümeler ve fonksiyonlarla uğraşırken, o karmaşık denklemleri kolaylıkla çözüyor, ileri matematik ve fizikle bir oyuncak gibi oynuyor ve dünyada üzerinde hiçbir yazılımcının hayal edemeyeceği kodları yazıyordu. Bileğindeki kelepçelere bakıp alaycı bir biçimde iç çekti. İstese, kolaylıkla arabadaki üç adamın üçünü de alt edip kolaylıkla eve dönebilirdi. Daha eve varmadan, devlet sistemine sızıp arabayı kendisine aylar önce satılmış gibi gösterebilirdi. Milyon dolarlara sahip olup kimsenin erişemeyeceği bir ada satın alıp orada da yaşayabilirdi. Ama Saye, görünmemeyi tercih ediyordu. Camdan dışarıyı izlerken Saye’nin zihnine anıları hücum etmeye başladı. Türkiye içinde “Gölge”, uluslar arası alanlarda “Shadow” adını kullandığı, dark webin zirvesinde yer aldığı zamanları hatırladı. Herkes Gölge hakkında bir sürü teori uydururdu. Gerçek adını, yaşını merak edenler, onu hiç görmeden yeteneklerine aşık olanlar, örnek alanlar... Bilmedikleri tek şey, adının, kod adının başka bir versiyonu olduğuydu. Saye de Shadow da gölge demekti. En iyi saklanma şeklinin göz önünde olmak olduğunu düşünüyordu. Yarım ağızla, belki de biraz özlem dolu bir gülümseme ile dışarı bakarken, arabanın aniden durması ile düşüncelerinden sıyrıldı. Onu alıkoydukları yerden yaklaşık yarım saat uzakta bir yere gelmişlerdi. Hava artık tamamen kararmıştı. Ön yolcu koltuğunda oturan adam sert bir ses tonuyla konuştu. “Burada bekleyin, haber vereceğim.” dedi. Diğer adamlar onu başıyla onayladı. Saye, hiçbir şey sormuyordu. Giden adam, henüz dönmemişti. Çok geçmeden duyulan siren sesi ve anons Saye’yi şaşırtmıştı. “Polis. Etrafınız sarıldı. Herkes arabadan insin.” Saye, kafasını yasladığı camdan yavaşça çekip etrafına bakındı. Gerçekten arabanın kaçabileceği hiçbir yer yoktu. Saye, arabadan inip polis memuruna doğru yanaşmak ve derdini anlatmak istedi. Bunun yerine ensesinde şiddetli bir acı hissetti. Ve bu acı yerini hızla bir karanlığa bıraktı. Saye, gözlerini açtığında kendisini sorgu odası olduğuna emin olduğu bir yerde buldu. Beyaz, hiç camı olmayan dört duvar, titrek soğuk bir ışık, fazlasıyla rahatsız bir sandalye ve sağ üst köşede bulunan kamera.. Saye, abartılı bir biçimde gözlerini devirdi. Bunca yıl, hiçbir olaya karışmamıştı. Ve şimdi, ne olduğunu bile bilmediği bir olayın tam artasında kurban olarak kalmıştı. Üstelik kendisine yapılan suçlama her ne ise eğer masumiyetini ispat edemezse, oturum izni iptal edilebilirdi ve bu Saye’nin Türkiye’ye geri dönmesi demekti. Her an yakalanabilirdi. Saye, huzursuz bir bekleyiş içerisinde iken, kapıdan bir polis memuru girdi. Elinde bir dosyayla karşısına yavaşça oturdu. Ukrayna polisinin taşıdığı anlamsız ve oldukça ukala olan o her zamanki hava ile dosyayı karıştırmaya başladı. Bıkkın bir nefes veren polis memuru şakaklarını ovuşturdu. Fazlasıyla zorlanarak kızın adını söyledi. “Saye Eraslan.” Saye, Rusça karşılık verdi. “Evet.” “Lafı fazla uzatmayacağım. Rus ajanı olduğuna dair bir bilgi aldık. Ve şimdi buradayız. Ne diyorsun?” Saye, oldukça alaycı ve yüksek sesli bir kahkaha attı. Neredeyse duvarlardan yankı yapacak kadar yüksek sesle hem de. “Dostum bu oldukça.. Oldukça aptal bir suçlama.” diye karşılık verdi. Ve ekledi “Ulusal Teknik Üniversitesinde 3.sınıf öğrencisiyim. 3 yıldır, tam 3 yıldır, Türk pasaportu ile yaşayan bir Rus olduğumu düşünüyorsunuz öyle mi? Tanrı aşkına bunun mantıklı olan tek bir yanı yok. Savaş çıkmadan birkaç ay önce kaydımı yaptırdım ve buradayım. Tek derdim okulumu bitirmek. Ve ne yani, 3 yıldır bunu fark etmeyen memurlarınız bunu bugün mü fark ediyor? Sizce de biraz saçma değil mi?” dedi. Saye her bir cümlesinde çok haklıydı. Bilmediği tek şey bir çift gözün camın arkasında onu izlediği idi. Polis memuru, gözlerini devirdi ve şakaklarını yeniden sıktı. “Tanrım! Küçük kız işimi hiç kolaylaştırmıyorsun.” dedi. Saye, gözlerini devirdi ve kollarını önünde bağladı. Adam kıza biraz daha baskı yapmakta ısrarcıydı. Bir kaç kez daha aynı soruları sordu. Neden ülkede olduğu savaştan korkup korkmadığı, günlük hayatında yaptığı şeyleri ispat edip edemeyeceği gibi. Ancak Saye, her defasında aynı şeyleri söylüyordu. Adam, yaklaşık 1 saat süren aynı sorular ve aynı cevaplar döngüsünün sonunda derin bir iç çekti. “Burada bekle.” dedi ve kapıdan dışarı çıktı. Saye, içerde tamamen yalnız kalmıştı. Parmaklarını masaya vurarak ritim tutuyordu. Tam ortasında kaldığı bu aptalca şeyin düzenini bozmamasını ve bir an önce oradan çıkmayı umuyordu. Adamın gelmediği her saniye, kızın açık kahve gözlerinde huzursuz titreşimler yaratmaya başladı. Saye, gözlerini devirip ruhsal acısını belli edecek biçimde inledi. Kafasının boşluğa düşmesine izin verdi. Saye, gözlerini kapattığında, kapının açılma sesini duydu. Gelenin polis memuru olacağını düşünerek bakma zahmetine bile girmedi. Ancak kendisini bekleyen şey çok başkaydı. “Teşkilattan kaçamazsın Gölge. Biz istersek seni buluruz.” diyen, Mürsel başkanın sesi odada yankılandı. Saye’nin gözleri yerinden fırlayacakmış gibi açıldı. Kafasını yavaşça kaldırıp başkanla göz göze gelen Saye, yolun sonuna geldiğini anlamıştı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE