Bölüm 1: İlk Çatışma
Yağmur şehrin üzerine ince ince değil, kırbaç gibi yağıyordu o gece. Parmak uçlarıma kadar üşüyordum ama elimdeki fotoğraf makinesini bırakmaya niyetim yoktu. Işıklarda yansıyan damlalar gözlerimi kısıyor, polis bariyerlerinin arkasında itişip kakışan gazetecilerin arasında sıkışıp kalıyordum. Onlar bariyerlerin ardında kalmayı kabullenmişti, ama ben değil. Bariyerlerin arkasından baktığımda, yerde beyaz örtüyle kapatılmış bir beden seçiliyordu. Sirenlerin kırmızı, mavi ışıkları yağmur damlalarının üzerinde dans ediyor, sahneyi daha da ürpertici gösteriyordu. Kalbim hızlı hızlı atıyordu; hem korkudan, hem meraktan. Haber kokusunu bu şekilde içime çektiğimde başka hiçbir şeyin önemi kalmıyordu. Çantamı omuzuma biraz daha sıkıştırıp kalabalığın arasından sıyrıldım. Kimse fark etmeden yan taraftan, park edilmiş polis arabalarının arasından geçtim. Yağmurda sırılsıklam olmuştum ama umrumda değildi. Bariyerin kenarında gevşek duran kısmı buldum, nefesimi tutup eğilerek içeri süzüldüm. İçimdeki ses bağırıyordu: “ Eda, başını belaya sokuyorsun!” Ama diğer ses çok daha güçlüydü: “Bu davayı sen yazacaksın. Manşet senin olacak.”
Adımlarımı sessiz tutmaya çalışarak cesedin yanına ilerledim. Polisler çevrede konuşuyordu, ama kimse bana dikkat etmiyordu. Kameramı çantamdan çıkardım. Lensin üzerine düşen damlaları sildim. Ve tık tık.. Fotoğrafları çekmeye başladım. Tam o anda, kalın ve sert bir ses kulaklarımın arkasında patladı.
-Siz kimsiniz
Donup kaldım. Yavaşça arkamı döndüğümde, karşımdaki adamın bakışları beni adeta delip geçiyordu. Siyah takım elbisesi yağmurla ıslanmıştı, kravatı gevşememişti bile. Elinde dosyalar, yüzünde sert bir ifade.. Ama en çok gözleri dikkatimi çekti. Soğuk, keskin ve sorgulayan bir çift yeşil göz.
-Gazateci olduğunuz her halinizden belli. Burası sizin oyun alanınız değil, dedi.
-Ben sadece işimi yapıyorum,dedim. Sesi daha da sertleşmesin diye gözlerimi kırpmadan.
-Bu bir cinayet mahalli. Ve siz şu an delil karartmaya giriyorsunuz, farkında mısınız?
Dudaklarımı büzdüm, ona meydan okur gibi baktım.
-Delil karartacak kadar beceriksiz değilim, merak etmeyin.
Adam gözlerini devirdi.
-Adınız?
Bir anlık tereddüt ettim. Yalanmı söylesem, yoksa doğru mu? Ama işte, ben Eda Yazıcı’yım. Hiçbir zaman geri adım atan biri olmadım.
-Eda Yazıcı. Gazeteci.
Onun yüzünde kısa süreli bir gerilim kasılması oldu. Kaşlarının arasındaki çizgi derinleşti.
-Ben Savcı Toprak Acar. Bundan sonra adımı bolca duyacaksınız ama işimize burnunuzu
sokarsanız bu sizin için hiç de iyi olmaz.
Savcı.. Kalbim bir an hızlandı. Demek ki karşımdaki adam bu davanın başındaki isimdi. Sert görünümü şimdi daha da anlam kazanmıştı.
-Tehdit mi ediyorsunuz beni? dedim, dudaklarımda alaycı bir güşümsemeyle.
-Hayır. Uyarıyorum. Aradaki farkı bilmenizi isterim.
Aramızdaki gerilim neredeyse yağmur kadar yoğunlaşmıştı. Birkaç saniye boyunca sadece bibirimize baktık. O an sanki etrafımızda kimse yoktu, sirenler bile sustu. Sadece o koyu yeşile bürünmüş gözleri vardı önümde. İçimde, bana kendimden nefret ettirecek bir his kıpırdamıştı: merak.
Bir polis yanımıza geldi.
-Savcım,fotoğraf çeken bu mu?
Toprak başıyla beni işaret etti.
-Evet. Çıkarın arkadaşı.
Polis kolumdan tuttu, ama ben direndim. Çekilirken yerdeki cesedin elini fark ettim. Beyaz örtünün altından hafifçe çıkmıştı. Ve parmaklarının arasında sıkışmış küçük birşey vardı: yarısı kırılmış, ince bir gümüş kolye ucu. Polisin çekiştirmesiyle o ayrıntıyı daha fazla inceleyemedim. Ama gözlerimle bördüğüm o küçük şey zihnime kazındı. Yağmurun altında dışarıya sürüklendim. Ayakkabılarım suyun içinde çamura batıyordu. Diğer gazeteciler hâlâ bariyerlerin arkasında çırpınıyordu, ama ben onları duymuyordum. Sadece bir his vardı içimde: Toprak Acar denen adamla çatışacağımı biliyordum. Ama aynı zamanda, beni o cesedin yanından uzaklaştırırken gözlerimin gördüğü küçük ipucu, bu davanın peşini bırakmamam gerektiğini söylüyordu. Kendime fısıldadım: “ Bu sadece bir başlangıç.”
Yağmurdan sırılsıklam olmuş halde eve döndüğümde parmak uçlarım hâlâ titriyordu. Montumu çıkardım, saçlarımdan su damlaları yere akarken aynada kendime baktım. Gözlerim hâlâ o savcının sert bakışlarını görüyordu. Toprak Acar. İsmini zihnime kazımıştım. Onun uyarılarını dinleyecek kadar akıllı değildim.
Telefonum masanın üzerinde titredi. Ekranda “Cem – Editör” yazıyordu. Gözlerimi devirdim ve açtım.
— Nerelerdesin Eda? diye kükredi. Polis bariyerinin arkasında bütün gazeteciler vardı, bir tek sen yoktun!
Derin bir nefes aldım.
— İşte bu yüzden bana güveniyorsun Cem. Onların göremediğini ben gördüm.
— Yine mi başını belaya soktun? dedi, sesindeki öfkeyi saklamadan.
— Belki. Ama emin ol, yarın manşetimiz hazır olacak.
Telefonu kapattığımda içimdeki heyecan yeniden yükseldi. Gözlerimi kapattım, o kolye ucunu düşündüm. Kimsenin fark etmediği küçücük bir detay..Bu davanın kilidi olabilirdi.
Biraz sonra kapı zili çaldı. Açtığımda Selin karşımdaydı; elinde kahve, yüzünde endişeyle.
— Eda, yine nereye bulaştın sen? Bütün sosyal medyada o cinayet konuşuluyor. Senin adın da geçiyor.
Gülümsemeye çalıştım.
— Sadece işimi yapıyorum.
— İşin seni mezara sokacak bu gidişle, dedi, kahvesini uzatırken.
Selin’in gözlerindeki kaygı, içimdeki merakı bastıramıyordu. Masama oturdum, not defterimi açtım. Yazmaya başladım: “Kurbanın elinde kırık bir kolye ucu. Yağmur altında bile parıldayan küçük bir sır..”
Kalemim sayfanın üzerinde gezinirken aklımda hâlâ Toprak’ın sesi vardı: “Bu davaya burnunuzu sokarsanız sizin için iyi olmaz.”
O an kendi kendime söz verdim:
“Eğer bu davada bir sır varsa, onu ilk ben açığa çıkaracağım. Ve Savcı Toprak Acar, buna engel olamayacak.”