Melek'ten
Aşk nedir? Diye sorsalar ne cevap veririm bilmiyorum. Artvin'de aşkın anlamını gerçekten bir kez daha görmüştüm. Yıllardır Mert'i seviyordum. Hatta bebekliğimden beri ama Doruk'un aşkı karşısında dilim tutuluyordu. Bir insan kalbinde böyle bir acıyı nasıl taşıyabilir ki? Böyle bir acı ile nasıl yaşayabilir ki? Ama o yaşıyordu. Hem de pes etmesine rağmen. Mert ölse ben yaşayabilir miydim? Kesinlikle hayır! Kesinlikle yaşayamazdım.
Artvin'den döneli 1 hafta olmuştu ve Doruk iki gün önce Ala Çatı ‘ya gitmişti. Bir kaç işi varmış önceden onları halledecekmiş. Bu arada Hande teyzemin kızı İpek'te geliyordu. Ama saatlerimiz uymadığı için bir gün öncesinden İzmir'e gidecekti. Doruk, onu orada karşılayacak ve kalacağımız otele götürecekti. Umarım iyi anlaşırlardı. Çünkü ikisi de Kara Denizli ve inatçıyı. İpek, Amerika doğumlu olsa da Rizeliydi. Tam bir Kara Denizkızı olarak yetiştirildi. Ciddi anlamda Kara deniz damarı vardı. En az Rüya kadar çok konuşuyor. Bu konuda üzerine kimseyi tanımıyordum. İpek kafaya koyduğu şeyi yapardı. Kerem amcam onun konservatuvar da okumasına izin vermiyordu. Ama İpek, İstanbul'da kalacağı 1 ay içerisinde, okul başvurularını yapıp, mülakatlara katılmak için uğraşacaktı. Kazanınca da
"Ben gelmiyorum" diyecekti. Tabi ki ortalık karışacak ve işin içine 3 devler girince ortalık yatışacaktı. 3 dev; Babam, Yiğit amcam ve Çağlar amcam oluyor. Onların bu güne kadar halledemediği bir iş olduğunu görmedim. Ama İpek çok tatlı bir kızdır. Bıcır bıcır olmasına rağmen, yeri gelir akılınızın alamayacağı kadar inatçı, huysuz hatta gıcık olabiliyordu. Doruk ile birbirlerini yemeyeceklerini ümit ediyordum.
.....................................................................
Şimdi ise tüm hazırlıklarımız tamamdı. 2 saat sonra, hava limanına gidecek ve İzmir'e uçacaktık. Bizi de orada Doruk karşılayacak ve kalacağımız otele gidip, yerleşecektik. Odamdan valizimi alıp çıktığımda, merdivenlerde babam ile karşılaştım. Babam,
"Meleğim ben alayım" deyip elimden valizimi aldığında babamın arkasından sitemle
"Baba ağır değildi ki " diye söyledim. Duydu mu? Hayır. Salona geçtiğimde, Mert çoktan gelmişti ve gülümseyerek ona baktığım da oda bana gülümsemiş ve aynı anda
"Merhaba " dediğimizde annem kahkahayı patlatmıştı. Bizde aynı şekilde gülerken, Annem
"Hadi kahvaltınızı yapın, geç kalmadan çıkalım" dediğinde masaya oturduk. Babam, oradaki işler için bize yapmamız ve dikkat etmemiz gereken şeyleri söylerken, gözleri beni buldu ve
"Özellikle sen Meleğim, kesinlikle kendini yormamaya dikkat ediyorsun" dediğinde tereddüt ile
"Neden ?" diye sordum. Neden her defasında yorulmamam gerektiğini tekrar edip duruyordu. Bir şey olduğu kesindi ve suratındaki ifade ters bir şey olduğunu kanıtlıyordu. Bunun için, biraz sert çıkan sesim ile
"Baba neyim var benim?" diye sordum. Bir şey vardı evet ve bana söylemiyorlardı. Sürekli ilaçlarım için hatırlatmalar yapılması ve aynı şekilde yorulmama için sürekli uyarılması beni deli ediyordu. Babam gözlerime bakarken kitlenmişti. Bunu fark edince tekrar sordum sitem ile
"Bana neye dikkat etmem gerektiğini söylemek yerine, neyim olduğunu söyleyin! Bende ona göre dikkat edeyim" dediğimde babam bir an duraksamıştı. Gözlerim anneme gittiğinde oda tereddüt ile bana bakıyordu. Bu bakışmamızı bozan, Mert'in sesi oldu.
"Yok, güzelim bir şey. Doktor stresten, yorgunluktan bayıldığını söylemişti ondan" dediğinde babam, sesi titrek bir tonda
"E-evet Meleğim onun için" dediğinde tereddüt ile ikisine baktım. Hayır, başka bir şey vardı. Normal değildi bu endişeleri, bu durum normal değildi ve bunun yeri olmadığını düşündüm. Bu söylediklerine inanmış gibi yaparak, yemeğimi yedim.
Uçuş için hava limanına gittiğimizde babam bizi kapıda bırakmıştı ve gerçekten morali çok bozuktu. Bunu bizi gönderdiğine yormaya çalışsam da, başka bir şeylerin olduğu belliydi. Bilet işlerini halledip, valizlerimizi teslim ettik ve uçağa yöneldik. Bilet kontrolden geçerek, koltuklarımıza yerleştiğimizde kalkış için hostesin talimatlarını dinledik. Kaptan pilot açıklamayı yaptı ve havalandık. Çok bir şey yapmasam da yorulmuştum ve başımı Mert'in omzuna dayadığım da Mert saçımın üstünden öpüp,
"Yoruldun mu güzelim?" diye en mükemmel ses tonunda sordu. Ben ise mırıldanır bir ses tonunda,
"Evet, galiba uykum geldi" karşılığını verince Mert, beni omzundan yavaşça uzaklaştırdı. Hemen ortanızda duran koltuk kolunu kaldırdı, kendi koltuğunu yatırdı ve beni göğsüne yerleştirdiğinde gülümsedim. Mert,
"Yatağın kadar rahat değildir ama idare et artık" dediğinde fısıldayarak,
"Burası benim için en huzurlu uykudan bile rahat" karşılığını verince içimdeki kelebeklerin fazladan mesai yaptığını hissettim. O anda gözlerimiz buluştu. Tam dudağıma küçük bir öpücük bırakacaktı ki arka koltuktan araya giren Savaş,
"Romantizminizi bozmak istemezdim ama ayaklarım sığmıyor." Diye mızmızlandığında Mert, dişlerinin arasından
"Yani?" diye sordu. Savaş,
"Abi koltuğu sonuna kadar yatırdın. Arkada sıkıştım kaldır biraz" dediğinde Mert, bu sefer
"Savaş Koltuğu kaldırırım ama seni indiririm " karşılığını tehlikeli bir ses tonunda sarf ettiğinde Savaş, korkak bir ses tonunda
"Tamam, sıkıntı yok. Hatta daha yatıra biliyorsan yatır abi" dediğinde gülümseyerek başımı Mert'in göğsüne bastırdım ve Mert,
"Birinden kurtuluyoruz, biri başlıyor. Ne bitmez çilem var benim" diye sızlanınca kıkırdamam daha da arttı. Mert,
"Bunlar evlenince bizim evde kalırlar sanırım" diye sorduğunda ise gözlerim kocaman oldu. ' evlenince mi dedi o? ' diye söylenen içimdeki cadaloza, kafamı salladım ve Mert'e bakmaya devam ettim. Mert,
"Ne? Evlenmeyecek miyiz?" Diye sordu. Sesi sinirli çıkmıştı ve bende gerilmiştim. Onun için sitemle,
"Bir teklif ette düşünürüz" dedim. Sonrasında ise hızla kafamı göğsüne yerleştirdim. Aslında göğsüne kafa attım desek yeridir. Bir insan hem bu kadar yakışıklı, esprili ve aşk dolu olup da aynı zamanda o derece öküz olabiliyordu anlamıyordum.
........................................
50 dakikalık bir uçuşun ardından İzmir hava limanına inişe geçtiğimizde halen daha Mert'in göğsünde yatıyordum. Yapılan anonstan sonra koltukları kaldırmış olsak da o rahat pozisyondan vaz geçmemiştim. Hala göğsünde uyuyordum. Sadece birkaç saniye sonra tekerleklerin gümbürtüsüne çoktan uyanmıştım. Kafamı kaldırarak, Mert'e baktığımda oda gülümseyerek bana bakıyordu. Bende ona gülümseyerek,
"Geldik " diyerek mırıldandım. Mert' te Aynı gülümseme ile
"Geldik, güzelim" dedi. Uçak alana yanaştığında, kapılar açıldı ve ayağa kalkıp, uçaktan çıktı. Valizlerimizi alıp, tamamen hava limanının çıkışına doğru gittik. Çıkıştan çıktığımız an gözlerim Doruk ve İpek’i aradı. Bizi bekleyen Doruk ile göz göze gelmem ile gülümsemem bir oldu. Sonra ise fark ettiğim şey ile gülümsedim. Tamda beklediğim gibi sıkıntılı bakışlar saçıyordu. Etrafa bakındığımda İpek'i bekleme koltuklarından birinde aynı Doruk gibi sıkıntılı oturduğunu gördüm ve hala ikisinin de tek parça olduğuna sevinerek, neşeli bir ses tonunda
"Merhaba Dev!" diye bağırdım. Doruk gözlerinden alev saçarak, işaret parmağını tehdit eder şekilde bana uzattı ve
"Merhaba mı? Ne merhabası! Sana çok kızgınım Cadı" diye hırladığında duraksadım ve gözlerim kocaman olarak ona baktım. Doruk, ilerideki koltuklarda oturan İpek’i göstererek,
"Cadı bu nasıl bir cezadır. Ya da bunun gibi bir cezayı hak edecek ne yaptım? " diye sorduğunda İpek,
"aaa oduna bak! Şu iki günü zehir eden sensin. Bir de şikâyet ediyorsun" dediğinde Doruk,
"Allah'ını seversen bir sus be fındık !" dediğinde ise İpek,
"Bak yine fındık dedi ya" diyerek atarlandığın da gözlerim bir ona, bir Doruk'a kayıyordu. Doruk,
"Sen nasıl bir belasın?" diye sordu ve Mert eğlenceli bir ses tonunda
"Püsküllü " diyerek karşılık verdiği esnada İpek,
"Ne yaptım ben ya?" diye sitemle sordu. Doruk, onun bu sorusuna hayret ile kaşlarını kaldırdı ve yine hayret ile çıkan ses tonunda
"Ne mi yaptın? Ne yapmadın Fındık? Ne yapmadın?" diye sordu ve İpek,
"Adamı dövmeseydin sende " diye çemkirdi. Mert bu cevaba anında
"Ne adamı ya?" diye sorusu ile karşılık verdi ve Doruk sitemle,
"Abi akşamı bir dert, gündüzü ayrı bir dert. Ne sen sor, ne ben söyleyeyim ama kurtarın beni bu kızdan" diye yalvardığında ise İpek hızla,
"Sanki ben yanımda dur diyorum. Yanımda dur da bana bakanları da döv diyorum. Babam ile bir anlaşman mı var senin?" diye soru yönelttiğinde Doruk, sıkıntılı bir nefes verdi. Artık dayanamadığı her halinden belli oluyordu. Çok geçmeden isyan bayrağını çekebilirdi.
"Ya fındık, senin susturma düğmen nerede?" diye sordu ve bana dönerek
"Cadı, bende Kara Deniz’in kızlarını çok konuşur derdim. Bu fındık, bizim kızlara taş çıkarır " dediğinde kahkaha attım. Sonra kahkaham arasından Doruk’a,
"İpek, Rizeli Doruk" karşılığını verince Doruk, duraksadı. Şaşkın gözleri ile İpek'e baktığında İpek,
"Haçan karadenuz kiziyum ben, uşak" dediğinde Mert, Doruk'a
"Abi he de geç, bir süre sonra sıkılıyor " diye taktik verdi ve Doruk,
"Onu da denedim olmuyor. Ya bu kız hiç susmuyor. Birde barlardan topluyorum. Abi bunu kime söylüyorsanız söyleyin durum fena" dediğinde İpek,
"İspiyonlamasan olamaz değil mi? otelin barındaydım ben" dediğinde Doruk,
"18 yaş üstü için orası" dedi alay eden ses tonunda. Ben yine kahkaha attım ve Doruk bana baktığında,
"20 yaşında " dedim. Doruk bu sefer İpek'e daha alaycı bir tavırla
"Neren 20 senin, bildiğin 15-16 yaşında bir paçi gibi duruyorsun " dediğinde İpek, birazdan onu gözleri ile parçalayacakmış gibi bakıyordu. Doruk İpek'e bakarken, İpek hızla ellerini beline yerleştirdi. Tam konuşacağı esnada Doruk, eli ile İpek’in ağzını kapadı ve bu harekete İpek gözlerini kocaman açarak karşılık verdi. Karnıma gülmekten ağrılar giriyordu. Çok fazla tatlıydılar. Doruk,
"Gözünü seveyim sus, istersen 25 ol umurumda değil, yeter ki sus" diyerek yalvardığında, kahkahalarım durdurulamaz seviyeye çıkmıştı. Tam da tahmin ettiğimiz gibi birbirlerini yiyorlardı.
............................
Otele geldiğimizde İpek kendisi için tutuğu odaya geçti. Doruk'ta ilk geldiği için ayrı bir odadaydı. Savaş ve Mert'te ayrı odalarda kalırken, Rüya ile ben aynı odada kalmayı tercih etmiştik. Hızla odalara çıkıp, üzerimizi değiştirip, projemiz olan butik otelin oraya gittik. Adam bizi sıcacık gülümseme ile karşıladığında sahibi gibi sıcak bir proje ortaya çıkardığımız için bir kez daha sevindim. Butik otelin içine girdiğimde her yerin bembeyaz olasının çok güzel bir fikir olduğunu ve diğer eşyaların fuşya rengi olması fikrini sunduğu için Doruk'a minnettardım. Ben daha çok kahve üzerinde duruyordum. Doruk,
"Sıkı çalışmamız gerekecek cadı, Çok iş var." dediğinde olumlu anlamda başımı salladım ve Mert,
"Hukuk departmanı olarak işlem tamam. Siz ne durumdasınız?" diye sorduğunda Doruk ve ben adamla konuşmaya başladık.
Yaklaşık 3 saat neler yapılacağını, nelere ihtiyaç duyulacağını, işçi, malzeme her konu konuşuldu ve el sıkışıp otellere geri dönmek için arabalara bindik. Yorgunluk tüm bedenimizden akmasına rağmen, otele geldiğimizde hepimiz hazırlanıp, yemeğe indik. Aslında bizim otelimiz küçük bir butik oteldi ama çok güzel şirin bir bahçesi vardı. Yemeğimizi İpek ve Doruk'un atışmalarına kahkahalar atarak geçirdikten sonra, hazır gelmişiz eğlenelim dedik ve Ala Çatı sokaklarında gönlümüzce gezmeye başladık. Çeşme buraya yakındı ve arabalar ile çeşmeye geldiğimizde saat, gecenin 00:00 olmuştu. Plajda doğru yürümüş ve kumların üzerine oturmuştuk. Eğlenceli bir muhabbet ediyorduk. Bu eğlencenin arasında Savaş, İpek'e
"İpek, uzun zaman oldu sesini duymayalı" dedi ve Rüya hemen
"Evet ya hadi bir şarkı söyle " diye ısrar edince Doruk, kahkaha atarak
"Fındık, şimdi bir gavur şarkısı söyleme bu sefer harbi boğarım seni şu denizde" diye alaycı bir ses tonunda konuştuğunda İpek, gözlerini Doruk'a dikti ve
"Ben, Türkçe müzik dinler söylerim. Amerika'da yaşıyoruz evet ama nedenlerimiz olduğu için Amerikalı değilim" karşılığını verince Doruk suratını buruşturdu ve
"Tamam, tamam ama çok cırlama yani kulaklarım bana laz..." daha sözünü bitirmeden İpek şarkıya başlamış ve Doruk’un cümlesini bitirmesine izin vermemişti.
Şarkı Nesrin Topuz - Yaylanın çimenine şarkısıydı. Tam Karadeniz şarkısıydı. Doruk, başını çevirdiği taraftan döndürmeden duraksadı ve yutkunduğunda bir kaç saniye öylece kaldı. Mert ellerini belime dolayıp, beni göğsüne çekerken gözlerim Doruk'taydı. Doruk, yavaşça başını İpek'e doğru çevirdi ve gözleri kilitledi. İpek, gözlerini bir an bile Doruk'tan ayırmıyordu. Doruk’unda ondan farkı yoktu. Ben bu görüntüye odaklanmışken, Mert fısıltılı çıkan sesi ile
"İpek'in, Konservatuvar için başvurusu kesin kabul edilecek ve 3 büyükler, devreye girecek sanırım" dedi ve gülümseyerek
"Sanırım, Doruk'un da kalbini vereceği kişi belli oldu. Gör bak İpek, Doruk'a iyi gelecek" dedi. Bu lafına içimden içtenlik ile İnşallah derken, Mert'in boynuma bıraktığı öpücük ile kalbimin atışı resmen değişti. Gözlerimi kapatarak, onun göğsüne daha da sokuldum. Mert'te kollarını bana daha sıkı sararak beni göğsünde sabitledi. Yıllardır bu hissi bekleyip de bunu yaşamak cidden tarif edilemezdi. Şarkının son kelimelerinden oluşan
"Yar senden başkasini gölüme koyamadum" cümlesi de söylediğinde, gözlerim Doruk'a kaydı. Gözlerinin dolmak üzere olduğunu fark ettim. İpek ile gözleri hala ayrılmamıştı. İpek, tam bir şey söyleyecekti ki Doruk, eli ile ona susmasını işaret etti ve hızla kalkıp, bizden uzaklaştığında İpek, şaşkın gözleri ile bize bakmaya başlamıştı. Ne olduğu konusunda bir fikri yoktu ki o gözler hemen anlatmamız gerektiğini belli ediyordu. Onun o meraklı gözlerine Doruk'un yaşadığı acıyı kısaca anlattığımızda, öyle bir şarkı seçtiği için kendini suçlu hissetti ve
"Ben, bir yanına gideyim. Üzmek istememiştim" diyerek kalkmaya kalktığında ben,
"Şey aslında şimd..." daha lafımı bitiremeden Mert,
"Git ama canını sıkma. Boğmaya kalkarsa yetişememe durumumuz var" dediğinde şaşkınlıkla Mert'e baktım. Mert, sinsice gülümsedi ve bir şey açıklamasına gerek kalmamıştı. Mert’te sezmişti aralarındaki çekimi ve onları birbirine takıyordu. İpek gözden kaybolduğunda Savaş, Rüya, Mert ile eğlenceli konuşmalara devam ettik. Yaklaşık yarım saatlik zamanın ardından duyulan çığlık sesi ile Savaş ve Mert bir birine baktı. İkisi de anında yerinden fırlayarak, sesin geldiği yöne doğru koştular. Rüya ve ben de peşlerinden gittik. 2 Saniyelik bir koşuşun ardından, karşılaştığımız görüntü ile önce donup kaldık. Sonrasında ise kahkahalara boğulduk. Doruk, İpek'i denizin içine götürmüş ve harbi boğmaya çalışıyordu. Mert kahkahalarının arasından
"Ya ben sana canını sıkma demedim mi?" diye sorduğunda İpek, zar zor aldığı nefesin arasından
"Mert abi bir şey demedim. Valla deli deli" dediğinde Doruk,
"Yok, abi ben boğuyorum. Razıyım ömür boyu hapis yatayım. Bu ne ya resmen dünyaya eziyet için gelmiş bu fındık" dediğinde hepimiz kahkahalara boğulduk. Mükemmel bir ikili olacakları kesindi. İki Karadenizli, iki inatçı mükemmelinde ötesinde olacaklardı…
Kumsaldaki bol kahkahalı anların ardından otele geldiğimizde saat 03.00 olmuştu. Gerçekten uyku gözlerimden akıyordu. Bedenim yorgunluğa artık dayanamıyordu. Beni odamın kapısına kadar getiren Mert’in yanağından öpüp,
"İyi geceler" dedikten sonra odama geçtim. Rüya otelin verandasında Savaş ile oturuyordu ve uyumaya hiç niyetleri yokmuş gibi görünüyorlardı. Bende bu anlarını bozmadan odama girdim. İyi bir duş almadan yatamazdım ve üzerimi çıkarıp duşa girdim. Ilık suyun bedenimden akmasına ve beni rahatlatmasına izin verdim. Yaklaşık 15 dakikalık bir duşun ardından, duştan çıktım ve bedenime bir havlu sardım. Başımı da havlu ile sardığımda, Odanın kapısının açıldığını duydum. Gelenin Rüya olduğunu bildiğim için banyodan,
"Rüya banyodayım. İşim bitti çıkıyorum şimdi." Diye seslendim ama herhangi bir ses gelmedi. Duşun kapağını çekip, kapıyı açtım ve odaya adımımı atmamla koca bir Siktir çektim. Mert, gözleri kararmış ve bana lezzetli bir yiyecekmişim gibi bakıyordu. Ben mi? Şu anda üzerimde minicik bir havluda başka hiçbir şey olmadan Mert'in karşısında duruyordum. Kalbimin kanatlandığını hissettim, içim bir anda duygu patlaması ile dolarken, nefesim ciğerlerime yetmiyordu. Mert ben bu hisler ile boğuşurken Mert, seksi bakışı eşliğinde bana doğru adım atmaya başladı. Neden olduğunu anlamadan bende geriye doğru adım atmaya başladım. Bir kaç adım sonrasında sırtım duvar ile buluştu ve Mert ile burun buruna geldik. Mert gözlerini kapatarak, burnunu burnuma sürtüyordu. Bu temas ile gözlerim kararırken, nefesim daha da sıklaştı. Ben, titrek çıkan sesim ile
"Me-Mert " dediğimde Mert'tin dudakları tarafından susturuldum. Öpüşü nazikti ve sonrasında hızla tutkulu bir öpüşmeye döndüğünde karşılık vermemeye çabalasam da olmuyordu. Bedenim onu istiyordu ama aklım hayır diye isyan ediyordu. Mert'in elleri, belimi kavradığında beni kendine daha çok bastırdı ve ne olabileceği, nereye gideceğimiz, ne yaşayacağımız aklımdan çıktı. Beynim kendini kilitlerken, kalbim dörtnala koşuyordu. Tüm bedenim arzu ile yanarken Mert, dudaklarımın üzerine fısıldadı,
"Seni istiyorum Güzelim" diye bunun ne demek olduğunu biliyordum. Çünkü şu anda tüm bedenimin istediği tek şey buydu. Bunun için bende fısıldadım dudaklarına
"Bende " diyerek kendimi o tutkulu dudaklara bıraktım.