KESİN HASTAYIM

4958 Kelimeler
Melek'ten  Tam 1 haftadır Mert ile adam akıllı konuşamıyorduk, ya işim var diyordu ya da yorgunum uyuyacağım. Hele dün sabah aradığımda, dışarıda olmasına rağmen evdeyim ve  "Gün ışığım dersler ve iş BENİ fena yordu. Bir uyusam sonra seni arasam " demişti ve bu saat olmuş aramamıştı. Berbat hissediyordum, oldukça berbat. Amerika'ya gittiğinden beridir önemsenmiyor, umursanmıyor gibi davranıyordu. Karar vermiş, o arayana kadar aramayacak, ne yapıp yapmadığını merak etmeyecektim. Zaten Mep günlüğümü de kaybetmiştim ve nerede kaybettiğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Tek duam ise evde düşürmüş ve babamın onu bulmamış olmasıydı. Bu kesinlikle ölüm sebebimizdi.   Bu gün dersim yoktu ve şirkete gitmem gerekiyordu. Doruk'ta erken gelecekti ve projemiz için son sunumu babama yapacaktık. Bu seferde beğendiremez onay alamazsak, Doruk ile karar verdik. Kendimizi proje taslakları ile birlikte 18. kattan aşağıya atmak ile babamı tehdit edecektik. Doruk için bir şey diyemem ama belki ben olduğum için kabul ederdi. Bir proje taslağı bin kere sunuma hazırlanır, bininde de olmamış cevabını alır mı? Sunum yaptığınız kişi Bora Yılmaz ise alırdınız. Hatta bonus olarak da bir çift azar hediye ederdi. Merak ediyorum da annem ile yıllarca nasıl çalışmışlar. Daha doğrusu annem, iş yerinde babama onca sene nasıl katlanmış. Babam, melek gibi bir insandır. Mükemmel bir eş, harika bir baba ama iş yerinde kimsenin birlikte çalışmayı isteyemeyeceği bir patrondu. Giyinirken kendi kendime söylenmelerime annem kahkaha atarak,  "Meleğim ne oldu? Ne bu sinir?" diye sorarak odama girdi.  "Anne, babam ile kaç yıl birlikte çalıştınız?" diye sordum. Annem gülümseyerek, "22 yıl bebeğim, neden sordun?" diye sorduğunda  "Peki, bunca zaman nasıl katlanabildin?" diye sorduğumda, Annem bana bir an baktı ve sonrasında çatlayacakmış gibi gülmeye başladı. Kendini durdurmaya çabalayarak, bu kahkahaları arasından "Kim kime katlandı acaba?" diye sordu. Şaşırma sırası bendeydi ve bu şaşkınlık arasında,  "Anlamadım? Babam mı sana katlanıyordu?" diye sordum ve annem gülümseyerek  "Baban çok başarılı bir iş adamı olabilir ama bende çok başarılı bir asistandım. Benim başarım olamasa o birçok şeyi unutur, yanış gönderir, önemsemezdi" diye açıkladığında pür dikkat onu dinliyordum. Annem  "Bak Meleğim, baban bahsetti bir projenin sunumu için boğuşuyor ve bir türlü faaliyete geçmek için onay vermesini sağlayamıyor muşsunuz" dediğinde hızla kafamı evet anlamında salladım. Ve hızla mırıldanarak, "Evet, her şeyi yaptık ama olmadı. Doruk ile bu seferde kabul ettiremezsek 18. kattan atlamak ile tehdit etmeyi düşünüyoruz" dediğimde işte annem buna katıla katıla güldü. Bir süre kendini durdurmak için çabaladı ve kendini toparladığında  "O zamanda kabul etmez, hatta Doruk'u oradan aşağıya atar ama sana kıyamaz " dediğinde çaresizce  "Anne, ne yapacağız? Faaliyet için çok geç kaldık ama babamın onay vereceği yok. Yardım et " diye yalvardığımda annem,  "Hazırladığınız sunumdan emin olun ve karar verdiğiniz projeyi onun lafları ile değiştirmeyin. Baban siz emin olamadığınız ve kendinizi yetersiz görüp onun değişiklikleri üzerinde projenizi şekillendirdiğiniz sürece onay vermez" dediğinde  "Ne yapmamız lazım yani?" diye sordum. Annem daha açıklayıcı bir şekilde  "Şimdi diyelim ki projenin camları güneye bakıyor, bunu neden yaptığınız belli güneşten yararlanmak ve sıcak bir proje olmasını sağlamak için değil mi?" diye sorduğunda evet anlamında kafamı saldım. Annem,  "İşte baban ‘camları buradan değil, şuradan açmanız daha mantıklı değil mi?’ Diye giriş yaptığında ‘ şey olabilir öyle de yaparız’ demek yerine, ‘hayır burası güneye bakıyor. Daha çok güneş alır. Bunu düşündük ve böyle olması uygun’ olduğunu söyle babana ve projenden emin olduğunu, bunu değiştirmesine izin vermeyeceğinizi ispatlarsan onaylar karışmaz" dediğinde hızla annemin boynuna sarıldım. Nasıl tanıyordu babamı. Bir eş olarak tanıyordu, bir baba olarak tanıyordu ve bir patron olarak tanıyordu. Resmen babamın zihni ile düşünebiliyor, ne yapabileceğini, ne hissedeceğini tahmin ediyordu. Annem gerçekten mükemmel bir kadındı ve iyi ki de benim annemdi... Annemden aldığım taktikler ile hızla şirketin yolunu tuttum. Babam ile saat 14.00 ' da toplantım vardı. Geç kalırsan canıma okurdu. Doruk bensiz girer sunup yaparsa da bu sefer Doruk benim canıma okurdu. Üstelik babam ciddi bir sesle "Saniye geç kalırsan iptal ederim ve bir sonraki boş günümü beklersin" demişti. Tamam, acık acık tehdit etmişti. Onun için acele etmem gerekiyordu. Çantamda olan telefonumu Doruk'u aramak için çıkardığımda, ekranda halen daha Mert'ten bir arama veya mesaj yoktu. Sanırım kış uykusuna yattı ayı diye düşündüm. Ayılar bu tarihlerde kış uykuna yatıyordu değil mi? Diye de kendime sormaktan kendimi alamadım. Bu halime gülümseyerek, Doruk'un numarasını tuşladım. 2. çalışında  "Cadı?" diyerek telefonu açtığında sırıtarak, "Dev geliyorsun değil mi? Sakın geç kalayım deme oyarım" dediğimde kahkaha atarak,  "Şirketin karşısındayım ama sonuç belli nasıl olsa, acaba hiç uğraşmadan kendimi bir arabanın altına atsam mı? Diye düşünüyorum. Çünkü nasıl olsa baban, projeyi onaylamayacak" dediğinde bende kahkaha atarak  "Sanırım bu sefer onaylatacağız" karşılığını verdim. Doruk alaycı bir ses tonunda,  "Ne o artık kızına torpil yapabileceğini mi hatırladı?" diye sordu. Hızla  "Hayır!" dedim. Bu karşılıkla Doruk ümitsizce çıkardığı ses tonu ile  "Tamam, Ferrari geçiyor atlıyorum önüne" dediğinde  "Ya saçmalamasan artık! Taktiklerim sağlam, bekle geliyorum" dediğimde ise "Taktikler yine Çağlar amcadan alındı ise Vallahi proje taslakları ile birlikte 18. kattan kendi atar bizi yani belki de sadece beni, geçen sefer canımıza okudu biliyorsun" dediğinde sırıtarak,  "Taktik annemden " dedim ve Doruk'un bir kaç saniye telefonda dilini yutmasına, sesimi çıkarmayarak konuşmasını bekledim. Sonrasında  "Azra hanım mı verdi taktiği ?" diye sordu. Hayretle çıkan sesi kesinlikle şaşırdığını belli ediyordu. Onu kıvrandırmadan "Evet" dediğimde Doruk,  "Her nerede isen uç cadı. O zaman kesin kabul eder" dediğinde kahkaha atarak  "Yarım saate oradayım " dedim ve telefonu kapadığımda dikiz aynasından bana bakan Zafer abiye "Babam ile başımız dertte, annemden taktik aldık Zafer abi, umarım bu sefer geçeceğiz bu zor sınavdan " dediğimde Zafer abi,  "Taktik annenizdense kesin geçersiniz " karşılığını verdi ve gülümsedi. Ben  "Nasıl bu kadar eminsin Zafer abi?" diye sorduğumda Zafer abi  "Bu güne kadar annenizin, babanız üzerinde başaramadığı hiçbir şey olmadı Melek hanım " karşılığını tereddüt etmeden verip, üzerine birde sırıtınca Zafer abinin çok uzun zamandır annem ile babamın yanında çalıştığını ve onları gerçekten, çok iyi tanıdığını bir kez daha anlamıştım. Yaklaşık 45 dakikalık Şirketin kapısından girmem ile Doruk'un yanımda bitmesi bir oldu ve  "Evet, cadı. Annenin taktiği ne? Hemen başla " diye telaşla sorduğunda gülümseyerek  "Şimdi bu projeyi son haline getirdik ya " dedim ve Doruk " Tabi baban değiştirmez ise evet, son hali" dediğinde bende gülümseyerek "İşte annemin taktiği, babam ne derse desin projemizi değiştirmiyor, sahip çıkıyoruz. Biz eminiz diyor, fikirlerini dinliyor ama kabul etmiyoruz. Anladın mı?" diye sorduğumda anlamamıştı. Çünkü o kahveler şapşal gibi bakıyordu ve açıklayıcı bir şekilde  "Babam, onun her karşı görüşünü kabul edip projenin o kısmını değiştirdiğimiz için onaylamıyor. Projemizden emin olmamızı istiyor" dediğimde ise gözlerinde şimşek çaktı. O an  "Meleğim?" diye bana seslenen babamın sesi duyuldu ve hızla ona dönüp, "Geç kalmadım baba. 1 saatimiz var daha" diye sızlandım. Babam gülümseyerek "Geç kalmadın Meleğim ama erken gelmen iyi oldu" dediğinde şaşırarak ona baktım ve babam devam etti "Şirkete yeni bir stajyer avukat alındı. Sizin projenizde hukuki işlemleri halledecek, onun için tanışman gerekiyor " dediğinde şaşırarak  "Tamam, tanışayım" diyerek babam ile birlikte toplantı odasına doğru yürümeye başladım. Yani ne gerek vardı tanışmaya. Sonuçta sadece hukuki işlemleri yürütecek biri işte. Bu düşüncelerin içinde toplantı odasından içeriye adım attım.  Karşılaştığım kişi ile yere çivilendim ve gözlerim yuvalarından çıkacak sandım. O an nefesim daraldı ve dudaklarım istemsiz ismini haykırdı. "Mert" diye ve Mert'in gözleri, o gülen gözleri gözlerimde  "Merhaba" karşılığını verince halen daha gözlerine şaşkınlık ile bakıyordum. Nasıl ya? Babam biraz önce şirkete yeni stajyer avukat alındığını mı? Demişti. Mert olamadı değil mi? Yani Amerika'da okumuyor mu? Burada nasıl çalışacak ki diye içimden sorduğum bunca soruya Mert, "Artık İstanbul'dayım. Aynı okuldayız, aynı şirketteyiz Melek" dediğinde sesler kulağıma darbe yemişçesine yankılanarak geliyordu. Son olarak,  "Amerika'ya bir daha dönmeyeceğim" diye söylediği cümle ile aklım yerine gelmiş, gözlerim kocaman olmuş, kalbim dörtnala koşmaya başlamıştı. Bedenim engellenemez bir sevinç dalgasına teslim olmuştu. Ağzımdan bir çığlık yükseldi ve bir an babamı unutup, çığlıklar içinde Mert'in boynuna atladım. Evet, doğru duydunuz resmen çocuğun boynuna atladım. Yiğit amcamın kahkahalarına, Doruk'un 'yuhh' diye anırması eklenince Mert, kulağıma "Benden başkasına âşık olursan, inan bana hortlarım" dediğinde ne söylemek istediğini anlamamıştım ve  "Ne?" diye sorduğumda Mert, "Baban, güzelim baban" diye fısıldadığında içimden Lanet olsun! Diye haykırdım ve yavaşça Mert'in boynundan kollarımı çözüp, ürkekçe babama baktığımda, o gri gözler bana değil, ateşlenmiş mermi gibi delici bir şekilde Mert'e bakıyordu. Lanet olsun fena sinirlenmişti ve su anda bu bakışlar ile adam öldürme yeteneği olsa, eminim ki Mert son nefesini veriyor olurdu. Bu bakışma arasında babamın söyleyeceği cümleyi bekliyordum. Kızacaktı, tehdit edecekti, belki de Mert'i daha işe başlamadan kovacaktı. Bu olumsuzlukları beynimde sıraladığım sırada ağzından çıkan cümle ile herkesten bir  "Hah" şaşkınlık sesi yükseldi... Bunu söyleyenin babam olabilme ihtimali yüzde sıfır iken karşımdakinin babam olması gerçekten şaşılacak bir durumdu. Kesinlikle ve kesinlikle bende ölümcül bir hastalık vardı ve bana söylemiyorlardı. Bunun başka bir açıklaması yoktu. Çünkü babam "Şu velede hoş geldin dediğine göre, projenizi de bir görelim Melek Hanım" demişti. Ve ben ruhlar âlemine geçiş yapmıştım. Bu gerçekten imkânsız bir tepkiydi. Yani babamın şu anda bana olmasa bile Mert’e ciddi anlamda bağırıyor olması gerekiyordu. Ama babam bu lafı söyledikten saniyeler sonra arkasını dönmüş, hızla kapıya doğru yürümüştü. Bense arkasından sadece baka kalmıştım. Babam kapıdan tam çıkacağı sırada, “Melek ve Doruk toplantıya!” diye hırladığında yerimde sıçradım ve Mert ile göz göze geldim. Mert bana tatlı tatlı gülümseyerek, “Sanırım yaşlanıyor. Ve kalbi yumuşuyor” dediğinde Babamın “Duydum velet! Ve rüyanda bile göremeyeceğin şeyleri tahmin etmemeye çabala” demesine Mert gözlerini kısarak, “Kesinlikle Radarı var” dedi. Bense daha fazla gerginlik çıkmaması için hızla babamın peşinden odadan çıktım. Şaşkınlığın en üst safhasını yaşıyordum. Babam hiçbir şey söylememişti. Toplantı odasına geçip, sunuma başlamıştık. Mert odasındaydı ve şimdilik babamdan uzak durması en iyisiydi. Bu gün bitebilirse bende gerçekten nefes alacaktım. Babam, "Hadi bakalım başlayın" dediğinde Doruk ve ben birbirimize baktık. Derin bir nefes aldık ve hızla projenin içini, dışını, yolunu, konumunu, içindeki merdiveni, asansörü hatta bahçedeki ağaca varıncaya kadar tek tek anlattık ve son olarak. "Bu butik otel için şimdi projeye onay verirsen baba, Ala Çatıdaki butik otel sahibi ile iletişime geçip, oraya gideceğiz." dediğimde babam, kaşlarını çattı ve gözlerini projemize diktiğinde eleştiri bekliyorduk. Beklediğimizde oldu  "Kapıları neden buradan yaptınız? Ana yol arkada kalıyor." Diye sordu. Ben hemen atağa geçip,  "Çünkü Ala Çatı içine araba girmiyor. Butik otelin arkasında otopark var. Oradan direk bağlantı yolu var. Onu kullanırlar ön taraftaki kapı, direk Ala Çatı sokağına açılıyor " dediğimde babam ile göz göze geldik. Bu bakışından bıkmıştım artık ve kaşlarımı çatarak  "Yol ve güzergâhları hatta konumları hesapladık ve bu en uygun olanı baba, değiştirmeyeceğiz. Fikrini söyleme sakın" dediğimde dudağının kenarı kıvrılır gibi oldu ve olumlu anlamda kafasını salladığında Doruk,  "Ne yani onayladınız mı?" diye şaşkınlıkla sorunca babam,  "Evet" karşılığını verdiğinde Doruk ve ben sevinç ile birbirimize sarıldık. Bu durumda sadece iki saniye sarılı kalabilmiştik. Çünkü ciddi tonda bir öksürük sesi gelince hemen ayrıldık ve babam ile göz göze geldiğimizde babam,  "Her sevindiğinde birine sarılman gerekiyorsa Meleğim, bana sarılabilirsin" dedi ve kollarını açtığında gülümseyerek o şefkatli kolların arasına girdim. Babam kulağıma  "Ala Çatı'ya giderken Mert, Savaş ve Rüya'yı da alın. Cumadan gider, hafta sonunu orada geçirirsiniz. Baya zamandır hep beraber bir şey yapamıyorsunuz, hem velette geri döndüğüne göre küçük bir tatil hepinize iyi gelir " demişti. Yani babam demişti. Evet, imkânsız ama söylemişti. Sevinç ile yanağına kocaman bir öpücük bırakarak, daha da sıkı sarıldım. Babama Doruk'a dönüp “Haftaya 6 Eylül Artvin'e gidiyoruz Doruk. Bize Artvin'i gezdirirsin değil mi? Güzel yermiş diye bahsettiler" dediğinde Doruk'un gözleri kocaman oldu ve kekeleyerek "Artvin'e mi? " diye sorduğunda babam, olumlu anlamda kafasını sallayarak  "İtiraz istemiyorum. Evinde de bir çay ikram edeceksin " dediğinde Doruk, ruh gibi başını olumlu anlamda sallayınca babam,  "Tamam, o zaman ben diğer toplantıya geçiyorum. Sizlerde işinizi organize edin " dedi ve odadan çıktığında Doruk ile bakıştık. Doruk  "Cadı bu işte senin bir parmağın varmış gibi hissediyorum" dediğinde ben hemen  "Şey Mert gelmişti biliyorsun. Ben onun odasına bir gideyim, sonra konuşuruz tamam mı? " diye sorduğumda sitemle  "Konuşalım bakalım" dedi ve ben hiç zaman kaybetmeden odadan çıktım. Projeyi annemin dediği gibi yapmış ve babamın onayını almıştık. Bu gerçekten süperdi ve projemizin hukuki işlerini Mert'in halledecek olması, sürekli beraber olmamız anlamına geliyordu. Üstelik proje için Ala Çatı'ya görüşmeye gidilmesi, işlemlerin halledilmesi gerekiyordu. Bunun için yaklaşık 2 ayımız vardı ama öncelik Artvin'di  Hafta sonu Eylül'ün 6'sıydı ve Beril'in doğum günüydü. Doruk'u Artvin'e götürecektik. Aslında Artvin'e değil, Beril'e götürecektik. Babam tüm ayarlamaları yapmış ve kafile halinde Artvin'e gidecektik. Yiğit amcam, Aylin teyze, Mert, ben, annem, babam, Savaş hatta Rüya bile geliyordu. Bunları daha sonra detaylı düşüneceğimi bir kenara not edip, odadan çıkar çıkmaz, Mert'in odasının bulunduğu kata doğru hızla yürümeye başladım. Ona çok sinirliydim. Bana haber vermediği için, beni 1 haftadır hem meraktan, hem de öfkeden delirmemi sağladığı için. Her iki duygunun da hesabını verecekti ve son koridoru da dönmem ile karşılaştığım kapının, hemen sağında yazılmış isim tabelası dikkatimi çekti. "Av. Mert Ertürk" vay be babam, velet melet diyor ama prestijini de sarsmıyor. Diye sırıtıyordum ki sormam gereken bir hesap olduğu aklıma geldi. Sırıtmam yerini çatık kaşlara bırakırken, gözlerimi kıstım ve kapıyı çaldım. İçeriden  "Gel!" diye Mert'in sesi geldiğinde, hızla kapıyı açtım ve donup kaldım. Yahu bir insan evladı bu kadar yakışıklı olabilir mi? Ceketini çıkarmış ve masasına kurulmuş, işlerine odaklanmaya çalışıyor gibi görünüyordu. Gözlükleri ayrı bir hava katmış yüzüne ve o dudakları Allah'ım eriyorum şu anda diye Kendimden geçerken, içimdeki cadaloz ellerini beline koydu ve  "Kendine gel! Canına okumaya geldin! “ diye çemkirdi. Hemen kendimi toparlayarak, kaşlarımı çattım ve sinirle kapıyı kapatarak  "Evet, sence de bana bir açıklama yapman gerekmiyor mu?" diye sorduğumda Mert, bir kaç saniye şaşkınlık ile gözlerime bakıp, sonrasında muhteşem bir gülümseme ile gözündeki gözlüğü tek eli ile karizmatik bir hareket eşliğinde çıkarıp, gözlerini gözlerime dikti. Derin bir nefes alıp yavaşça ayağa kalktığında, içimden sadece masanın yanında durmasını diliyordum. Dileğimin kabul olmadığını, seksi bakışları ile bedenimi kavururken, yavaş yavaş bana yaklaşmasından anlıyordum. Sadece iki adım gerilemem ile sırtım kapı ile buluştu. Mert’te dibime kadar gelmiş, yüzünü yüzüme yaklaştırmıştı. Nefesi yüzümü okşuyordu. Bense birazdan bayılmamak için dua ediyordum. Mert yüzünü yüzüme daha da yaklaştırıp, burnunu burnuma acı verecek bir yavaşlıkta sürttüğünde, gözlerim istemsizce kapandı ve midemde kelebekler uçuşmaya başladı. Ben bu durumda ruhumu kaybetmişken Mert, dudaklarını dudaklarımın üzerine getirdi. Milimlik boşluk vardı ve öylece duruyordu. Zorda olsa gözlerimi açtığımda, gözleri gözlerime öyle baştan çıkarıcı seksilik de bakıyordu ki anlatılamazdı. Bir an dudakları kıpırdadı ve  "Neyi açıklamam gerekiyor güzelim?" diye sorduğunda, dudakları kıpırdadıkça dudaklarıma değiyordu. İki yanıma dayamış olduğu ellerinden birinin, parmaklarını yüzümden boynuma kayıp orada durduğunda, göz göze geldik. Nefes almayı bıraktım sanırım, nasıl alındığını dahi unuttum. Kaldı ki onun açıklamasını isteyeceğim konuyu dile getireyim. Sahi ne için açıklama yapacaktı ki bana? Diye içimden geçirirken, gözlerimiz bir an bile birbirinden ayrılmıyordu. Mert, tekrardan burnunu burnuma sürttü ve o harika dudaklar dudaklarımı örttüğünde zihnim, tamamen kapandı. Sadece duygudan ibarettim. Şu anda bu duyguda sinir, öfke yoktu. Tamamı özlem ve aşkla doluydu. O kadar güzel, şefkatli öpüyordu ki bitmemesi için dua bile edebilirdim. Birkaç saniyelik zihin bulantısının arasında zorda olsa kendini geri çektiğinde, dudaklarımız milimlik mesafede ayrıldı ve Mert,  "Yeterince açıklayıcı oldu mu?" diye sorduğunda gülümsedim ve hızla boynuna sarılıp fısıldadım  "Çok özledim" diye Mert ellerini yerleştirdiği belimi kendine daha çok çekerek sarıldı ve oda aynı şekilde fısıldadı "Bende çok özledim " diye her halimizden belli oluyordu birbirimizi özlediğimiz ama yine de bu duygusallığı bozarak "Tam bir hafta başından savdın resmen beni Mert!" diye çemkirdiğimde Mert,  "Tam 7 ay, ne hissettiğimi anladın mı güzelim? Ben en azından telefonlarını açıyordum" diye karşılık verdiğinde gözlerim kocaman oldu. Nasıl yani benden intikam mı almıştı. Omuzunda sert olduğunu düşündüğüm bir yumruk atıp, "İntikam mı aldın yani sen ?" diye sorduğumda Mert "Bir bakıma ama sürpriz güzeldi" dediğinde halen daha çok sinirliydim ve suratına karşı  "Ben, beni sevmediğini ve bir başkasını sevdiğini düşündüğüm için senin telefonlarını açmıyordum. Sesini duyarsam canım yanar, üzülürüm diye. Seviyordum. Seni özlüyordum anlıyor musun? Ve sen şimdi bana bunun intikamını mı aldığını söylüyorsun?" dediğimde Mert'in yüzünün de değiştiğini fark ettim. Söylediği cümleye oda pişman olmuştu ve hızla  "Güzelim, öyle demek istemedim" dese de onu dinlemeden kapıya yöneldim. İntikam alıyormuş aptal neyin intikamı? Neyin! Acımın mı? Diye içimden söylenmeler eşliğinde kapının kolunu indirdim ve açtığımda, karşılaştığım kişi ile kala kaldım. İçimden  'Hayır ya! Hayır! Hayır! Bu şekilde değil, yani bu şekilde duymaması gerekiyordu kahretsin!" diye feryat etsem de dudaklarım  "Baba" diye fısıldadı. Gözlerinde kızgınlık, öfke, şefkat, acı, hayal kırıklığı yani kısacası tüm duyguları görebiliyordum. Dolan gözlerim ile daha fazla gözlerine bakamadığım için gözlerimi kaçırmayı denediğim sırada babamın elindeki defter dikkatimi çekti. Dolan gözlerimden bu sefer hızla yaşlarım süzüldü. Kahretsin mep günlüğüm babamın elindeydi. Kesin okumuştu. Tüm kırgınlığımı, tüm aşkımı, tüm yalnızlığımı okumuştu. Şimdi de Mert'e olan aşkımı, kendi ağzımdan duymuştu. Öyle bir anın üzerine gelmişti ki Mert'in beni halen daha üzdüğünü sanıyor ki böyle duygu yüklü bakıyordu. Gözleri gözlerimden ayrılıp, tam arkam da duran Mert'e odaklandığında bakışları birazdan senin canına okuyacağım der gibi bakıyordu. Mert hemen arkamdan gelip elimi tuttu ve babama net bir ses ile  "Bora amca konuşmamız gereken bir konu var " dedi ve babam elindeki defteri göstererek  "Bence de " karşılığını verince yutkundum. Mert anlamsızca deftere bakarken fısıldadım babama "Baba lütfen" diye babam anlamış gibi gözlerime baktı ve elindeki defteri bana uzatarak  "Sen al bunu ve benim odama geç Meleğim. Ben birde Mert'in hikâyesini okuyayım " dediğinde yutkundum ve içimdeki cadaloz cırladı hemen  'Öldürmez değil mi?' diye ve ben onun sesine kulak verirken babam,  "Hadi Melek odama geç ve beni bekle " dediğinde bu sefer sesindeki sertlikten ürkmüş, yerimde sıçramıştım. Mert elinde olan elimi hafif sıktığında göz göze geldik ve bana  "Git sen, ben konuşurum " dedi. Onun bu söylediğine yutkundum. Benimde burada olmam gerekmiyor mu? Yani bu açıklamada kahretsin! O günlükte sadece Amerika'ya kadar olan kısım vardı. Sonrası yoktu. Babam tüm acılarımı okumuş muydu yani? Lanet olsun! Diye söylendikten sonra kapıdan dışarıya çıktım. Babamın bana uzattığı defterimi elime aldım ve endişe ile babama baktım. Babam şefkate bürüdüğü bakışları ile  "Odama gidip beni bekle Meleğim" dedi. Sonrasında Mert'in odasına girip kapıyı kapadı. O an gözlerimden akan yaşlara yenisi eklendi. ‘Umarım tercih yapmam gereken bir konuşma olmaz. Babam Mert'i seviyor, önemsiyordu. Umarım sevgimizi anlar ve bize engel olmaya kalkışmaz.’ Diye içimden dua ettim. Daha fazla kapının karşısında duramayacağım için, hızla babamın katına ve odasına doğru yürüdüm. Bir kaç dakika sonra babamın odasına girdim ve deri koltuklardan birine oturduğumda, derin bir nefes alıp olacaklar için beklemeye başladım. Ne olacağını bilmiyorum. Mert'in ne söyleyeceğini? Neyi nasıl açıklayacağını? Ve en önemlisi bunca şeye babamın ne karşılık vereceğini? Nasıl tepki göstereceğini de bilmiyorum. İçimdeki korku büyüyordu ve kalbim sıkışıyordu. Sanki nefes alamadığımı hissediyordum. Aldığım nefes ciğerlerime yetmiyormuş gibi sık sık nefes almaya başladım. Ya Mert’e çok ağır bir şey söyler ve Mert’e ona sert çıkarsa? Bu düşünceler ile nefesim daha da çok daraldı. Allah aşkına neler oluyordu. Neden bayılıyormuş gibi hissediyordum. Koltukta oturmama rağmen başımı taşıyamadığı mı fark ettim ve kafamı koltuğun kenarına dayayıp gözlerimi kapadım. Sonra yavaş yavaş yaklaşan, bedenimi saran karanlığa kendimi teslim ettim. Mert'ten Söylediğim cümleye kırılmıştı. Lanet olsun Meleğimi kırmıştım ve bana söylediği cümlede, sonuna kadar haklıydı. Aslında niyetim intikam almak değildi. Beni özlediğini biliyordum, bende onu çok özlemiştim. Sadece birazcık sinir etmek istemiştim. Çünkü sinirlenince daha bir büyüleyici oluyordu. Ama kırmıştım gün ışığımı, gözleri dolmuştu. Kırgın bir şekilde kapıyı hızla açınca, kapıda karşılaştığımız kişi ile koca bir 'siktir' çektim. Lanet olsun Bora amca kapıda ve 'her şeyi duydum' bakışı atıyordu. Melek babasının karşısında donup kaldığında, onunda ilişkimizi babasının bu şekilde duymasını istemediği her halinden belli oluyordu ve Meleğin dudaklarından sadece fısıltıyla  "Baba" kelimesi yükseldi. Bu durumdan artık kaçamayacağımız ortadaydı. Zaten kaçmamızı gerektirecek bir durum yoktu. Ben bu aşk adamının kızını seviyordum. Deli gibi oda beni seviyordu. Bunu bilmesi ve bize engel değil, destek olması gerekiyordu. Bora amca, kötü bir insan değildi ve küçüklükten beridir hikâyelerini biliyordum. O tam bir aşk adamıydı. Âşık adamın halinden anlardı. Yani benim halimden anlardı. Diye içimden geçirdim ve hızla Meleğimin yanına gidip elini tuttum. Melek, bu yaptığıma kocaman olmuş gözler ile bakarken Bora amca, gözlerini bir elimize ve sonrasında gözlerime dikti. Gözlerinin içine kararlılıkla bakarak,  "Bora amca konuşmamız gereken bir konu var" dedim. Bora amca elindeki defteri göstererek  "Bence de " karşılığını verince elindeki deftere baka kaldım. Neydi ki o defter? Diye içimden geçirirken, Bora amca defteri Melek’e uzatıp, odasına gönderdi. Kendi de benim odama sakin bir şekilde girdi. Ben, derin bir nefes alarak kapıyı kapadım. Bu kapıdan ya gülerek çıkıp gün ışığıma sarılacaktım, ya da sedyede çıkıp hastaneyi boylayacaktım. Bu öteki tarafta olabilir çünkü Bora amcanın bakışları hiçte iyi bir konuşma olacağını hissettirmiyordu. Bora amca, sert bir sesle  "Başla!" dediğinde ikinci bir derin nefes aldım. Tam karşımda, ayakta duran Bora amcanın gözlerine kararlılık ile bakarak, "Kızını seviyorum Bora amca. Hem de deli gibi, onsuz yaşayamam, nefes bile alamam. Onsuz olmayı, onu unutmayı denedim. Hatta onu unutmak için kilometrelerce uzağa gittim ama olmadı. Melek'te beni seviyor, yıllardır seviyormuş " dedikten sonra duraksadım ve devam ettim. Şu anda söylemezsem içimdekileri, bir daha bu adama söyleyemezdim. Ne olacaksa olacaktı.  "Ben Meleğin kalbine vuruldum Bora amca. Bebekliğimden beri ne aklımda ne gönlümde Melek'ten başkası olmadı. O güzel kalpte beni seviyor. Lütfen engel değil, destek ol. Biz birbirimizi seviyoruz" dediğimde Bora amcanın gözleri acı ile baktı. Bir an sıkıntılı bir nefes verdi ve  "Senin o vurulduğun kalp hasta velet" dediğinde binlerce yumruk yemiş etkisi ile suratına baka kaldım. Ne demek hasta? Benim gün ışığımın kalbi hasta mı? Diye içimden deli sorular sorarken dudaklarım "Nasıl?" diye fısıldadı. Tüm duygularım, alacağım açıklamaya kendini hazırlarken Bora amcanın gözlerinde ki sıkıntı, içimi parçaladı. Hayır, o kadar kötü olmaz diye düşünürken Bora amcam, derin bir nefes aldı ve  "Biliyorsun vaktiyle ciddi bir ameliyat geçirdim. Bu sebeple çocuklarımın üzücü bir sürpriz ile karşılaşmaması için altı ayda bir sağlık kontrolünü yaptırırız. Bunu kesinlikle atlamayız. Melek 1,5 yıldır kalp yetmezliği hastası. Doktoruna halsizliği ve uykusuzluğu için gitmişti. Arada bir göğsünde sancı hissettiğini ve en ufak bir yorgunluğun, nefesinin kesilmesine neden olduğunu söylemişti. Sonuçlar çıkınca ilk beni aradılar. Duyduğumda yıkıldım. Kalbi için çok geç kalınmış ve 1 yıl içinde her ne yaşadıysa daha da tetiklemiş. Okul, iş derken ciddi anlamda kendini yormuş. Doktoru kalp nakli için sıraya girmemizi ve mümkün olduğu kadar erken uyumlu kalbin bulunması için dua etmemizi söyledi. Çünkü Meleğim bu kalp ile uzun süre dayanamazmış" dediğinde ayaklarımın beni tutmadığını hissettim. Bora amcamın konuşmaları anlamsız gelmeye başlamıştı ve konuşmasına "Bakma sert çıktığıma ve ya kızdığıma size karşı olduğumdan değil, kızımı kıskandığımda uzak tutuyordum. Sizin tabi ki birbirinizi sevdiğinizi biliyordum. Ama sevginizi bir heves olarak yaşamanızı istemedim. İstedim ki deli gibi âşık olun birbirinize ve onun için gidişine engel olmadım. Ama keşke olsaydım" dediğinde duraksadı ve ben hızla gözlerine bakıp "Neden keşke?" diye sorduğumda Bora amcamın gözleri dolar gibi oldu. Bu adamın karısı ve çocukları söz konusu olunca içinden gelen korku ve şefkate hayrandım. Bora amca sıkıntılı bir nefes eşliğinde  "Çünkü Melek senden sonra daha kötü oldu. Seni aklından çıkarabilmek için kendini çok yordu. Aklını dolduracak birçok uğraş bulmaya çalıştı ve bu durumda iş stresi, ders stresi, koşuşturmaca ve sana olan hislerinin karşılığı olmadığı düşünmesi derken, kalbini çok çok yordu." dediğinde duraksadım ve kekeleyerek "Ben gi- gittim diye mi daha kötü oldu?" diye sorduğumda Bora amca başını olumsuz anlamda sallayarak  "Sen gitmeden önce kötüye gitmiyordu. Aynıydı hep. Vitamin diye içtiği ilaçlar aslında kalp ilaçlarıydı. Hastalığını düşünüp, stres yapmasını engellemiştik. Doktoru bu şekilde uzun yıllar sorun yaşamaz ve umarım yakın zamanda uygun kalp bulunur demişti. Senin yanına gelmeden önce son kontrolde doktoru durumunun kötüye gittiğini ve sık sık nefes alma sorunu, kalp sıkışması ve bayılma sorunları yaşayabileceğini söyledi. Sen ona iyi geliyorsun ve seni özlediği için bu kadar yorulduğunu biliyordum" dediğinde hızla  "Onun için mi sizin gelmeniz gereken yıl dönümü yemeğine Meleği gönderdiniz? " diye sorduğumda ise Bora amca  "Evet, sen ona yine iyi gelecektin ve birbirinizin duygularını yanlış anlamanızdan dolayı ayrı kalmanıza daha fazla seyirci kalmak istemedim. Sizin daha hava limanında gözleriniz ile birbirinize aşkınızı itiraf ettiğinizi tahmin edebiliyorum." dedikten sonra duraksadı. Sonrasında tebessüm ile bakan gözleri bir anda keskin bakışlara döndü ve  "Amerika'da ilk gece sende kaldığını da biliyorum" dediğinde hızla  "Meleğe zarar verecek hiçbir şey yaşanmadı. Emin olabilirsiniz" dedim net ve tüm ciddiyetim ile Bora amca  "Bundan eminim zaten " dediğinde derin bir nefes verdim ve Bora amca yavaş adımlarla aramızda bir adımlık mesafe bırakacak kadar, yanıma yaklaştı. Tam gözlerimin içine sert bir şekilde bakarak,  "Meleğimin kanatlarını kırarsan, kafanı kırmakla kalmaz, seni parçalarım velet" dediğinde gözlerim kocaman oldu ve hayretle çıkan bir ses ile "Onaylıyor musun? Artık Meleğin elini gizlenmeden tutabilir miyim? " diye sorduğumda Bora amcanın gülümsemesinin arasından  "Git sevdiğinin elinden tut ve onu sadece mutlu bir melek yap. Gülümsemesi solarsa, onu bir kez bile üzersen sana yapabileceklerimi tahmin bile edemezsin" dediğinde hızla boynuna sarıldım ve  "Teşekkür ederim Bora amca, teşekkür ederim" diyerek kapıya yöneldim. Neredeyse koşar adım Bora amcamın odasına gittiğimde, kapıyı çalmadan açtım. Şu anda meraktan stresten ölüyor diye düşünüyordum ki karşılaştığım görüntü ile gülümsedim. Stresten ağlayanı sinirleneni gördüm de uyumak sadece gün ışığıma özel bir özellikti her halde diye düşünüyordum. Onu hiç uyandırmadan koltuğa oturdum ve onu izlemeye başladım. Sadece 10 dakika sonra kapıyı açan Bora amca ile göz göze geldiğimde elim ile sessiz olması için işaret ettim. Bora amca anlam veremez gözleri ile bana bakınca sessiz bir tonda  "Uyumuş burada, uyandırmak istemedim" dediğimde Bora amca gözlerini bu sefer Melek’e çevirdi ve kaşlarını çattığında, ters giden bir şeylerin olduğunu anladım. Hemen Melek’e yöneldiğimde Bora amca çoktan yanıma gelmişti. Elini yavaşça Melek’i uyandırmak adına, yüzüne yerleştirip "Meleğim" diye seslendiğinde Meleğin, boşta kalan başı avucuna düştü ve Bora amca sesli bir şekilde  "Kahretsin! Uyumuyor bayılmış" diye bağırdı. Meleği sarsmaya başladığında hızla Bora amcayı geri çektim ve Meleği kucakladığım gibi  "Hastaneye gidiyoruz!" diye bağırdığımda sadece hızla önden çıktığını gördüm. Muhtemelen arabayı kullanacaktı ve bende Melek kucağımda odadan hızla çıktım. Koridordakiler hayretle bana bakarken annem ile karşılaştım. Annem,  "Melek! "diye haykırdığında babam, Merve Teyzede görüş alanıma girdi. Hızla onlara hiçbir şey söylemeden hastaneye gitmek için, çıkışa doğru gittim.  .......................................  Meleği hastaneye getirmiş, doktorlar tarafından muayene edilmiş ve şu anda Bora amca, Azra teyze Savaş ve ben doktorun odasında, doktorun açıklama yapmasını bekliyorduk. Doktor sıkıntılı bir nefes vererek "Bora bey, bu belirtilerin başlayacağını biliyorduk. Onun için stresten, korkudan, adrenalinden uzak durmasını söylemiştim. Çok hassas bir dönemde yaşı, işi ve hayatı dolayısı ile çok fazla stres yorgunluk, durumu var. Melek hanımın uygun kalp bulunana kadar sakin bir yaşam sürmesi gerekiyor" dediğinde Bora amca  "Lanet olsun! Benim hatam. Benim yüzünden stres yaptı. Belki de koktu" dediğinde Azra teyze  "Canım Melek senden hiçbir zaman kokmaz. Biliyorsun senin ona asla kızmayacağını da biliyor. Yapma böyle " diyerek teselli etmeye çabaladığında Bora amcaya sımsıkı sarılmıştı. Ben hızla odadan çıkmıştım. Gitmeseydim, beni unutmak adına kalbini o kadar yormayacak, yıpratmayacaktı. Bu durumun kötüye gitmesi yalnızca benim suçumdu ve bundan sonra asla böyle bir şey olmayacaktı. Buna izin vermeyeceğime dair kendime söz verip, gün ışığımı aldıkları odaya doğru yürüdüm… Melek’ten Bedenim uyuşmuş hissi veriyordu. Hatta ağrıdığını bile söyleyebilirdim. Her yer karanlıktı. Gözlerimi açıp, bu karanlığa bir son vermek istesem de bu mümkün olmuyordu. Sanki göz kapaklarım birbirine yapışmış gibi açılmamakta direniyordu. Gözlerimi açılmaya zorladım ve yavaşça açmayı başardığımda başardığım da bulunduğum yerin babamın ofisi değil, bir hastane odası olduğunu anlamak çok zamanımı almamıştı. Kolumdaki serumun verdiği üşüme hissi ile etrafı tararken görüş alanıma giren babam, o muhteşem gülümsemesi ile  "Meleğim?" diye seslendiğinde yüzüme buruk bir gülümseme yerleşti. Bana ne olduğuna dair herhangi bir fikrim yoktu ama babamın bakışlarından onu ne kadar korkuttuğumu anlıyordum. Onu rahatlatmak adına zor ve kısık çıkan sesimle "Babacım" dedim, babam " Meleğim çok korkuttun bizi" diye karşılık verirken bu korkuyu hissetmiştim. Eminim bahsettiğinden fazlaca korkmuştu. Ama bunun neler olduğunu hatırlayamadığım için sadece babama baktım. Babam,  "Koltukta bayılmışsın Meleğim. Aklım gitti seni uyandıramadığımda " dediğinde hüzünle,  "Özür dilerim" dedim. Bu durumun onu ne kadar endişelendirebileceğini tahmin edebiliyordum. Babam derin bir nefes alarak, alnıma bir öpücük bıraktı ve  "Ben özür dilerim Meleğim. Benim düşüncesizliğim yüzünden stres yaptın. Benim hatam " dediğinde tekrar gülümsedim. Babam bu gülümsemenin ardından, babam bu sefer yanağımdan öperek  "Dışarıda en az benim kadar meraklı olan biri daha var. Çıkayım da gelsin. Eminim kapıya yapışmıştır " dediğinde gözlerim kapıya gitti. O esnada babam ayağa kalkıp, kapıdan çıktı. Babamın çıkışından sadece 2 saniye sonra içeriye Mert girmişti. Hatta odaya girer girmez hızla yanıma gelerek, "Güzelim?" endişe, korku, stres yüklü olan sesi ile seslendi ve bana sıkıca sardığında sadece bayılmamın onları bu kadar endişelendirmiş olmasına gerçekten çok ama çok şaşırmıştım. Bu düşünceler arasında aklıma gelen soru ile gözlerim kocaman oldu ve panikle, "Babam ile ne konuştunuz?" diye sordum. Mert bu tepkime gülümseyerek "Seni sevdiğimi, sensiz yaşayamadığı mı, seni sevdiğim için gittiğimi ama gitmemin senin beni sevmediğini düşündüğüm için olduğunu söyledim" dediğinde gözlerim daha da kocaman oldu. Allah’ım yaşıyor olması kesinlikle mucizeydi. Bunu Mert’e de söyleyerek, “Hala yaşıyor olman bir mucize Mert. Babamın sana herhangi bir şey yapmamış olması, yapmayacağı anlamına gelmiyor. Çıldırdın mı sen?” diye sordum. Mert, "Amerika'ya geldiğinde konuştuğumuzu ve birbirimizi çok sevdiğimizi söyledim. Hayır, hiçbir şeyde yapmayacak " dediğinde hala ona şoka girmiş gibi bakıyordum. Bunun olması, babamın bu tepkiyi vermiş olması için kesinlikle çok önemli bir nedenin olması gerekiyordu. Mert ben bu şekilde düşünürken,  "Seni sevdiğimi hatta senin de beni sevdiğini biliyor artık. Ona beni öldüresiye dövseniz de hatta öldürseniz de kızını sevmekten asla vazgeçmeyeceğim Bora amca dedim" dediğinde bu düşüncelere öldürücü darbeyi vurmuş ve bitirmişti. Bu söylediği ile daha da hayrete gömülerek, hızla  "Ve hala yaşıyorsun?" diye sordum. Mert bu sorumla kahkaha atarak "Evet, yaşıyorum." Karşılığını verdi ve ben, yine aynı hayret dolu sesim ile  "Babam ne dedi peki? Bunca itirafa karşılık tebrik etmemiştir." diye sorduğumda Mert yüzüme yaklaştı ve dudaklarıma bir öpücük bırakarak, "Meleğimin kanatlarını kırarsan, kafanı kırmakla kalmam parçalarım seni velet dedi." Dediğinde O söylediği ile gülümserken ben sadece ona baka kaldım. Bu ne demek şimdi? Babamın, Mert ile olan ilişkime onay vermiş olabilmesi için kesinlikle ölüyor olmam gerekiyordu. Yani bunun olması imkânsızdı. Mert’in kararlı bakışları ile içimden Yani öyle mi? Biri gerçekten doğruyu söylesin. Ben hastayım bunu anladım ama kaç günlük ömrüm kaldı….. O şaşkınlık dolu gecenin ardından hastaneden çıkmış ve eve gelmiştik. Doktor neredeyse 1 hafta yatış vermişti. Bir hafta boyunca evde dinlenecektim. Tabi bu dinlenme sürekli babam tarafından bölününce pek dinlenme olmuyordu. Babamın Mert dedektifliği, Savaş’ın babamı aratmayan müdahaleleri ile neredeyse tekrar hastaneye yatmayı dileyecektim… Üstelik bu dinlenmenin verimli olması gerekiyordu. Zira Doruk’u Artvin’e götürecektik. 
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE