HER ZAMAN

4267 Kelimeler
SAVAŞ Yerde iki büklüm kalmıştım. Yine ve yeniden bu kertenkelenin kedi sürüsüne tek başıma mağlup olmuştum. Bu kedi sürüsünden yediğim her yumrukta, Mert abimin bana verdiği söz geliyor aklıma  "Ben her zaman arkandayım minik fare, hiçbir zaman korkma" demişti ve bende her defasında onun, arkamda olduğunu hissettiğim için bir anda dalıyordum aralarına. Ama arkamdan gelen olmuyordu. Çünkü Mert abim, ablama olan aşkı ile baş edemediği için kaçmış, beni bir başıma bırakmıştı. Yani minik faresini kedilere yem etmişti. Onu hiçbir zaman affetmeyeceğim. O benim hiçbir zaman, hiçbir şeyden korkmayan aslan kahramanımdı. Ama kalbinden, duygularından korktu ve kaçtı. Doruk abim, onu sadece 7 aydır tanıyorum ve her zaman yanımdaydı. Şimdi olduğu gibi. Doruk abim elinde pamuk, patlayan kaşımı siliyordu. Bunu yaparken sakin bir ses ile  "Sert çıkış yapma aslan parçası. Oda böyle olsun istemezdi" dediğinde dişlerimin arasından  "Korkak gibi kaçtı o! Kalıp aşkı ile yüzleşmekten ise kaçtı. Kendi kalbini düşündü. Kendi duygularını ablama açılırsa kötü olacağını düşündü ve ablamı kaybetmekten ise gitmeyi tercih etti." dedim ve tam konuşacakken doruk abim,  "Ablanı çok seviyordu ve kaybetmek istemiyordu onu da anla" dediğinde  "Bana söz vermişti! Hiçbir zaman yalnız bırakmayacak, hep yanımda duracaktı." dediğimde tam bir şey söyleyecekti ki susturdum ve  "Ona gitme diyen bendim. Ablam bile git derken, ben gitme dedim. Ama o gitti. " dediğimde derin bir nefes aldı ve  "Tamam, zamana bırakalım bakalım ne olacak?" dediğinde sinirle  "Zaman yok! Zaten o ablam için geldi. Bilmediğimi sanıyorlar ama artık iki arkadaş olmadıklarını biliyorum. O sevdiğini özlediği için geldi. Beni düşündüğü için değil. Amerika'ya gittiğinden beri ablamı defalarca, bıkmadan ararken beni sadece 3 defa aradı. Açmadığım için pes etti. Yine geri gidecek, istemiyorum. Ona bir kez daha güvenip, arkama alamam çünkü yine gidecek. Onsuz da başımın çaresine bakarım.." dediğimde Doruk abi  "Emin ol böyle olmasını istemezdi. Bak emin ol..." dediğinde tam ikimiz ortasına uzanan bir el ile Doruk abimin elindeki pamuk alındı. Elin sahibine baktığımda sinirim daha da arttı. Mert abim, Doruk abime  "Ben devam edebilir miyim?" diye sorduğunda Doruk abim sadece,  "Tamam " dedi ve kalktığında öfke ile tam yerimden kalkıyordum. Mert abim, elini omzuma koyup beni geri oturttu. Kendisi de tam karşıma oturdu ve  "Dinle " dedi. Kaşıma elindeki pamuk ile pansuman yapmaya kalktığında, kafamı hızla çektim ve o dişlerinin arasından  "Sadece dinle! " dedi ve sinirle de olsa karşısından kalkmadan, öfke saçan gözlerimi ona diktim. Mert abim, "Gitmek zorundaydım. Evet, hataydı ama gitmek zorundaydım. Anlaman gerekiyor minik fare, nefes alamıyordum. Acı çekiyordum. Burada kalsaydım, ölecektim anlıyor musun?" dediğinde öfke ile yerimden kalktım ve işaret parmağımı tehdit vari ona dikerek  "Sakın gitmek zorundaydım deme! Anlıyor musun? Sakın deme! Amerika’da nefes alabildin mi? Aşk dediğin her yerde aynı değil mi? giderken kalbini burada mı Bıraktın? Acımadı mı orada? Özlemedin mi ablamı? Yanmadı mı için? Biliyorum ben, ikinizin artık arkadaş olmadığını ve sevgili olduğunuzu. Onun için geldin, onu özlediğin için buradasın, bir kez bile düşünmedin minik fare ne yapar diye, sadece üç ya üç defa aradın beni! Sonrasında hiç aramadın. Sana git diyen ablamdı, gitme diyen ben. Sen ablama geldin, bana değil! Geldiğin süre bitince geri gideceksin, onun için sana güvenmiyorum" dediğimde gözlerindeki pişmanlık ile bana bakıyordu. İçim acıyordu onu öyle görünce, abimdi o benim. Her zaman arkamda olan, aslan abim ve beni, minik faresini kedilerle bir başına bırakmıştı. Onun için affedemiyorum. Üstelik gitme demiştim.  "Kim git dediyse bir gün kal der ama ben gitme diyorum benim için kal" demiştim. Hala aklımda dün gibi diye düşünceler eşliğinde sinirle gözlerine bakarken Mert abim fısıldayarak  "Özür dilerim minik fare " dediğinde ise daha da sinirle doldum.  "Savaş!" dedim. Soru sorar bakışlar ile baktığında daha net bir ses ile  "Sen, minik fareni o sokak kedilerine yem ettin. Onların arasında kaldığım her an senin minik farenden birer parça götürdüler ve senin için geriye sadece Savaş kaldı. Onun için sen bana artık Savaş diyeceksin " dediğimde arkadan seslenen ablam  "Savaş yeter, lütfen" diye çaresizce fısıldadı ve bu sefer sinirle ona dönüp,  "Ne yeter abla! Ne yeter! Söylesene bir! Sen sevdiğin ve onu anlamadığın için affettin. Seni sevdiği ve karşılığının olmadığını düşündüğü için gitti. Ben onu her zaman sevdim, sana olan bakışlarını her zamana gördüm. Hep dua ettim, bir birinizi fark edin diye ama sen, ona git derken ben, kal demiştim. Abi beni yalnız bırakma demiştim" ama o yine de gitti.. " dediğimde oda susmuştu ve sinirle yanlarından uzaklaştım. Bu kadar kolay değildi. Geldiği gibi geri dönecekti ve benim artık abim falan değildi.  ...............................  Melek  Kızgındı, kırgın, hatta çok kırgın. Aslında tüm bu sözler Mert'i çok ama çok sevdiğindendi. Onu çok sevdiği için bu kadar kırgındı ve Mert'i affetmesi kolay olmayacaktı. Savaş'ın gidişinden bu yana 1 saat geçmişti ve Mert hiçbir şey söylememişti. Öyle sessizce oturuyor ve düşünüyordu. Ürkekçe omzuna başımı dayadığımda derin bir nefes aldı ve beni kolunu kaldırarak koltuğunun altına alıp, sımsıkı sararak, göğsüne yasladığında fısıldadım  "Zamanla anlayacak ve affedecek" diye Mert, başını olumsuz anlamda sallayarak  "Çok kırılmış ki haklı, korkak gibi kaçtım. Bana sarılmasını beklemiyordum ama bu kadar sert bir duvarda beklemiyordum güzelim" dediğinde kollarından çıkarak elimi yüzüne yerleştirdim ve  "O senin minik faren tamam mı? Şu tek bir kelimesini söyleyebilmesi için saatlerce gülümseyerek heyecan ile karşında durduğun minik faren. Hani kertenkele dilsiz dedi diye o kertenkelenin, kafasını koparmaya kalktığın minik faren. Ve ilk konuşması için onu defalarca dinlediğin minik faren. Sana tekrardan sarılacak ama zamana bırakmak lazım. Okulun bitsin tamam mı? Geri döndüğünde eskisi gibi olacaksınız " dediğimde kaşları çatıldı. Sonrasında olumlu anlamda kafasını sallayarak. Elindeki telefondan bir numara çevirdi ve  "Kader Hanım merhaba, benim Amerika'ya dönüş biletimi almadıysanız iki gün sonraya alın." dediğinde gözlerim kocaman olmuştu ve pür dikkat Mert'i dinlemeye devam ettim.  "Evet, sadece 2 gün önceye işte " karşılığını verince bu sefer Doruk ile göz göze geldim. Bana eli ile sus işareti yaparken, Mert telefonu kapadı ve bana baktığında  "Hafta sonu gidecektim ama cumadan gitsem iyi olur. Bir an önce okulu bitirmem gerekiyor, bir sınava girmeyecektim nasıl olsa veririm diye riske atmayayım değil mi?" diye sorduğunda. Gözlerine bakarak olumlu anlamda kafamı salladım ve ona sımsıkı sarıldım... ………………. Mert evine giderken, beni de eve bırakmıştı. Savaş’ı anlayabiliyordum ama ona kızgındım da. Bu kadar sert olmasına hiç gerek yoktu. Onun için eve hızla girdim ve yine annemin şefkatli kollarında olan Savaş ile duraksadım. Babam hemen Savaş’ın karşısındaki koltukta oturuyordu. Sitemimi bastırarak babamın yanına oturdum ve Babam beni koltuğunun altına alarak, “Velet dönmüş?” diye sorarcasına konuştuğunda ben "biletini erkene almış geri gidiyor.” Karşılığını verince Savaş alayla “Ne ol bu seferde söylediklerimden mi kaçıyor?” diye söylenince hızla “Savaş, yeter ama” diye sitem ettiğimde Savaş “Bence yetmezdi. Hiç gelmeseydi.” Dediğinde ise dayanamayarak, öfkeyle yerimden sıçrayarak ayağa kalktım ve “Tamam, kızgınsın anlıyorum. Oda yaptığının farkında. Neden bu kadar acımasız oluyorsun? Neden anlamaya çabalamıyorsun? Özür diledi senden” diye bağırdığımda, nefesimin beni zorladığını ayaklarımın titrediğini hissettim. Bir an annemin babam ile bakışmasını fark ettim annem korku dolu bakışlarla babama bakıyordu. Göğsümde hissettiğim ince sızı ile elim göğsüme gitti. Bu da neydi böyle diye düşünürken ayağa fırlayan babam hızla “Meleğim, otur. Derin nefes al.” Diyerek endişeli komutlar verdiğinde Savaş’ın kocaman olmuş, korku dolu bakışları ile karşı karşıya kaldım. Kahretsin bu neyin korkusuydu? Gözlerim bu sefer babamın endişe ile bana bakan gözleri ile buluşunca “Bir şey yok. Sadece sinirden “ diyerek karşılık verdiğimde babam “Tamam, Meleğim” dedi ve hızla başıma bir bardak su ile gelen annem “Şu suyu bir iç Meleğim” dedi sonra elindeki küçük bir hapı bana uzatarak, “Bunu da iç” dediğinde babam ne olduğunu sorgulamadan içmemi sağlamıştı. Savaş hala korku dolu bakışlarla bana bakarken babam ayağa kalktı ve “Savaş” diye kükredi ve hızla içeriye doğru yürüdüğünde Savaş çoktan yerinden kalkmış ve babamın peşine takılmıştı. Anneme “Babam kızmasın ne olur. İyiyim ben. “dediğimde annem “Sen üzülme Meleğim sadece konuşur biliyorsun kıyamaz ona” dediğinde derin bir nefes aldım ve göğsümden geçen sancının rahatlığıyla yaklaşan karanlığa kendimi bıraktım... 1 ay sonra  O günden bu yana 1 ay olmuştu. O gün her ne olduysa Savaş sürekli benimle ilgileniyordu. Hatta okulda bile sürekli etrafımdaydı. Mert’i de gerçekten çok özlemiştim. Sürekli telefonla ne yaptığını, sınavlarının nasıl geçtiğini soruyordum. Bu kadar üzgün olmasına rağmen, sınavların iyi geçtiğini söylüyordu. Onun içinde çok zor bir dönem olmasına rağmen nasıl oluyor da bu kadar çalışkan olabiliyordu anlamıyorum. Saatime baktığımda şu sıkıcı dersin bitmesine sadece 10 dakika kaldığını gördüm. Hemen sağımda oturan Doruk'a bir bakış attım. İlk defa onun da sıkıldığı her halinden belliydi. Eminim ki dakika sayıyordu. Hoca,  "Doruk Bey sıkıldınız sanırım? " diye sorduğunda Doruk alaycı bir sırıtma ile  "Allah aşkına hocam, siz sıkılmadınız mı?" diye sordu. Sınıfta bir kıkırdamalar yükselirken gözlerim hayretle Doruk’a gitti. Hoca ise gayet alaycı bir ses tonu ile "Neyden sıkılmam gerekiyor? " diye itici bir şekilde sorduğunda ise Doruk, elindeki kalemi sıranın üzerine gelişi güzel bırakıp, geriye yaslandı ve  "Her ders bana sıkıldınız galiba sorusunu sormaktan" dedi ve duraksadıktan sonra alaycı bir ses tonunda devam ederek,  "Yani sıkıldım dersem ne olacak? Daha eğlenceli bir şeyler mi anlatacaksınız Anlamıyorum ki?" diye sorduğunda hoca kızardı ve Doruk,  "Bu dersi anlatmanız benim sıkılıp sıkılmamamdan geçiyorsa eğer, bence hiç anlatmayın çünkü gerçekten çok sıkılıyorum" dedi ve sıradan kalkıp gittiğinde hoca, arkasından sadece baka kaldı. Hızla bende peşinden giderken hoca,  "Ders bitmiştir" dedi ve buna hiç aldırmadan hızla giden Doruk’un koluna yapışarak, " Hey sorun ne? "diye sordum. Doruk,  "Yok bir şey cadı" karşılığını verince buna inanmayarak,  "Var bir şey hadi ama Doruk, sorun ne? "diye sordum. Doruk  "Beril'in 1 ay sonra doğum günü " dedi ve ben şiddetli bir tokat yemişçesine ona baka kaldım. Ne söylenirdi ki? Ne diyebilirdim ki? Ve benim bu şok halime bakarak acı ile devam etti  "Mezarına gitmek istiyorum, ama gidemiyorum " diye ve bu duyduğumla iyice şok olurken hızla  "Neden gidemiyorsun ki? Gidersin " dediğimde Doruk,  "Beril'in abisi, Beril'in ölümünü bana bağlıyor. Ona bir şey yaptığımı ve onun için canına kıydığını sanıyor. Beril öldüğünde hapisteydi. 2 ay olmuş çıkalı. Annem ölürüm gelme oğlum diyor. Sırf annem ‘Hakkımı helal etmem gelirsen’" dediği için gidemiyorum. Yoksa korktuğumdan değil, ama her sene gitmiştim ben. Bekler o beni. Özlemiştir. Lanet olsun bende çok özledim onu ama" dediğinde gözlerinin dolduğunu gördüm. Allah'ım bu nasıl bir aşktı böyle? Adamın kalbi resmen acıdan kıvranıyordu. Ben böyle düşünürken Doruk,  "Cadı, yalnız kalmam gerekiyor anladın mı ?" Diye sorduğunda gözlerim yaşlı sadece başımı salladım... Ve o hızla okulun koridorundan çıkıp gitti. Kim bilir nasıl yanıyordu içi ve içindeki acıyı kusmak için yalnızlığına sığınmıştı. Bu gün iş yerine beraber gitmeliydik, proje için babama sunum yapmamız gerekiyordu ve tek başıma gittiğimde elbette Doruk'u soracaktı. Aklıma gelen fikir ile gülümsedim. Bu içimdeki şeytanı seviyordum. Çünkü her zaman gerektiği yerde, gereken çözümü buluyordu. Bu gerçekten çok güzeldi ve hızla şirketin yolunu tuttum. Bu konuda bize babamın eminim ki bir yardımı dokunurdu... Şirketin önüne geldiğimde arabamı otoparka çektim ve hızla şirkete girdim. Danışmadaki kızlar bana gülümseyerek bakarken, sadece içlerinden birinin sinsi bakışlarından rahatsız oluyordum. Oda karşımdaki finansman sorumlusu Sude Hanımdı. Bu kadını buraya başladığımdan beridir sevmiyordum. Kadın tam bir zengin koca avcısı ve av olarak da Yiğit Amcamı hedef almıştı. Bunu anlayabiliyordum ama her defasında duvara tosluyordu. Anneme bu durumu sorduğumda, Aylin teyzemin ona pabuç bırakmayacağını, merak etmemem gerektiğini söylemişti. Gerçekten de öyleydi. Aylin teyzemin ters lafına cidden maruz kalmak istemezsiniz. Kadın öyle bir laf ediyor ki yani öldürse, canınız o kadar yanmaz... Diye düşüncelerim arasında 18. kata geldiğimizde asansör açıldı ve hızla babamın odasına giderken, asistanının odadan üzgün bir surat ile çıktığını gördüm. Bu suratı buraya başladığımdan beridir görüyordum. Babam ve zor çalışma hayatı. Suratı neredeyse ağlamaklı olan Esin’e  "Babam müsait mi Esin?" diye sordum. Esin ağlamaklı görünen suratına birde neredeyse hıçkıracakmış izlenimi veren sesi ile  "İçeride ve müsait Melek Hanım" dedi. Bu kızı gerçekten seviyordum. Böyle üzgün olmasına ise katlanamıyordum. Melek gibi kalbi olan babamın bu kıza bu kadar acımasız olmasının sebebi neydi acaba? Diye düşünerek, "Heyy sinirli mi?" diye sordum. Esin "Evet, geldiğinde sinirliydi. Ama şimdi değil" karşılığını verince  "Anlamadım?" diye sordum ve Esin hızla  "Babanızın stres topu benim Melek Hanım. Şu anda hiç siniri kalmamıştır." dediğinde gülümsedim ve oda gülümseyince  "Sıkma canını " diyerek teselli ettim. Esin, "Sorun değil alıştım artık " karşılığını verince de gülümsedim. Esin  "Biliyorsunuz, Babanız annenizden başka kimseyi asistanı olarak görmek istemiyor" dediğinde resmen kahkaha attım. Ben kahkaha atarken arkadan gelen bir ses, "O kadar komik olan ne Meleğim?" diye sordu ve ben  "Şey babacım yok bir şey ama benim acil senin konuşmam lazım. Yani yardımına ihtiyacım var" dediğim de kaşlarını merakla kaldırdı ve eli ile odasını işaret ederek "Geç bakalım derdin ne görelim " dedi ve Esin'e dönerek  " Sende bana bir kahve getir " dedi ve ben kapıdan içeriye girerken babam, o muhteşem sırıtması ile  "Bu sefer şekerli olsun ve o çekmecede saklayıp tırtık tırtık yediğin lokumlardan da istiyorum. Sanırım onlar bana gelmişti. Benim olandan ikram et bari bir paylaşmayı öğretemedim sana" dediğinde Esin "Peki, Bora Bey" dedi ve bizde odaya girdiğimiz de babam halen daha sırıtıyordu. Ben, "Baba önce kırıyorsun, sonra telafi ediyorsun neden?" sorduğumda yine o muhteşem gülümsemesi eşliğinde, "O alışık. Esin iyi bir kız ve başarılı olması için daha fazla dikkatli olması gerekiyor " dediğinde "Hiç kimse annem gibi olamaz baba. Biraz daha anlayış göstersen" dediğimde bana sımsıkı sarıldı ve alnıma bir öpücük kondurduktan sonra "Evet, kimse annen gibi olamaz Meleğim" dediğinde bende babama sımsıkı sarıldım ve içimden binlerce kez teşekkür ettim. Annemi her zaman çok çok sevdiği için ve babam,  "Söyle bakalım, senin için ne yapabilirim Meleğim?" diye sorduğunda duraksadım. Hızla aklıma gelenler ile konuşmaya başladım.  "Baba Doruk" dedim. Tepkisini ölçmek için yüzüne baktığımda, merakla bana baktığını gördüm ve devam ettim  "Baba Doruk'un sevdiği kız, bundan 3 yıl önce bir yanlış anlama yüzünden intihar etmiş ve ölmüş" dediğimde, havaya kalkan kaşlarına bu sefer şaşkınlıktan açılan gözleri eklenmişti. Koltuğun kenarına oturmuş beni izlerken ayağa kalktı. Yanıma oturdu ve konu ile ilgilendiğini belli eden surat ifadesi ile devam etmemi bekledi. Bende "Bir ay sonra kızın doğum günüymüş. 3 senedir hep gidermiş ama bu sene gidemiyor" dediğimde babam hemen  "Neden?" diye sordu. İçime dolan hüzünle "Kızın abisi hapisten 2 ay önce çıkmış ve kardeşinin ölümünden Doruk'u sorumlu tutuyormuş." dediğimde babam  "Bir hatası var mı peki ?" diye sordu. Bu soruş şeklinde sesi de surat ifadesi de sertleşmişti. hızla  "Hayır, baba tamamen yanlış anlama kızı seviyormuş yıllardır. Kızda onu seviyormuş ama bir birlerini sevdiklerini bilmiyorlarmış. Hiç açılmamışlar ve kız duyduğu bir yanlış bilgi ile intihar etmiş. Doruk, kızın cenazesinde öğrenmiş onu sevdiğini. " dedim ve babam derin ve sıkıntılı bir nefes alıp verdikten sonra  "Kızın abisi ne diye tehdit oluşturuyor?" diye sorduğunda ben, "Galiba Doruk'u öldüreceğini söylemiş ve annesi, Doruk'a bir şey olmaması için onun Artvin'e dönmesini istemiyor" dediğimde babam anladığını belirtircesine başını salladı ve ben  "Baba sen yardım edersin değil mi? Yani nasıl olur bilmiyorum ama sen, onun o mezara gitmesine yardım edersin değil mi?" diye sorduğumda babam biraz duraksadı ve eline aldığı telefon ile bir numara çevirdi. Bir kaç saniye sonrasında ise  "Yiğit, eylülde gideceğimiz Mersin işini iptal et. Ben sana bir tarih vereceğim. O tarihte Artvin'e gidiyoruz "dedi ve gözleri beni buldu. Sözlerine o gülümsemesini de ekleyerek,  "Birini sevdiğine götürmemiz lazım abi, görev bir Melek'ten. Reddetme şansımız yok" dediğinde ise kocaman bir gülümseme ile boynuna sarıldım. Defalarca teşekkür ettim. Benim adım Melek'ti ama babamın, kalbi melekti. Gerçekten işin içine aşk girdiğinde tüm duvarlarını yıkıyordu. Bu duvarlar, Mert'te neden yıkılmıyordu anlamıyordum. Yani bizimkisi aşk değil mi sanki? diye içimden çemkirsem de gülümseyerek daha da sıkı sarıldım babama. ..................................... Savaş'tan  Mert abim ile yüzleşmenin ardından yine gitmişti. Tabi ki gidecekti. Bunu biliyordum. Onun okulu var orada ama o günden sonra hiç karşıma çıkmamıştı. Bu sefer resmen benden kaçmıştı. Tamam, onunla çok ağır konuştuğumun farkındaydım. Ama bende kırgındım. Çok fazla kırgındım. İçi acıtan bu düşünceler ile yürümeye devam ederken, Rüya'nın kampüsüne doğru yöneldim. Rüya tüm güzelliği ve tatlılığı ile beni beklediği kampüs kapısında gülümseyip  "Savaş" diye şakıdığında gülümseyerek ‘Allah'ım o ağız Savaş demekten ne zaman vazgeçecek? Yani aşkım diyebilir, canım, hayatım, hatta erkeğim bile demesinde sakınca görmüyordum’ diye geçirdim içimden ve yine içimden bu soruma karşılık  ‘Söylemezsen minik fare bile der geri zekâlı" diye çemkiren iç sesime hak verdim ve daha da çok gülümsedim. Şey çok fazla içimden konuştum değil mi? Yani alışkanlık kusura bakmayın. Genelde beynimin içinde konuşurum ben. Kendi kendime sorar, cevaplar karşı taraftan atak beklerim. Ama şu kızın karşısına geçince düşüncelerimde kayboluyor, büyülenmiş gibi kalıyorum. Çok seviyorum onu ve onunda beni sevdiğini biliyorum. Nereden mi? Hande teyzemin kızı ile telefonda konuşurken duydum. Niye mi susuyorum? Bir şey yapmıyorum? Onu da açıklayayım  "Yıllardır onun yüzünden şu kertenkelenin, kedi kılıklı arkadaşlarına tek başıma dalıyorum. Sırf onu o kertenkeleden uzak tutmak için ama o benden bir şey bekliyor. Yıllardır 5 kişiye karşı tek başıma savaşıyor, dayak yiyorum yetmiyor sanki. Ama o kertenkeleyi tek başına bir elime geçirsem, yılların öcünü alacağım da işte adam adı gibi değil, lakabı gibi kertenkele. Ben böyle düşünürken Rüya  "Gidelim mi ?" diye sordu. Ben  "Nereye? "diye sordum. Rüya moda tasarım okuyordu. Genelde böyle morali bozuk olunca kesin bir alış veriş krizi vardır diye düşündüm. Zaten bu kız Benim gırgırım ile terzi olacak. Merve teyzemin deyimi ile iyi bir modelist olacak. Çağlar amcamın deyimi ile anasına çekti ise kesin evde kalacaktı. Rüya için her birimizin gördüğü gelecek buydu ve ben onu hayallerimde çok farklı yerlerde görüyordum. Sorduğum soruya  "Eve gitmek istemiyorum, çünkü annem bekliyor " karşılığını verince gülümsedim ve  "Alış veriş mi?" diye sordum. Rüya hızla başını sallayınca, kahkaha attım. Merve teyzem, Rüya'nın artık genç kız gibi giyinmesini istiyordu. Bizim kız ise liseli kızlar gibi dolanıyordu. Dolabını değiştirmek istemediği içinde benim yardımım ile bu alışverişi erteliyordu. Aslında Merve teyzemi anlamıyorum 1.60’lık kızı var. Bücürün önde gideni, çocuk gibi zaten neresi o elbiseleri giyecek bunun. Hem giydiği kıyafetler beni zaten bitiriyor. Onlara asla katlanamazdım. Tam kafamı salladım ve  "Tamam, hadi bize gidelim. Annem oyalar anneni" dediğimde gözleri ışıldadı ve onu şu anda burada öpmemek için kendimi zor tuttum. Kızım yapma şöyle şeyler ya kalbim var benim. Hem de en hassasından değil mi? diye içimden geçirdim. Tam gidiyorduk ki iğrenç bir sesin  "Dilsiz!" diye seslenmesi ile duraksadım. Rüya ile göz göze geldiğimizde Rüya  "Ses etme gidelim" dedi ve ben umursamadan olduğum yerde ona dönerek  "Kertenkele? "diye karşılık verdim. O ise mide bulandırıcı dişlerini sıkarak  "Seni her gördüğümde dövmekten sıkıldım. Sen sıkılmadın mı? " diye sorduğunda içten alayla gülümseyerek  "Sen bir cesaret edebilsen, ben seni döveceğim de işte sen bu yanındakileri kullanmaya erkeklik diyorsun" karşılık verdim. Bu konuşmanın burada kavga ile sonuçlanacağı belli olmuştu. Şimdi öne gelecek ve beni kışkırtmaya devam edecek. Ben yine sinirle suratına geçireceğim ve o kedi sürüsü tarafından tutulup, bu kertenkeleden dayak yiyecektim. Bir kez daha babam ile konuşma yapacak, onu o, kertenkelenin babası ile konuşmamaya ikna edecektim. Çünkü o bunu da dalga konusu yapıyordu. Çocuk değildik artık ve babamın bu duruma karışmaması en iyisiydi. "Neden denemiyorsun? Yani dövmeyi bak karşındayım " dediğinde duraksadım. Şimdi ben buna kafayı geçirsem, saniyesinde pislik yandaşları tarafından tutulacak ve bir kez daha Rüya'nın çığlıkları arasında dayak yiyecektim. İşte şimdi burada, tam arkamda olmalıydı Mert abim ve karşımdaki yandaşlar korkmalıydı. Karışmamalı bende şu kertenkeleyi bayılana kadar dövmeliydim diye geçirdim içimden ve o anda kulağıma dolan  "Ben her zaman arkandayım minik fare, hiçbir zaman korkma!" sesi ile gözlerim kocaman oldu. İçimde hızla atan kalbim, daha da hızlandı ve dudaklarım fısıldadı,  "Mert abi" diye. Sonrasında yavaşça başımı arkaya çevirdiğimde, gülümseyerek bana bakan Mert abim ile göz göze geldim. Gülümseyerek gözlerime baktı ve  "Her zaman" diye tekrarladığında, gülümsedim ve görüş alanıma bu sefer Doruk abim girdiğinde ise tüm esprili sesi ile  "Gençler kimse yerinden kıpırdamasın. Hamle yapanı çok pis döverim. İnanın sabahtan beridir kum torbası arıyorum." dediğinde, başımı yavaşça çevirdim ve kertenkele ile göz göze geldim. Onun o gözlerindeki korkuyu görmek benim aylardır beklediğim bir şeydi ve gözlerine, tüm nefretim ile bakarak  "Beni dövmekten sıkılmıştın değil mi?" diye söyledim. Dudaklarıma bir sırıtma yerleşti ve  "Eğlendirelim o zaman" dedim. Sonrasında ise olanca gücüm ile kafamı, kertenkelenin burnuna geçirdim. ………………. Evet, öyle bir kafa geçirdim ki kertenkeleye, burnundan resmen kırılma sesi geldi. Buna karşılık acı ile bağırarak yere yığıldığında, hiç beklemeden üzerine çıktım ve tam midesinin üzerine oturarak, olanca gücüm ile yumruklarımı sıraladım. Sayamadığım kadar çok yumruk attığımda artık kendinden geçmek üzereydi ve yüzüne kadar eğilip, "Yeterince eğlendirdim mi kertenkele?" diye sordum. Mırıltı ile bir şeyler gevelediğin de anlamamıştım ve bunu çokta umursamayarak, ona eğik olan kafamı hiç kaldırmadan, hemen karşımda korku dolu gözler ile beni izleyen, bu kertenkelenin resmen adamı olan salağa, gözlerimi diktim ve  "Sıra sende " diye hırladım. İki adım gerilediğini fark ettim. Hızla kertenkelenin üzerinden sıçradım. Koşar adım o pislik torbasına yaklaşıp, sert bir yumruk savurdum. Savurduğum yumruk, tam çenesine isabet ederken, yediği yumruk ile yere yığılan pisliğinde üzerine çıkıp, yumruklarımı sıraladım. En az kertenkele kadar nefret ediyordum ondan, hiçbir zaman o kertenkelenin sözünden çıkmadı. Her zaman ilk atağı bu yapmıştı. Ona da tüm hırsımı, sinirimi döktüğümde kalktım üzerinden ve geriye kalan yandaşlara bakarak,  "Delikanlı iseniz bundan sonra tek tek gelirsiniz " dedikten sonra, hızla geriye dönüp, beni gururla izleyen Mert abim ile göz göze geldim. Gülümseyerek, "Her zaman?" diye sordum. Mert abim,  "Her zaman arkandayım minik fare, her zaman" dediğinde sevinç ile  "Geri dönmüyorsun? Yani İstanbul'dasın, burada devam edeceksin? Gitmeyeceksin yani" diye peş peşe sorularıma kahkaha atarak, başını olumlu anlamda salladı ve  "Evet, buradayım. Arkanda, yanında, sağında, solunda nasıl anladıysan işte" dediğinde bir an duraksadım ve  "Benim için mi döndün yani?" diye sordum ve gerçekten cevabını kalbim güm güm atarak bekliyordum. Mert abim, gözlerime tam bir abi şefkati ile bakarak,  "Evet" dedi ve beni kolları arasına alarak sımsıkı sardığında fısıldadı.  "Ablan için gitmiştim evet, ama dönüşüm inan senin için, senin için geri geldim " dediğinde daha sıkı sarıldım ona ve  "Hoş geldin aslan abim" dedim de oda bana,  "Hoş buldum minik farem" dedi ve bu duygusallığı Doruk abim  "E cadıyı da bulalım. Oda sevinecektir " dediğinde Mert abim,  "Hayır, döndüğümü bilmiyor. Şu anda evde ve yarın şirkette öğrenecek. Çaktırmayın sakin, onun için başka bir sürprizim var " dediğinde alayla  "O sürprizi babam bozmasın " dedim ve Mert abim, enseme bir şaplak atarak  "Onu niye karıştırıyorsun fare, Bora amcam da biliyor. Zorda olsa onayladı " dediğinde gülümsedim ve  "Babam mı?" diye sordum. Mert abim kasılarak,  "Tamam, karşılaşma onun gözü önünde olacak" dediğinde kahkaha attım ve  "Tam tahmin ettiğim gibi" dediğimde Mert abim hemen,  "Sen kimin yanındasın bu konuda, benim mi? Bora amcamın mı?" diye sorduğunda hemen  "Ablamı bende paylaşmayı sevmiyorum biliyorsun ve senin velet lakabın orada devreye giriyor " dediğimde öldürücü bakışları beni buldu ve  "O günleri hatırlatma, evire çevire döverim seni" dedi ve hızla  "Hadi ben kaçtım. Bir kaç pürüz var okulda onları halledeyim " dedi ve tam giderken  "Ablana ağzından kaçırma sakın!" dedi ve arkasını dönüp, hızla yürüdüğünde ona baka kaldım.  Geri gelmişti. Benim için evet, belki söylediklerim ile canını fazlasıyla yakmıştım ama işe yaramış ve geri gelmişti. Aslında ablamın, Mert abi kadar onu sevebilecek birini bulması imkânsızdı. Bunu babamda biliyordu. Onların biri birini sevdiğini ama işte kız babası olmak böyle bir şey olsa gerek ablamı Mert abiye elbette verecekti. Elbette onların mutlu olmasına izin verecekti ama öncelikle süründürecekti sanırım... Ben bu düşünceler ile boğuşurken, arkamdan duyduğum ses ile sinirlerim gerildi.  "Mink fare, gidelim mi artık" diyen Rüya' ya öldürücü bakışlarımı diktiğimde, resmen bakışlarımdan korkup iki adım geriledi. Tüm vücudum ile ona döndüğümde yüksek sesle  "Ne minik faresi! Ya ne minik faresi!" dediğimde Rüya, hala korku dolu gözler ile bana bakıyordu. Sinirime engel olamadım ve  "Sen bana minik fare demeyeceksin! Anladın mı? " dediğimde Rüya titreyen sesi ile "Anladım Savaş, demem " dedi ve ben, sinirimi kontrol etmeye çalışarak dişlerimin arasından,  "Savaş'ta demeyeceksin!" dediğimde gözleri kocan oldu. 'Biraz daha bana böyle bakarsan yapışacağım o dudaklarına göreceksin' diye içimden onu azarlasam da bakışlarımı değiştirmeden, Rüya'ya bakmaya devam ettim. Rüya, korkuyla çıkan sesi ile  "N- Ne diyeceğim?" diye sordu. Ben, gülümsedim ve Rüya'nın yanına kadar yürüdüm, tam dibinde durarak, gülümsememe rağmen kısık çıkan sesim ile gözlerine baktım ve  "Aşkım de, Canım de, bir tanem de. Seç işte birini ama Savaş deme, minik fare hiç deme!" dediğimde gözleri kocama olmuş, bu sefer şaşkınlıkla bana bakıyordu. Allah'ım nasıl tatlı duruyordu. Şu anda nefesimi kesiyordu. Onu öpmek istiyordum ama ilk öpüşeceği kişi ben olacaktım. İlk öpücüğü benim olacaktı. Onu da böyle bir kalabalık içinde alamazdım. Hala suratıma bakıyordu ve sitemle  "Ne düşünüyorsun? Beni sevdiğini biliyorum, bende seni seviyorum. Bu saçma oyunu oynamaktan sıkıldım. Sana sarılmak istiyorum, Rüya veya çatlak değil, aşkım demek istiyorum. Arkadaşımı değil sevdiğim kızı korumak istiyorum. Anlıyor musun?" dediğimde Rüya bir an derin bir nefes aldı, sonra nasıl gediğini anlamadığım o minicik eli ile suratıma tokadı geçirdi. Bir iki saniye tokattın etkisi ile yana yatırmış olduğum başımla, donup kaldım. Tamam, hak ettim. Bunca kişinin içinde beklemediği bir şeydi ve o minicik ele rağmen gerçekten sert bir tokattı. Bunların hepsine eyvallah ama bunlardan sonra yaptığı inanın bu kızdan rüyamda görsem, inanamayacağım türdendi. Tokattı attıktan sonra suratıma iki saniye baktı. Sonrasında hızla kollarını boynuma doladı ve dudaklarıma yapıştı. Evet, yıllardır yapmak istediğim şeyi, şu anda o yapıyor ve beni şoka sokuyordu. Dudaklarına anında karşılık verdiğimde, ellerimi beline doladım. Rüya bir anladığına dudaklarımdan dudaklarını ayırdı ve  "Geri zekâlı madem biliyorsun. Ve yine madem sende seviyorsun, ne diye bekliyorsun?" dediğinde kahkaha atarak, "Onca yıldır senin için dayak yiyorum, anlarsın diye ümit ettim." dediğimde ellerini daha da sıkılaştırarak doladı boynuma ve  "Aptalım, anlamadım" dedi. Beline doladığım ellerimi daha da sıkarak  "Anladık artık, sen benim prensesimsin" dediğimde Rüya, hızla  "Sende benim prensimsin" dediğinde kahkaha attım ve Doruk abim  "Biraz daha öyle durursanız, Çağlar amca ikinizi de mevta edecek haberiniz olsun" dediğin de elektrik çarpmış gibi birbirimizden ayrıldık ve gelen kişiye baktık. Gelen kişi, Çağlar amcamdı ve gülümseyerek kızına bakıyordu. Yine o gülümseyen ses tonunda,  "Prensesim" dediğinde içimden 'yuhhh hitabımı çaldı' diye haykırsam da gözlerimi kısıp, baba kızın sarılmasını izledim. Babam, ablamı her ne kadar Mert abiye vermek için süründürse de verecekti. Bu durum, Çağlar amcam içinde geçerliydi. Ne yani kızlarını yabancı birine mi vereceklerdi? Yani biz dururken öyle bir ihtimal olamazdı. Vururdum Vallahi...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE